<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
<channel>
<title><![CDATA[Web Turkiye Türkiyenin &nbsp; Paylaşim Portali]]></title>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum</link>
<atom:link href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/rss.php?f=167" rel="self" type="application/rss+xml" />
<description><![CDATA[Web Turkiye - Türkiyenin  Paylaşim Portali]]></description> 
<language>tr-TR</language>
<copyright>phpKF © 2007-2017</copyright>
<managingEditor>phpkf@phpkf.com (phpKF)</managingEditor>
<webMaster>mail@yavuzgunay.com (Web Turkiye Türkiyenin  Paylaşim Portali)</webMaster>
<category><![CDATA[Web Turkiye - Türkiyenin  Paylaşim Portali]]></category>
<lastBuildDate>Sat, 18 Apr 2026 17:05:33 +0300</lastBuildDate>
<generator>phpKF - php Kolay Forum</generator>
<ttl>60</ttl>

<image>
<title><![CDATA[Web Turkiye Türkiyenin &nbsp; Paylaşim Portali]]></title>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum</link>
<url>https://www.webturkiye.com.tr/forum/temalar/varsayilan/resimler/phpkf-b.png</url>
<width>100</width>
<height>32</height>
</image>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 03:02:12 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Osmanlı Padişahları (1299-1922)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><div align="center"><b><font size="4"><font color="#FF8000"><font face="Trebuchet MS">Osmanlı Padişahları</font></font></font></b></div><br />			<img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846462557560.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><br />Osmanlı Devleti ya da Osmanlı İmparatorluğu (Osmanlı Türkçesi: Devlet-i Aliyye-i Osmaniye) 1299-1922 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk devletidir. Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanının atası olan Osman Gazi, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandır. Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Bizans İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur.<br /><br />Osmanlı Devleti gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Güneydoğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı (ve 1553'te Fas kıyıları)'na, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı Devleti 29 eyaletten ve vergiye bağlanmış Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar (1627) ve Lundy (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Büyük Jüstinyen'in 1000 yıl önce egemen olduğu Konstantinopolis (başkent İstanbul ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde ele geçirilen çevre bölgeler)'e sahip olan Osmanlı Devleti, Bizans İmparatorluğu'nun Müslüman bir ardılı olarak kabul edilir. Osmanlı Devleti, Bizanslıların mimari, mutfak, müzik, boş zaman etkinlikleri ve devlet yönetimi alanlarındaki gelenek, görenekler ve tarihi birikimini de benimsemiş ve bu kavramları devlet bünyesinde yaşamakta olan Asya Türk Kültürü ve İslam Kültürü aracılığıyla Osmanlı kültürel kimliği olarak adlandırılan özgün bir biçime dönüştürmüşlerdir. Hakimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti, Eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir.<br /><br />Osmanlılar, bir uç beyliği olarak ortaya çıktılar. Bu nedenle yönetim, ilk zamanlar, eski Türk geleneklerine ve fethedilen yerlerin önceki uygulamalarına göre düzenlenmişti. Yönetim, Osmanlı ailesine aitti ve ailenin başkanı da beyliğin yöneticisiydi. Ancak, bey seçiminde, diğer beylerin de düşünceleri alınırdı. Osmanlıların, kısa zamanda güçlü bir devlet kurmaları, tutarlı bir devlet anlayışının sonucudur. Osmanlı Devleti, daha önceki Türk-İslâm devletlerinin kültürel mirasları üzerine kurulmuştu. Osmanlılar, 14. yüzyıla kadar, Selçukluların devlet yönetimi konusundaki deneyimlerinden en iyi şekilde yararlandılar. Osmanlı devlet anlayışında, Türk-İslâm devletlerinin ve Orta Asya geleneğinin etkisi bulunmaktadır. Bununla beraber Osmanlılar, gelişen zamana uygun olarak, merkez ve taşra yönetiminde, kendilerine özgü bir yönetim geliştirdiler.<br /><br />Osmanlı Devleti'nde, devlet başkanı padişah idi. Padişahlar, devletin mutlak hâkimiydiler. İdarî, askerî, malî ve hukukî konularda geniş yetkilere sahiptiler. Ancak, bu yetkilerini kullanırken kanunlara, törelere, gelenek ve göreneklere uymak zorundaydılar. Padişahların sorumlulukları, daha önceki Türk devletlerinin hükümdarlarından farklı değildi. Ülkenin topraklarını genişletmek ve ülkeyi geliştirmek, halkın refah ve mutluluğunu sağlamak padişahın başlıca göreviydi. En önemli gprevi ise ülkede adaleti sağlamaktı.<br /><br />Padişahın egemenlik yetkisine sahip olması, Osmanlı Devleti'nin yönetim şeklini de belirlemişti. Devlet, tam bir merkeziyetçilikle yönetilirdi. Ülkenin bütün bölgeleri, başkentten verilen emirlerle yönetilmekteydi. Yöneticiler, merkezden atanır ve denetlenirdi.<br /><br />Aile içindeki bütün erkek çocuklar, taht üzerinde eşit haklara sahiptiler. Bu nedenle, kimin padişah olacağı hakkında 17. yüzyıl başına kadar kesin bir kural yoktu. Kimin tahta çıkacağı konusunda, devlet adamlarının, ulemanın ve askerlerin tercihleri önemli rol oynamaktaydı.<br /><br />Osmanlılardan önceki Türk devletlerinde hükümdarlar, ülkeyi, kardeşleri ve kendi çocukları arasında paylaştırırdı. Onlar da hükümdar kadar egemenlik hakkına sahiptiler. Bu sistem, güçlü Türk devletlerinin bir süre sonra parçalanmalarına ve yıkılmalarına gerekçe oluyordu. Bu nedenle Osmanlı şehzadeleri, ancak sancak beyi olabildiler. Yetkileri de son derece sınırlıydı. Osmanlılar, Selçuklularda olduğu gibi, bir bölgeyi fetheden komutanlara, o bölgenin yönetimini vermediler, alınan topraklar mutlaka devlete ait oluyordu.<br /><br />19. yüzyılda ilân edilen Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyet, padişahların yetkilerini yeniden düzenleme amacı taşıyordu. Bununla beraber, gerek Tanzimat gerekse Meşrutiyet döneminde padişahlar, mutlak yönetim hakkını kullanmaya devam ettiler.<br /><b><br />Padişahlar</b><br /><br />Osmanlı Devleti, kurulduğu zaman küçük bir beylikti. Devletin başında ilk zamanlar bey ya da gazi unvanı ile anılan bir hükümdar bulunuyordu. Osmanlı hükümdarları içinde ilk defa sultan unvanını I. Murat kullanmıştır. Bunların yanı sıra hükümdarlara, han, hakan ve hünkâr da denilmiştir. Osmanlı hükümdarlarının en yaygın kullandıkları unvan, padişah olmuştur.<br /><br />Padişahlar, devletin kurucusu Osman Beyin soyundan gelirlerdi. Padişahlık, babadan oğula geçmekle beraber, ilk zamanlar bu konuda belli bir veraset sistemi yoktu. Bu durum, eski Türk geleneğinden kaynaklanıyordu. Buna göre, ailenin bütün erkekleri, taht üzerinde hak sahibiydiler. Bu nedenle, her hükümdar değişikliğinde taht kavgaları çıkardı. Tahta çıkan şehzade, egemenlikte hak ileri sürmemeleri için, erkek kardeşlerini öldürtmek zorunda kalıyordu. Bu yöntem, bir saltanat yasası olarak, 17. yüzyıl başlarına kadar devam etti.<br /><br />17. yüzyıl başlarında I. Ahmet zamanında yapılan bir düzenlemeyle, Osmanlı ailesinin en yaşlı ve olgun olanının tahta geçmesi usulü getirildi. Padişahlar, her konuda çok geniş yetkilere sahip bulunuyorlardı. Önemli konularda, büyük devlet adamlarının düşüncelerini almakla beraber, son kararı yine kendileri verirdi. Divan'a başkanlık etmek (Fatih'le birlikte, bu görev sadrazamlara bırakılmıştır.), ordulara komuta etmek, büyük devlet adamlarını atamak, savaşa ve barışa karar vermek padişahın başlıca görevleriydi. Bu görevlerini yerine getirirken, zamanın şeyhülislâmından fetva alırlardı.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3173-osmanli-padisahlari-1299-1922-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3173-osmanli-padisahlari-1299-1922-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:48:25 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[II. Süleyman (2. Süleyman)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846456984974.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>2. Süleyman<br /></b><br /><b>Babasi :</b> Sultan Ibrahim<br /><b><br />Annesi :</b> Saliha Dilâsub Sultan<br /><b><br />Dogumu :</b> 15 Nisan 1642<br /><b><br />Vefati :</b> 22 Haziran 1691<br /><b><br />Saltanati :</b> 1687 - 1691 (4) sene<br />Ikinci Süleyman, Istanbul'da dogdu. Annesi tarafindan titizlikle yetistirildi. Orta boylu,kir sakalli, sisman ve halim selim bir padisahti.<br /><br />Padisah oldugu sirada askeri zorbalarin ortali karistirmasi üzerine büyük temizli giristi. Asayisi kismen de olsa temin etti. Devleti çok kötü sartlar içinde iken teslim aldi.Dördüncü Mehmed devrinde Almanlarin eline geçen birçok yerleri geri aldi. Cesur, dindar,vatansever, merhametli ve nazikti. Rüsvet ve sefahata son derece düsmandi.Köprülü Fazil Mustafa Pasa'yi büyük muhalefetlere ragmen sadrazam tayin etti. Devrinde Lehistan, Rusya, Almanya ve Venedik'le ayni anda savasildi. Lehliler ve Ruslara karsi kesin zafer elde edildi. Venedikliler durduruldu. Almanlardan Belgrad, Sirbistan'in tamami,Nis, Vidin ve Semendire tekrar alindi. (1690)<br /><br />lkinci Süleyman, Köprülü Fazil Mustafa Pasa'yi bu basarilarindan sonra Istanbul'a döndügü zaman sevincinden agliyarak karsiladi. Bizzat kendi hirkasini çikarip ona giydirdi. 1691'de Macaristan fethedilmek üzere yeniden sefere çikildi. Ikinci Süleyman, 3 yil yedi ay 4 gün padisahlik yapti. 49 yasini geçiyordu ki, tutulmus oldugu bir hastaliktan öldü. Ölüm hastasi iken Islâm ordusunu Avrupa seferine ugurluyordu.Cenazesi Istanbul'a getirildi ve Kanuni Sultan Süleyman Türbesine defnedildi. (Allah rahmet eylesin.)Debbagzade Mehmed Efendi, Haci Feyzullah Efendi, Feyzullah Fevzi Efendi gibi kiymetli sahsiyetler devrinde Seyhülislâmlik yapmisIardir. Meshur hattat Hafiz Osman Efendi, Bestekâr Dede Efendi ve Itri Efendi gibi dehâlarda devrinde yasamislardir.Silsile-i Saadât-i Naksibendiyye'den Seyh Seyfüddin Arif (k.s.) Hazretleri (H. 1098), Atpazarli Seyh Osman Fazli (H. 1102) bu devirde vefat etmislerdir.<br /><br />Çocuklarinin isimleri bilinmiyor.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3172-ii-suleyman-2-suleyman-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3172-ii-suleyman-2-suleyman-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:42:17 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[IV.Mehmed (4. Mehmet)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846453309846.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>4. Mehmet</b><br /><br />Osmanlı tahtına, İslâm hukukunun aradığı şartların çoğunluğu bulunmadan gelen IV. Mehmed, I. İbrahimin Turhân Hatice Sultândan 1642 yılında dünyaya gelmiş ve 7 yaşına basmadan Ağustos 1648de Padişah olmuş müstesna bir şahsiyettir. Kendisini devlet işlerinden uzaklaştırdığı için oğlunun idamına dahi göz yuman Kösem Sultân, 7 yaşındaki torununu tahta geçirmekle, istediğine kavuşmuştur. Ertuğrul Gâzî, Osman Gâzî ve Kanuniden sonra en uzun süre tahtta kalan Osmanlı Padişahıdır ve 39 yıl tahtta kalmıştır. Ava merakı sebebiyle Avcı Mehmed de denen IV. Mehmedin saltanat yıllarını dört safhaya ayırmak icab etmektedir:<br /><br />Birinci safha, Ağustos 1648-Eylül 1651 yılları arasında, Kösem Sultânın nâibe-i saltanat yani bir nevi padişah yerine padişahlık yaptığı dönemdir ki, Osmanlı Devletinin en acı günlerinden bir parçadır denilebilir. Zira bu döneme Ağalar Saltanatı da denmiştir. Çünkü Nâibe-i Saltanat olan Kösem Sultân, işlerini ağalar eliyle yürütmüştür. Sofu Mehmed Paşa da, kukla bir sadrazam durumundadır. Başlarını Kara Murad Ağanın çektiği ağaların hedefi, servetlerini arttırmak ve maalesef sefih sayılabilecek derecede hayatlarını yaşamaktı. Bunları kullanan Kösem Sultân ise, kendisini Eski Saraya süren ve hatta idamla tehdit eden I. İbrahimi tasfiye etmekle, devleti tek başına idare etme emeline ulaşmış görünüyordu. Sofu Mehmed Paşa ise, Atabekler ve Veliahdler gibi devleti idare etmek istedi ise de bu saltanatı, Sipahiler ile Yeniçerilerin Sultânahmed Meydanında karşı karşıya gelecek kadar isyan etmeleri ile sarsıldı ve 1649 yılında azledilerek katl olundu. Bunun üzerine, tamamen usullere aykırı olarak Yeniçeri Ağası Kara Murad Paşa sadrazamlığa getirildi. Ancak arkasında asıl Vâlide Sultân Turhan Sultânın bulunduğu ve bir nevi halk isyanına dönüşen kargaşa bastırılamıyor ve Osmanlı Devleti kan kaybediyordu. Daha sonra, sırasıyla Melek Ahmed Paşa ve Abaza Siyavuş Paşanın sadrazam olması da işi değiştiremedi. Ağalar isyanı devam ediyordu. Kösem Sultânın IV. Mehmedi öldürüp yerine Şehzâde Süleymanı getirmek istemesi, sonunu getirdi ve 1651 yılının bir Eylül gecesi Kösem Sultân öldürüldü. İçeride bu ihtilâllerin yaşanması, Giritte devam eden savaşa yardımı da engelliyordu. Böylece birinci dönem atlatıldı. IV. Mehmed sadece olan bitenleri seyrediyordu.<br /><br />İkinci safha, Eylül 1651-Eylül 1656 tarihleri arasındaki IV. Mehmedin annesi olan Turhan Hatice Sultânın Nâibe-i Saltanat olduğu dönemdir. Devletin hazinesini soyan ağalar saltanatına son verildi ve 39 ağa yakalanarak idam edildi. Tamamen iflas noktasına gelen devlet hazinesine bir ayar verilmek üzere, malî konularda tam yetkili olmak şartıyla, 1652 yılının Haziran ayında Tarhuncu Ahmed Paşa sadarete getirildi. Tarhuncu Lâyihası diye meşhur olan bütçesini hazırladı. Dertlere çare olamayınca, 1656 yılına kadar 10a yakın sadrazam değiştirildi. Devleti, Baş Mimar Kasım Ağa, Koçi Bey, Solak-zâde, Şâmî-zâde Mehmed Efendi ve lalası İbrahim Ağa müşavirliğinde Turhan Sultân idare ediyordu. Ancak devlet, şîrazeden çıkmıştı ve dış baskılar da artıyordu. Tecrübeli müşâvirlerinin şiddetli tavsiyeleri ile, devleti tek başına idare etmek ve Vâlide Sultân işe karışmamak şartıyla, tecrübeli ve yaşlı vezir Köprülü Mehmed Paşa, Eylül 1656da sadrazamlık makamına getirildi. Artık Köprülüler devri başlıyordu. Bu ikinci safhada tek müessir olan Vâlide Sultândır. Yani bir nevi Osmanlı Padişahlığı makamında Padişahın annesi oturmaktadır. Ancak Turhan Sultân, devleti Köprülü ailesi gibi asil bir aileye teslim etmekle, kendisiyle birlikte Osmanlı tarihindeki kadınlar saltanatına son vermiştir.<br /><br />Üçüncü safha, Osmanlı Devletine rahat bir nefes aldırtan Köprülüler devridir (Eylül 1656-Ekim 1676). Bu dönemde aynı aileden iki sadrazam iktidara gelmiştir. Köprülü Mehmed Paşa (1656-1661) ve oğlu Fâzıl Ahmed Paşa (1661-1676). IV. Muradı kendine model alan Köprülü Mehmed Paşa, Kanuni devrini yeniden yaşatmıştır denilebilir. Makam korkusuyla Girit Serdârı Gâzî Hüseyin Paşayı idam ettirmesi hatalı bir hareket olarak kabul edilmektedir. Ancak sonradan yaptıkları bunu telafi etmiştir. Köprülü Mehmed Paşa, evvela isyan eden Erdel Prensinin üzerine yürüdü ve Balkanlarda önemli başarılara imza attı. Uyvar fethedildi ve Erdel Osmanlı Devletine bağlandı. (1658). Arkasından Anadoluda Beylerbeyilerin de desteklediği ve tamamen sadrazamı hedef alan yeni bir Celâlî İsyanı başlamıştı. 31 paşanın idamıyla sonuçlanan bu isyanı bastırdı ve Anadoluda Celâli isyanlarının sonunu getirdi. 1659da Kırım Tatarları ile birlikte Rus ordusunu dağıttı. Onun döneminde 1661 Temmuzunda İstanbulun üçte birini yakan büyük yangın yaşandı ve beş yıllık sadaretten sonra Ekim 1661de Edirnede vefat etti.<br /><br />Yerine geçerek 26 yaşında sadrazam olan oğlu Fâzıl Ahmed Paşa da, babasının başarılarını sürdürdü. 1663de Almanlara karşı açılan harp 1664 yılının Ağustos Ayında Vasvar Andlaşması ile sona erdi. Zitvatorok Andlaşmasının tekrarı mahiyetindeydi. Fâzıl Ahmed Paşa döneminde başarılan işlerden biri de yıllardır devam eden Girit seferinin sona ermesi ve Giritin fethedilmesiydi (1670). Bunu, Ukrayna meselesi yüzünden çıkan Polonya Harbi takip etti (1670). IV. Mehmedin de katıldığı bu Lehistan seferinde, 1672 yılında Kamaniçe Kalesi feth edilince, Varşovada panik başladı ve aynı yıl barış andlaşması imzalandı. Bu barış tekrar bozuldu ve 16767 yılında imzalanan nihâî andlaşma ile sulh uzun yıllar devam etti. Aynı yıl Fâzıl Ahmed Paşa vefat etti.<br /><br />Dördüncü safha, 1676-1683 yılları arasında devam eden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa devridir. Köprülülerden sonra sadrazamlığa getirilen bu büyük devlet adamı, ilk problem olarak Ukrayna yüzünden patlak veren Rusya Savaşı ile meşgul oldu. 1677 yılında Çehrindeki zor kuşatmada netice elde edilemeyince, IV. Mehmed ve sadrazamı 1. Rusya seferi için 1678 yılında yola çıktılar. I. Rusya seferi, 1680 yılında Çehrinin alınması ile zaferle sona erdi ve bunu aynı yıl başlayan 2. Rusya Seferi takip ettiyse de, bu da 1681 yılında imzalanan Edirne Andlaşması ile tamamlanmış oldu. Bu gelişmeler, Osmanlı Devleti için büyük bir itibar kazanılmasına vesile oldu. Bundan rahatsız olan ve tecavüzlere başlayan Almanlara da 1683 yılında harp ilan edildi ve IV. Mehmedin de katıldığı bu sefer, Osmanlı Devlet ricalinin ikiye ayrılmasıyla sonuçlandı. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Almanyanın taht şehri olan Viyananın alınmasını teklif ederken, başını Kırım Hanı Murad Girayın çektiği diğer devlet ricali, zaten ayağa kalkmış olan Avrupanın Almanyanın yanında yer alacağını belirterek, sadece Yanıkkalenın alınmasıyla yetinilmesini savunuyordu. Kara Mustafa Paşanın fikri ağır bastı ve onun serdârlığındaki Osmanlı ordusu 12 Eylül 1683 tarihinde Viyana önlerinde müttefik haçlı seferleriyle karşı karşıya geldiler. Maalesef, Kırım Hanı Murad Giray, şahsî sebeplerle ve neticeyi düşünmeyerek ihanet etti ve Türklerin elindeki Tuna Köprüsünden düşman askerlerinin geçişini uzaktan seyretti. Neticede 11 Eylül 1683 tarihinde beklenen hezimet geldi ve Osmanlı ordusu binlerce şehid vererek ve çok kıymetli hazinelerini kaybederek geri çekilmeye mecbur oldu. Bu, Osmanlı tarihinin en ağır mağlubiyeti idi. Bu mağlubiyette, askerin sefih hayatının ve eski Osmanlı ordusunun olmayışının da büyük etkisi vardı.<br /><br />Viyana bozgunu, Kanuniden beri gelip giden duraklama devrini resmen başlatmış oldu. Artık 1071den beri devam eden Müslüman Türk Milletinin cihad zaferleri sona eriyor ve Avrupa galebe çalmaya başlıyordu.<br /><br />Bu arada devletin rükn-i azamı denilen Turhan Sultân Temmuz 1683de vefat etmişti. Aralık 1683 tarihinde IV. Mehmed aleyhteki tahriklere dayanamayarak istikametli sadrazamı azletti ve 50 yaşını doldurmadan idam sehpasına yollandı. Artık Osmanlı tarihinde kaht-ı ricâl devri başlıyordu. Viyana bozgunu ile Karlofça Andlaşması (1699) arasında geçen 15 yıl Osmanlı Devleti için felâket seneleri oldu. Venediklilerin ve Almanların başını çektiği haçlı kuvvetleri fırsatı ganimet bilerek, 1684 yılında Osmanlı Devletine harp ilan ettiler. Sadrazam Kara İbrahim Paşanın beceriksiz idaresindeki Osmanlı orduları, zafere koşamıyor ve maalesef Eylül 1686da Budin düşüyordu. Osmanlı kuvvetleri Budini çok iyi müdafaa ediyordu, ancak Budinde büyük kayıplar vermelerine rağmen yeniden toparlanan haçlı orduları, 160 yıl önce perişan oldukları Mohaç Meydanında Osmanlı ordusunu geriye çekilmeye mecbur ediyorlardı.<br /><br />Liyakatsiz devlet adamlarının elinde perişan olan devletin hali IV. Mehmedi hasta etmişti. Köprülü ailesini iktidardan düşürdüğü için Padişahdan rahatsız olan Köprülü-zâde Fâzıl Mustafa Paşa ve benzeri devlet adamlarının gayretleriyle Kasım 1687 yılında hal edildi ve ancak idam olunmadı. Yerine II. Süleyman tahta geçirildi. Halinden 5 yıl sonra Edirne Sarayında Ocak 1693 tarihinde vefat etti.<br /><br />Kendisine Avcı Mehmed lakabını verdirten av ibtilâsı dışında, hiç bir kötü alışkanlığı yoktu. İçkiyi Osmanlı ülkesinde şiddetle yasaklamıştı. Kahvehâneleri kapatmıştı. Kendisi beş vakit namazını cemaatle kılıyordu. Kısa bir süre tahsil görebildiği için diğer Osmanlı Padişahları gibi âlim değildi.<br /><b><br />ZEVCELERİ: </b>1- Meh-pâre Emetüllah Râbia Gülnûş Vâlide Sultân; Gülnûş Sultân diye bilinir. Giritli bir ailenin kızıdır. II. Mustafa ve III. Ahmedin annesidir. 2- Afife Kadın. 3- Gülnâr Kadın. 4- Kâniye Haseki. 5- Siyavuş Haseki. <br /><b><br />ÇOCUKLARI:</b> 1-Şehzâde Sultân Mustafa II. 2-Şehzâde Sultân Ahmed III. 3-Şehzâde Bâyezid. 4-Şehzâde İbrahim. 5-Şehzâde Süleyman. 6- Fatma Sultân. 7- Hatice Sultân. 8- Emetüllah Küçük Sultân. 9- Fatma Sultân. 10- Ümmî Sultân .<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3171-iv-mehmed-4-mehmet-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3171-iv-mehmed-4-mehmet-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:38:38 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[I.ibrahim (1. İbrahim)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846450978616.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>1. İbrahim</b><br /><br />Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına<br /><br />Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen,<br /><br />Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan<br /><br />Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:<br /><br />"Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle".<br /><br />Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü.<br /><br />Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir.<br /><br />Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda<br /><br />bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa<br /><br />devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler'le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.<br /><br /><b>Erkek çocukları:</b> Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.<br /><b><br />Kız çocukları:</b> Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3170-i-ibrahim-1-ibrahim-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3170-i-ibrahim-1-ibrahim-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:35:14 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[4.Murat]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846448983989.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>4. Murat</b><br /><br />Osmanlı pâdişâhlarının on yedincisi veİslâm halîfelerinin seksen ikincisi. Babası Birinci Ahmed Han, annesi Mâhpeyker (Kösem) Sultandır. 27 Temmuz 1612de İstanbulda doğdu. Tam bir İslâm terbiyesi ve ahlâkı ile yetiştirildi. Enderun mektebindeki hocalarından husûsî dersler aldı. Genç Osmanın başına gelen acı felâket ve yerine geçen amcası Mustafa Hanın kısa bir süre sonra tahttan indirilmesi üzerine henüz on bir yaşında iken 10 Eylül 1623te Osmanlı tahtına çıktı. Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinde hocası Azîz Mahmûd Hüdâyînin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idâre edemeyeceği görüşü hâkim olarak annesi Mâhpeyker Kösem Sultan, saltanat nâibesi tâyin edildi.<br /><br />Tahta geçtiğinde, iç ve dış işlerdeki karışıklıklar devam ediyordu. İdârî işler karışık olduğundan, Yeniçeri ve Sipâhi askerleri zorbalığa baş vuruyorlardı. Vasî durumunda olan annesi Mâhpeyker Kösem Sultanın yardımı ile iş başına kıymetli devlet adamları ve kumandanlar getirerek, ortalığı düzeltti. İran Şâhı Birinci Abbâs (1588-1629), Osmanlı hudûdunu geçip, Bağdatı işgâl ederek, otuz bin Ehl-i sünnet Müslümânı kadın, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirdi. Rus Kazakları ise kayıklarla Karadeniz sâhilindeki bâzı köyleri yaktılar. 1625te sadrâzamlığa getirilen Hâfız Ahmed Paşa, Kazak korsanlarına ve Safevîlere karşı harekete geçti. 1625te Köstencede Kazakların iki yüz elli kayığı batırılarak, dört bin kadarı öldürüldü. Şah Abbâsın Bağdattaki zulmünün önüne geçmek için 1625te ordu sevk edildi. 11 Kasım 1625te Bağdat yakınlarındaki Azamiyye kurtarılarak, Bağdat kuşatıldı. Ancak yeniçerilerin isyânıyla Bağdat kuşatmasını kaldıran Sadrâzam Hâfız Paşa, Irakın kuzey ve güneyini işgalden kurtardı.<br /><br />1 Aralık 1626da Sadrâzamlığa getirilen Kayserili Halil Paşa, tekrar başlayan Safevî saldırılarının önüne geçmek ve Abaza Mehmed Paşanın isyanlarını bastırmak için 4 Aralık 1626da sefere çıktı. Serdar Halil Paşanın muvaffakiyetsizliği üzerine 6 Nisan 1628de Sadrâzamlığa Hüsrev Paşa getirildi. 22 Eylül 1628de Abaza Mehmed Paşayı yola getiren yeni sadrâzam Safevîlere karşı 5 Mayıs 1630da Mihribânda, 14 Temmuz 1630da Cemhâlda zafer kazandı. İranlılar mağlup olunca, Anadoluda asâyiş temin edildi.<br /><br />Dördüncü Murâd Hanın yaşının küçüklüğünden istifâde eden yeniçeriler, İstanbulda zorbalıklarını ve ahâliye kötü muâmeleyi artırdılar. Sadrâzam Hüsrev Paşanın azlini bahâne eden yeniçeriler ve sipâhiler ayaklanarak saraya yürüdüler. Yeni sadrâzam Müezzinzâde Hâfız Ahmed Paşayı öldürdüler (1632). Bundan sonra zorbaların zoru ile sadrazâm olan Receb Paşa döneminde İstanbulda karışıklıklar günlerce sürdü. En küçük bir olayda Receb Paşanın tahrîkiyle harekete geçen zorbalar yeni kelleler istiyorlardı. Diğer taraftan tahta geçtiği günden îtibâren bütün hâdiseleri dikkatle tâkip ederek, eşkiyanın elebaşılarını tesbit eden Sultan Murâd Han, 8 Haziran 1632de devlet idâresini bizzât eline aldı. İsyancıların elebaşısı olan Topal Receb Paşayı öldürttü. Yeniçeri ve sipâhî ocaklarını sindirerek, zorbalıkların önüne geçti. Kahvehâneleri ve meyhâneleri kapatarak tütünü ve alkollü içkileri yasakladı. Emri dinlemeyenlere şiddetli cezâlar verileceğini îlân edip, sıkı kontroller yaptı ve yaptırdı.<br /><br />Lehistan Kazaklarının Karadenizde Osmanlı sâhillerine ve Rumelide Tuna yalılarına yaptıkları saldırının önüne geçmek için 1633 Nisanında Lehistan Seferine çıktı. Osmanlı ordusu Edirneye geldiğinde, Lehistan hükûmeti sulh istedi. 1634te imzâlanan Osmanlı-Lehistan Antlaşmasına göre; Kazak akınlarına son verilmesi, Leh krallarının Kırım hanlarına ve Osmanlı sultanına vergi vermesi, esirlerin karşılıklı değiştirilmesi kabul edildi. Sultan Dördüncü Murâd Han, Safevî saldırılarının önüne geçmek için ordunun başında sefere karar verip, hazırlıkları tamamladı. 18 Mart 1635te Revan Seferine çıkan Dördüncü Murâd Han, önceden tesbit ettirdiği zorbalardan yolu üzerindekileri cezâlandırdı. 27 Temmuz 1635te Revan önlerine ulaştı. Sefer boyunca ordunun başında bulunup, askerlerle alâkadar olan, kuvvet, heybet ve dehşetinden ürkülen Sultan Murâd Hana ordu içinde büyük bir emniyet ve hürmet hissi uyandı. 28 Temmuz 1635 gecesi başlatılan Revan kuşatmasında bütün muhârebe plânları tatbik edildi. Sultan Murâd Hanın kuşatmanın ilk gecesi yaralanan askerleri ateş hattından geriye çektirerek hastahâne çadırlarında, cerrahlar tarafından tedâvi ettirip, ilâçlarının verilmesini emretmesi ve top atışlarında bulunması askerleri coşturdu. Revan kalesini düşürmek için yapılacak umûmî taarruz öncesinde Safevîler vire ile teslim olmak istediklerini bildirdiler. 8 Ağustos 1635te Revan kale muhâfızı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han, Sultan Murâd Hana kaleyi teslim etti. Revan Kalesi tâmir edilip, içine on iki bin asker ve yeteri kadar cephâne konularak muhâfızlığına Vezir Murtaza Paşa bırakıldı. 11 Eylül 1635te Tebriz şehri tekrar zaptedildi. Safevî ordusu, Osmanlılarla meydan muhârebesine cesâret edemediğinden karşılaşılmadı. Aras Nehri taraflarındaki Zeynelli aşîretinden bin kadar nüfûsun, Pasin-Erzurum, Tercan-Erzincan taraflarındaki boş arâzilere iskân edilmesi emrolundu. Van ve Diyarbakırda kalan Sultan Murâd Han, Revan Seferine çıkışından on ay sonra 27 Aralık 1635te İstanbula döndü. Osmanlı ordusunun doğudan ayrılmasıyla; Safevîler, hududa tecâvüz ederek 1 Nisan 1636da Revanı işgâl ettiler. 2 Şubat 1637de sadrâzamlığa getirdiği Bayram Paşayı Doğu Seferi serdarlığına tâyin eden Sultan Murâd Hanın kendisi de hazırlıklara başladı ve 8 Mayıs 1637de Bağdat Seferine çıktı. 16 Kasım 1638de kuşatmanın başladığı sırada Pâdişâhtan, daha önce ele geçirilmiş bulunan İmâm-ı Azam türbesini ziyâret etmesi istendi. Ancak Sultan; "Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o yüce İmâmı ziyâretten hayâ ederim." cevâbını verdi. Derhâl tertibât alarak muhâsaraya başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmenin kumandasında 40.000 kişilik bir Safevî garnizonu bulunuyordu. Şâh Sâfî ise, atlı kuvvetleriyle Kasr-ı Şîrînde olup Osmanlı muhâsarasını gün gün tâkip etmesine rağmen müdâhaleye cesâret edemiyordu. Sultan Murâd Han, 12.000 sipâhiyi İran içlerine sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği hâlde, Şâhı savaş meydanına çekemedi. Şâh, Bağdattaki büyük kuvvetlerine güveniyor, Pâdişâhın muhâsaradan bıkınca çekilip gideceğini zannediyordu.<br /><br />Pâdişâhın ve seksen altı yaşındaki şeyhülislâm Yahyâ Efendinin de ön safta olduğu bu kuşatmada dehşetli vuruşmalar oldu. Muhâsaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca çarpışarak askeri coşturan Sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa, birkaç kuleyi ele geçirdiği sırada alnından vurularak şehit oldu. Yerine sadârete getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip birkaç kuleyi daha ele geçirdi. Bu muvaffakiyetler üzerine muhâsaranın otuz dokuzuncu günü umûmî taarruza karar verildi. Sabah erkenden başlayan şiddetli hücum karşısında kale teslim oldu. Böylece on dört sene on bir ay önce bir ihânet sebebiyle Safevîlerin eline düşen Bağdat artık kesin olarak Osmanlı idâresine geçti. Sultan Dördüncü Murâd Han, ilk iş olarak İmâm-ı Azam ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Bu büyük zâtların türbeleri, sapık düşünceli Safevîler tarafından tahrip edilmiş ve eşyâları yağmalanmıştı. Pâdişâh emir verip bütün kabirlerin ve eserlerin tâmirini bildirdi. Şeyhülislâm Yahyâ Efendiyi de, bu işlere nezâret etmekle vazîfelendirdi. Bu zaferden sonra Bağdat fâtihi diye anılan Dördüncü Murâd Han ordu ile Sadrâzam Mustafa Paşayı Bağdatta bırakarak İstanbula döndü. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şâhın barış isteği ile gönderdiği elçiler geldi. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşayla İran murahhasları Saru Han ve Muhammed Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında, aşağı yukarı bugünkü Türk-İran sınırının tesbit edildiği Kasr-ı Şîrîn Antlaşması imzâlandı (17 Mayıs 1639). Bu antlaşmaya göre; Bağdat, Basra ve Şehr-i zûr havâlisinden mürekkep Irak-ı Arap Osmanlılarda, Erivan Safevîlerde kaldı. Ayrıca Safevîlerin gerek Irak, gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshâb-ı kirâmı kötülemeyecekleri de antlaşma şartları içinde yer almıştı. Sultan Murâd Han, doğuda İranla meşgulken, batıdaki hâdiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa Venediklilerin hudut tecâvüzlerine karşı bu Cumhûriyetle bütün ticârî münâsebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Ancak bu sırada damla hastalığından muzdarip bulunan Sultanın durumu ağırlaştı. Bunun üzerine Dîvân, emri çeşitli bahânelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada Venedik elçisi gelip, dîvânın bütün şartlarını kabûl etti ve savaş durduruldu.Nitekim çok geçmeden pâdişahın hastalığı daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü, güneş battıktan sonra İmâm Yûsuf Efendi Yâsîn-i şerîf okurken vefât etti. Sultanahmed Câmii avlusunda Şeyhülislâm Yâhya Efendinin imâmlığında müezzinlerin "Er kişi niyyetine!" nidâları ve Müslümanların gözyaşları arasında kılınan cenâze namazından sonra babası Birinci Ahmed Hanın türbesine defnedildi.<br /><br />Dördüncü Murâd Han Arapça ve batı dillerine hâkim olup her türlü memleket meselesine vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Evliyâ Çelebi ve Kâtib Çelebi gibi âlimler, teşvik ettiği kimseler arasında idi. Kurân-ı kerîm okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırka-i saâdet dâiresinde Kurân-ı kerîm okurdu. Ömrünü devlete hizmet ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itâatle geçiren bu Türk Hakânı, Ehl-i sünnet düşmanı Acemlerin pekçok iftirâlarına mârûz kaldı. Bunlar kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük pâdişâha da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini söylediler. Halbuki devrin kaynaklarında Murâd Hanın içki içtiğine dâir en küçük bir bilgi yoktur.<br /><br />Birçok târihçinin Kânûnî sonrası en büyük Osmanlı pâdişâhı olarak kabûl ettikleri Dördüncü Murâd Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Hana benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat Yavuzun sâhip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye mâlik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefâtında ise, on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesâbı belli değildi. Avrupa baştan başa istihbârat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı Sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre vaziyet alınıyordu. Tahta çıktığında neye yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefâtında itâat altına alınmış otuz beş bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murâd Han, bozulmuş devlet nizâmını yoluna koymak için mülâzimlikleri kaldırdı. Timar sistemini yeniden düzene koydu. İsrâfın önüne geçmek için kânunlar çıkarttı. Sipâhilerden zorbalıkla ele geçirdikleri evkâf idâresini ve diğer hükûmet hizmetlerini aldı. Sipâhileri intizam ve itâat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı yerler olan kahvehâneleri kapatarak âsâyişi temin etti. Yeniçerilik tahsisâtının şuna buna yemlik olması sûistimâlini kaldırarak, yeniçeriliği ıslhah etti. Vefâtında içte ve dışta huzurlu ve îtibârlı bir devlet bıraktı.<br /><br />Sultan Murâd Hanın cesâreti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri, askerî dehâsı, atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki başarısı, askerleri ve tebeası tarafından çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı.<br /><br />En küçük suçları bile memleketin selâmeti için cezâlandırmaktan çekinmeyen SultanDördüncü Murâd Hanın merhameti de çoktu. Savaş esnâsında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahânelerdeki yaralı ve hastaları ziyâret eder, onlarla yakından ilgilenirdi.Memleketin her tarafındaki imârethânelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterirdi.<br /><br />Din ve devlet menfaatine iş yapanı hemen mükâfatlandıran Sultan Murâd Han, pekçok hayırlı işin yanında, Topkapı Sarayında Revan ve Bağdat köşkü gibi nâdide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserleri de inşâ ettirdi.<br /><br />Boğazda yaptırdığı sarayda, oğlu Muhammedin doğumunda yedi gece kandiller astırıp şenlikler yapıldığından, buraya Kandilli denildi. Kavaklardaki kaleleri yaptırdığı gibi, pekçok şehrin de surlarını tâmir ettirdi. Bağdatı feth edince, İmâm-ı Azam ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin türbelerinin tâmirini yaptırdı. Kâbe-i muazzamayı su basması üzerine; Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağayı Kâbe-i muazzamayı tâmirle vazîfelendirdi.<br /><br />Sultan Dördüncü Murâd Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pekçok âlim, şâir, târihçi ve sanatkâr yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bunlardan bibliyografya, târih, coğrafya sâhasında Kâtip Çelebi ve Vekâyi-nâme sâhibi Topçular kâtibi Abdülkâdir, Ravdat-ül-Ebrâr ve Zafernâme sâhibi Karaçelebizâde Abdülazîz, Târih-i Gılmânî sâhibi MehmedHalîfe, teşkilât ve idâre sahasında Koçi Bey vardır. Yine Erzurumlu Ömer, Nefi, Azmizâde Mustafa Hâleti, Nâibî, Yahya, Bahâî, Cevrî ve Fehim-i Kadîm, devrinde önde gelen şâirlerdir. Yine süslü nesrin on yedinci yüzyıldaki temsilcilerinden Nergîsî de Dördüncü Murâd devrinin meşhûrlarındandır.Bundan başka şâir olan bu pâdişâhın devrinde halk edebiyâtı sarayca desteklenmiş, zaferlerine destanlar, ölümüne halk şâirlerince şiirler yazılmıştır. Bu şâirlerden bâzıları saraya intisap etmişlerdir. Bunların belli başlıları Kuloğlu, Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa gibi halk şâirleridir.Yine devrin tekke edebiyatındaki büyük temsilcisi Aziz Mahmûd Hüdâyî de, bu devrin sahasında önde gelen şâirlerindendir.<br /><br /><br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3169-4-murat.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3169-4-murat.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:32:48 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Genç Osman (II. Osman)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846446779805.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>Genç Osman<br /></b><br /><br /> Ikinci Osman, Sultan Birinci Ahmed'in büyük ogludur. 3 Kasim 1604 Çarsamba günü Istanbul'da dogmus ve Osmanogullari'nin on altincisi olarak on dört yasinda taht'da çikmis, böyle küçük yasta cülûsu dolayisiyle «Genç Osmani» diye anilagelmistir.<br /><br />Ikinci Osman'in annesi Mâhfirûze Sultan'dir. Birinci Ahmed'in ogullarindan Murad (Dördüncü Murad) iIe, Ibrahim (yanlis olarak «deli» diye anilan) ise, Mâhpeyker Kösem Sultan'dan dogmuslardir. Birinci Ahmed'ln ölümü üzerine büyük oglu ikinci Osman'in taht'da çikmasi gerekirken, âni bir degisiklikle, Osman Gazi'den beri devam edegelen verâset kanunu bir tarafa itilivermis ve babadan ogula intikal eden saltanat, bu ânda «Ekberiyyet» kaidesine baglanarak, Ikinci Osman'in yerine, taht'da amcasi Birinci Mustafa çikivermis veya daha dogru bir tâbirle. çikartilivermistirl..<br /><br />Bu is, Kösem Sultan'in mel'anetidir!.. Kendi çocuklarina taht yolunu açabilmek için, muvazenesi bozuk olan ve ser'an Hilâfetî caiz olmayan Birinci Mustafa'nin taht'da çikarmasini Kösem Suttan temin etmis ve bu müvazenesi bozuk pâdisah, nasil olsa ilerde hal' edileceginden. zaman kazanip oglu Murad'i taht'da çikarmak gayesiyle Ocak Agalarini ve bâzi devlet erkânini elde ederek verâset usulünû el çabukluguyla degistirmis, böylece Ikinci Osman'i saltanattan mahrum etmek, istemisse de, muvaffak olamamistir!.. Gerçi, Birinci Ahmed'den sonra Birinci Mustafa pâdisah olmustur ama, saltanati ancak doksan alti gün sürmüs ve muvazenesizligi dolayisiyle hal' edilen bu on besinci Osmanli pâdisah yerine, 26 subat 1618 Pazartesi gûnü Genç Osman taht'da çikmistir. Buna ragmen. Kösem Sultan mel'anetin de devam etmis ve «Hâile-i Osmaniyye» ile Genç Osman'i alasagi etmesini bilmlstir!..<br /><br />Osmanli pâdisahlari içinde zekâsi, kuvvetli tahsil ve terbiyesi yanisira, fizik güç ve irâde saglamligiyle de temayüz eden Genç Osman, yasindan umulmayacak derecede büyük ve mühim islere tesebbüs edip, âni bir hamle ile bunlari tatbike koyulmustur !.. Sayalim, bu büyük ve mühim islerden bazilarini:<br /><br />1. Tereddi ve tefessüh edip kozmopolit bir cemiyet haline gelen Yeniçeri ve Sipahi Ocaklarini tamamiyle ilga ve imha ederek, onlarin yerine, Anadolu. Suriye ve Misir Türkleriyle Türkmenlerinden milli bir ordu kurmak.<br /><br />2. Payitahti Istanbul'dan Anadolu'ya nakledip, kozmopolit bir muhitten millî bir muhite geçmek.<br /><br />3. Ilmiyye sinifinin siyasî ve malî kudret ve nüfuzunu kirarak, bozulmaya baslayan bu zümreyi islah etmek<br /><br />4. Kozmopolit saray an'anelerini degistirerek «Harem-i Hümâyûn»u tasfiye etmek ve hânedanin Türk ailelerinden nikahla kiz almasina yol açmak.<br /><br />5. Fâtih ve Kanunî'nin eskiyen mevzuati yerine yeni kanunlar tedvin etmek.<br /><br />Ikinci Osman, yapmak istedigi bu reformlar dolayisiyle karsilastigi muhalefet üzerine su beyti söylemistir:<br /><br />Niyyetûm hidmet idi saltanat-u devtetime<br /><br />Çalisur hâsid ü bedbâh, aceb nekbetime.<br /><br />(Niyyetim, saltanat ve devletime hizmet etmekti amma, ne istir ki, kiskanç ve kötû dilekliler hep felâketime çalisir.)<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3168-genc-osman-ii-osman-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3168-genc-osman-ii-osman-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:29:31 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[1. Ahmet]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846445516539.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>1. Ahmet</b><br /><br />[I.Ahmed] 14 yaşında hükümdâr olup 14 sene Padişahlık etmiş bulunan I. Ahmed, 1026/1617 yılında 28 yaşında vefât eylemiştir. III. Mehmedin, Hândan Sultândan Manisada 18 Nisan 1590/22 Cemâziyelâhir 998 tarihinde dünyaya gelen oğludur. 22 Kânun-ı sânî 1603/18 Receb 1012 tarihinde babası yerine tahta çıktı. Padişah olduğunda on dört yaşında idi. Tahta çıktığı zaman memleketin iç düzensizliklerinden başka Avusturya ve İran harbleri devam ediyordu. Kırım Hânı süvarilerinin Boğdan ve Eflakı tahrip ve Erdel memleketini de sıkıştırmaları üzerine, bu üç beğ Avusturya tarafını bırakıp tekrar Türklerle birlik olunca, imparator sulha yanaşmak zorunda kaldı. Tuna üzerindeki Zitvatorok denen yerde Osmanlılarla andlaşma yapıldı (1606). Böylelikle 15 yıldır sürüp giden Avusturya (Nemçe) harbleri sona ermiş oldu. Bu andlaşma Osmanlı Devletinin Avrupadaki ilerleyişinin durduğunun bir vesikası olarak kabul edilir.<br /><br />İran savaşlarına gelince, İran şahı Büyük lâkabıyla anılan Şah Abbas ile yapılan muharebelerde hiç de iyi neticeler alınmadı. Nihayet 1612de İranlılarla da sulh yapıldı. Fakat üç sene sonra iki devlet arasında savaş yeniden başladı (1615). Bir aralık anlaşma yapılır gibi olduysa da savaş gene devam etti. Celâlî denilen eşkıya yer yer Anadoluyu kaplamıştı. Kuyucu Murâd Paşa, yıllarca uğraşarak ve yakaladığı zorbaları kuyulara doldurarak Anadoluyu temizledi ve halka geniş bir nefes aldırdı.<br /><br />I. Ahmed zamanında Murâd Reis ve Halil Paşa gibi deniz kahramanları Türk donanmasına zaferler kazandırmışlardır. Padişah, savaşlardan ve gailelerden ancak başını kurtarmıştı ki, ömrü vefa etmedi; genç yaşında öldü. İstanbulda At meydanında yaptırdığı ismi ile anılan (Sultânahmet Câmii) yanındaki türbesine defnedildi (1616).<br /><br />Başta Muallim-i Sultânî Mustafa Efendi olmak üzere, muhitinin tesirine kapılan I. Ahmed, itimat ettiği değerli kimseleri devlet hizmetinde kullanmıştır. Gençliğine rağmen, icraatında azimli idi. Saraydaki kadın nüfuzunu önlemiş, kadınlara âlet olmamıştır. Özellikle Venedikli Baffo veya Safiye Sultân diye bilinen siyâsî kadını Eski Saraya göndermekle kadınların devlet işlerine fazla karışmalarını önlemiştir. Ayrıca Yıldırım Bayezidden beri sürüp gelen nizâm-ı âlem için kardeş katli meselesini düştüğü suiistimal çukurundan çıkarması ve bu usul yerine, saltanatın sülaleden en büyüğe geçmesi yani ekberiyyet ve erşediyyet nizâmını koyması ve kardeşi Mustafayı öldürmemesi gibi önemli icraatları vardır. Şiire meraklı idi. Yazdığı şiirlerde Bahtî mahlasını kullanırdı. Sultân Ahmed Câmiini o yaptırmıştır. Bir diğer önemli hizmeti de, o zamana kadar icrâ olunan Osmanlı Kanunlarını yeniden tertip ve tedvîn yoluna gitmiş olmasıdır. Elbette ki bunu, devrinde yaşayan kanun-şinâs âlimlere borçludur.<br /><br />I. Ahmed devri denilince akla gelen isimlerin başında, Celâlî İsyânlarını durduran, devlet ve kanun nizâmının tesisi için yazılı ve fiilî tedbirler alan Vezir ve sonradan da Sadrazam olan Kuyucu Murâd Paşa gelmektedir. Ayn Alinin her iki Kanunnâme Mecmuasını da Kuyucu Murâd Paşaya takdim etmiş olması, onun hukûkî düzenlemeler üzerindeki fonksiyonunu da ortaya koymaktadır.<br /><br />I. Ahmed devrinin sadrazamları arasında Kasım Paşa, Sokullu ailesinden Mehmed Paşa, Derviş Paşa ve Nasuh Paşayı; diğer devlet adamlarından Cigala-zâde Mahmûd Paşa, Etmekçi-zâde Ahmed Paşa ve Sarıkçı Mustafa Paşayı; meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Sunullah Efendi, Hoca-zâde Mehmed Efendi, Muallim-i Sultân Mustafa Efendi ve Ahi-zâde Hüseyin Efendiyi ve maneviyat erenleri arasında Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, Şeyh Abdülmecid Sivâsî ve Cerrah Paşa Şeyhi diye bilinen Şeyh İbrahim Efendiyi zikredebiliriz.<br /><b><br />ZEVCELERİ:</b> 1- Hatice Mahfirûze Sultân; Genç Osmanın annesi. 2- Kösem Sultân (Mahpeyker Sultân). IV. Muradın annesi ve Osmanlı Hareminin en namdâr kadını. 3- Fatma Haseki; Câriyelerdendir.<br /><b><br />ÇOCUKLARI:</b> 1-Şehzâde Osman II. 2-Şehzâde Sultân Mehmed Hân. 3-Şehzâde Murad IV. 4-Şehzâde Cihangir Hân. 5-Şehzâde Hasan. 6-Şehzâde Bâyezid. 7-Şehzâde Kâsım. 8-Şehzâde Süleyman. 9- Sultân İbrahim. 10- Ayşe Sultân. 11- Fatma Sultân. 12- Hân-zâde Sultân. 13- Burnaz Atike Sultân. 14-Şehzâde Orhan. 15-Şehzâde Hüseyin .<br /><br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3167-1-ahmet.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3167-1-ahmet.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:25:17 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[3.Mehmed]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846442894969.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>ÜÇÜNCÜ MEHMED</b><br /><br /><b>(15951603)</b><br /><br /><br />"Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasaydı!" Bir türkümüzün mısrâlarından biridir.<br />Üçüncü Murad oğlu Üçüncü Mehmed'i anlatacağız. Bir ölüm ve bir kavuşma var! Ayrılık nerede? Bunu "nizamı alem" için boğdurulan şehzadeler için söylemiş oluyoruz herhalde. Üçüncü Murad'ın 100 şehzadesinden hayatta kalan 19 tanesinin acı çığlıkları şimdiden kulağımıza geldi de hayıflandık biraz. Biz hâlâ bazı meselelerin idrakinden yoksunuz galiba, her şehzade boğulmasıyla biraz kinleniyoruz, hâlbuki rahmetli Dündar Taşer kendisine sorulan bir suale karşı verdiği cevapla izahını yapmıştı. Şehzade öldürülmesi meselesinden rahatsızlık duyan bir gence demişti ki:<br />"Bu aslında çok takdir edilmesi gereken azametli bir karardır. Osmanoğlu, bununla milletin rahatı huzuru, âlemin nizâmı, devletin ve din'in selâmeti için kendi ailesinden fedakârlık yapıyordu".<br />1566'da doğmuştu. 29 yaşındaydı. 12 senedir Manisa Valisi idi. İstanbul'dan gelecek büyük müjdeyi bekliyordu. Onun doğumu babasına duyurulunca bir kaç kese altın vermişti müjdeciye. O babasının ölüm haberini getireni servete boğacak. Sadece bu servete göz koyarak Üçüncü Murad'ın ölümünü bekleyenler bile vardı. Kimlerin gönlünde neler yatıyor, bilinmez ki!<br />Pâdişâhın öldüğü yine usûle uyularak yeni pâdişâh gelene kadar saklanacak, Safiye Sultan'ın çağıracağı Şehzade tahta oturacaktır. Safiye Sultan entrikalar içinde pişmiş bir kadındı. Venedik'ten esir olarak getirildiği gencecik yaşından itibaren önce şehzade sarayında, sonra pâdişâh olan kocasıyla sultan sarayında siyasetin her türlüsünü öğrenmişti. Kocasının önce öleceğini tahmin ediyormuş ki, oğlu vali olarak Manisa'ya giderken bir gümüş tası gösterip, "Bir gün emr-i Hak vâki olur da babanı kaybedersen seni çağırmaya gelenlerle bu tası göndereceğim. Bu tası getirenlere inan" demişti.<br />Safiye Sultan, Bostancı Başı Ferhad Ağa'nın koynuna bir mektup, eline de gümüş tası tutuşturup, Manisa'ya yolladı. Ölüm çok mühim sır olarak saklansa da bazı kulağı deliklerin de haberi oldu. Bunlardan biri "vüzerâdan" İbrahim Paşa'dır. O da Sofu Osman Ağa adlı adamını yola düşürdü. Durumdan haberdar olan Sadâret Kaymakamı Ferhad Paşa yarıştan geri kalmak istemeyecektir. O da bir taziye ve tebrik tezkiresiyle bir Ağa'yı gönderdi. Ferhat Ağa Şehzâde'nin huzuruna varıp gümüş tası da gösterince her şey bitmiştir. Kendisine müjde karşılığı olarak "Mısır" eyaletini ihsan buyurdular. Ferhad Ağa ölünceye kadar Bostancı Başı kalmayı dileyerek Mısır'ı kabul etmedi. "Şehzadeyi Mudanya'dan alıp İstanbul'a getiren Sancak Beyine de Kıbrıs eyaleti ihsan edildi." (Peçevi)<br />Bütün ihsanlar, sevinçler bir tarafta böyle yaşanırken, diğer tarafta on yedi yaşındaki Şehzade Mustafa duygularım şiire dökmeye çalışıyordu.<br /><i><br />Nâsiyemde kâtibi kudret ne yazdı bilmedim <br />Âh kim bû gülşeni âlemde herkiz gülmedim</i><br /><br />Ferhad Ağa'nın yeni pâdişâhtan aldığı bahşişin 20 bin duka olduğu, onun dolar karşılığı 8 milyona eşit olduğu bildiriliyor. <br />Yeni padişah kuşluk vakti Sarayburnu'nda karaya çıktı. 101 pare top atılmaya başladı ve İstanbul halkı Sultan Murad'ın öldüğünü, saltanatın el değiştirdiğini anladı. Yavuz Sultan Selim'in Nedimi Hasan Çan'ın babası Hoca Saadeddin Efendi'nin öncülüğünde biat merasimi başladı. Makam sırasına göre devlet erkânı birer birer yeni padişaha biat ettiler.<br />Yeni pâdişâh Üçüncü Mehmed için Hâlim, Selim, Kerim, Edip ve Vakur gibi sıfatlar kullanılır ve "evkaatı hamsede cemaate müdavim" denir. (Beş vakit namazı cemaatle kılardı.) "Hazreti Peygamber'in adı anıldığı zaman ayağa kalkardı" denir. Zaafı olarak da "her türlü tezvirata koşardı" diye anlatılır. Meziyetlerinden biri de iyi şairliğidir. "Çok kültürlü, iyi tahsil gördü, en iyi hocaların elinde eğitildi" diyerek göklere çıkartılır. Şiirlerinde Adlî mahlasını kullanırdı. Şu şiir onundur:<br /><br /><i>Yokdurur zulme rızamız adle biz mailleriz <br />Gözleriz Hakk'ın mâsın emrine kailleriz <br />Arifiz, âyine i âlem nümâdır gönlümüz <br />Rüzgârın cünbüşünden sanmayın gafilleriz <br />Pûte i aşk içre Adlî kaal edelden kalbimiz <br />Gıllu gışdan hâliyiz, âlemde safi dilleriz</i><br /><br />"Adlî" mahlasını kendisinden önce kullanan İkinci Bâyezid bulunduğu gibi, daha sonra İkinci Mahmut da kullanacaktır. Bu, padişahlarımızın adalete olan bağlılıkları, sevgileri, saygıları ve ona verdikleri değerin ifadesidir. Adaletin mülkün temeli olduğunun idrakinde idiler, hepsi de... Her halükarda bunun tatbikine de çalışacaklardı, "din ü devlet mülkü millet" için. İşte, Üçüncü Mehmet, bu konuda birinci imtihanı veriyor. Büyük dedesi, Büyük Fatih'in kanununa uyarak ondokuz kardeşinin boğdurulmasını emrediyor. Dilsizler; süt emen bebeden, onyedi yaşındaki Şâir Şehzade Mustafa'ya kadar hepsini boğarak öldürüyorlar. İstanbulluların ağlamaktan kan çanağına dönen gözleri, Üçüncü Mehmed'in yanan bağrını göremeyecek kadar öfke doludur. O devletin bekası için en ağır acılara katlanmaya mecburdur. Eğer, yaratan onu biraz sonraya bıraksaydı, kendisinden önce gelen de aynı işlemi yapacaktı! Kader bu.<br />"Din-ü devlet-mülkü millet" din, devlet, vatan ve millet için yapılmayacak hiçbir fedakârlık yoktu. Yapılıyordu. Ama bu, bundan sonra değişecek. Üçüncü Mehmed valilikten gelen son şehzade ve sıralanan kardeş tabutlarını gören son padişahtır.<br />Üçüncü Murad'ın cenazesi kalkar, ertesi gün de ondokuz şehzadenin cenaze namazları Şeyhülislâm Bostanzâde tarafından kıldırılır. Şehzadeler sıra sıra, babalarının ayakucuna defnedilirler. "Kanunnâme-i Âl-i Osman"ın saltanat kavgalarını önlemek için konulan 'Nizam-ı âlem' maddesine mugayirdir!" <br />Gerekçesi ise ondokuz şehzadeden sadece dördünün yetişkin, diğerlerinin pek küçük oluşu. Yani onbeş tane şehzade nâ hak yere öldürülmüştür.<br />Üçüncü Mehmed'in padişahlığının üçüncü günüdür. Cülus bahşişi dağılır ki, tam 160.000 duka altını. Üçüncü Mehmed, daha sonra bazı insanların işlerine son verir.<br />Babasından kalan hokkabazlar, madrabazlar, sazendeler, cüceler saraydan uzaklaştırılır. Sadâret değişikliği yapılır Vezir-i Âzam Koca Sinan Paşa gözden uzak kalınca, Ferhad Paşa padişahın gönlünü kendinden yana çelmeyi, Mührü Hümâyunun yönünü değiştirmeyi becermiştir. Aslen Arnavut olan Koca Sinan Paşa'dan sonra yine Arnavut olan Ferhad Paşa sadarete getirilir. Bu değişikliği hazmedemeyen Sinan Paşa, sipahileri kışkırtıp Ferhad Paşa aleyhine olay çıkartır, beş ay kadar sonra Ferhad Paşa azledilir, tekrar Koca Sinan Paşa sadârete kavuşur.<br />"Avrupa cephelerinde Osmanlı şehirleri düşman orduları tarafından yakılıp yıkılırken mevkilerinden başka bir şey düşünmeyen devşirme vezirlerin birbirleriyle uğraşıp İstanbul sokaklarında askeri isyanlar çıkartmaları devlet bünyesinin ne kadar bozulduğunu gösteren çok acı bir vaziyet demektir."<br /><br /><b>Prens Mansfeld'in Estergon Kuşatması (1 Temmuz 1595)</b><br /><br />Koca Sinan Paşa Vezir-i Azam ve Serdar-ı Ekrem'dir. Kendisi Eflâk cephesinde bulunur, oğlu Mehmed Paşa'yı Macar serdarlığına tayin eder. Mehmed Paşa'nın, muhasara edilen Estergon'a koşup Prens Mansfeld'in 70 bin kişilik ordusunu püskürtmesi lâzım. Kalenin fazla dayanma gücü kalmamıştır. Dışkale gitmiş. Barut ve su düşman eline geçmiş, içerde yaralı askerler "bir yudum su" diye inlemektedirler. Bir kısım asker de susuzluktan ölmüştür.<br />Devlet o kadar büyük ki; bir baştan öbür başa gitmek isteyen, iki mevsimi yolda geçirmek zorunda kalır. III. Mehmed'e kalan, onun hükmü altında bulunan yerlere bir bakalım. 1300 senesine doğru Osman Gazi ile başlayan büyüme 300 senedir devam edegelmiş, henüz toprak ve deniz kaybına uğramamıştı. Tarihte hiçbir devletin bu kadar geniş toprağı olmamıştı. "Her biri tek başına bir krallık olabilecek güçte kırk Beylerbeyliğe ayrılmıştı."<br />"Bu kırk Beylerbeylikten Avrupa'da olanları: Macaristan, Bosna, Rumeli, Girit, Yunanistan, Yunan Adaları, Makedonya, Trakya, Sırbistan, Bulgaristan'la; Afrika'da: Mısır, Cezayir, Tunus ve Trablus krallıkları Asya'da ise bütün küçük Asya'yı içine alan Anadolu, Karaman, Kıbrıs Krallığı, Suriye, Mezopotamya, Gürcistan, Kafkas ülkeleri, Bağdad ve Fırat kıyıları, Trabzon Krallığı, Kudüs, Basra, Musul, Diyarbekir, Kızıldeniz kıyısındaki iki Arabistan eyaleti Aden ve Hint Denizi'nin bir kısmı, kırım ve Türkistan'ın bir bölümü vs. idi."<br />"Bu eyaletlere ilâve olarak Bâb-ı Âli'nin kendi kanunlarına göre hükümdarlarını seçtiği yan bağımsız ülkeler olan Erdel,Boğdan, Eflâk, Raguşa Cumhuriyeti bazen de Lehistan vardı."<br />İşte, bu koca ülkeyi bir kişinin mutlak otoritesi yönetiyor ve yönetecek. Şimdi bu otoritenin adı Üçüncü Mehmed. Lamartin'in sıraladığı yukarıdaki eyaletlerin bazıları Hammer'de daha değişik isimlerle takdim ediliyor ama netice aynı, tam 40 eyalet: Din, dil, milliyet farkı, iklim farkı yani, ne kadar fark olabilirse hepsi olduğu halde bu geniş coğrafyayı bir tek vatan olarak, bu kadar ayrı insanları bir millet olarak bir arada tutabilmek her babayiğidin kârı mı?<br />Hükmedilen ülkelerin farklılığı hükmedenlere de yansımış, Pâdişâh ve Şeyhülislâm hariç diğer yönetimlerin başı çoğu kez gayrı Türk'tür. Estergon'da askerimiz susuzluktan kırılır, bir avuç insanla 70.000 kişiye karşı koyması beklenirken onların imdadına koşmayan Paşa da gayri Türk idi.<br />Bu tür insanlardan iyileri çıkmıyor mu, denirse, elbette çıkıyor, denecektir. Vazifesini vazife gibi yapan kahramanlık sıfatını hak edenler de var, yeri geldikçe, övgüye lâyık olanlar övülecek, yergiyi hak eden de yerilecek. Şimdi, İsmail Hami Danişmend'in öfkesini, isteyerek paylaşıyoruz.<br />"Korkak oğlu korkak", Uğursuz oğlu uğursuz", "Alçak oğlu alçak". Bu sıfatlar Koca Sinan Paşazade Mehmed Paşa'ya aittir ve Estergon'daki mahsur askerlerimiz bu zatın yardımını, kurtarıcılığını beklemekteler. Mehmed Paşa'nın maiyetinde ünlü kumandanlar var. Bunlar: Budin Beylerbeyi Sofu Sinan Paşa, Timaşvar Beylerbeyi Mihaliçli Ahmed Paşa, Sigetvar Beylerbeyi Tiryaki Hasan Paşa, Halep Beylerbeyi Çerkez Mahmud Paşa ve Yanık Beylerbeyi Arnavud Osman Paşa. Bu namlı paşaların askeri gücünün yekûnu 10 bini bulmamaktadır. <br />İşte, bu onbin kişilik askeri kuvvet ile yetmiş binlik Almanya, Macaristan, Avusturya, Bohemya, İtalya ve Belçika kuvvetlerinin karşısına çıkılacak. Silâh üstünlüğü de karşı taraftadır. Mehmed Paşa'nın öne çıkan vasıflarından olan korkaklığı, cesaret gösterisiyle kapanacaktır. Bunun için de, bildiği bir çare var Sinan Paşazadenin; kafayı çekmek. O da öyle yapar. Kendisinden yedi kat fazla düşmanın karşısına çıkabilmek için alınması gereken tedbirlere başvurmadan, yardım kuvveti istemeden, kumandanlarının fikirlerine hiç ehemmiyet vermeden macera peşine düşen Sinan Paşazade Mehmed Paşa, bütün korkularını örtmek için kafayı adamakıllı çeker. O kadar sarhoş ki, at üstünde duracak hali yoktur. Hatta askerin karşısında kusar; fakat emir vermekten de geri kalmaz. Bir emri:<br />"... Alayın önünde kusmaya başladı. Bu hâli görenler ve duyanlar onu azar yağmuruna tuttular, ama neye yarar? Kendini kaybetmiş, ne söylediğini bilir, ne de suçunu anlar durumda idi."<br />"Mehmet Paşa'ya ve Osman Paşa'ya «hemen yürüsünler» diye çavuşlar gönderip duyurdu. Gerçi metrisin her biri hendekle çevrilmiş birer tabya olduğu açıkça görülüyordu. Lakin Osman Paşa, «bu uçarının sözünü işitmektense ölmek yeğdir» deyip, yürüdü... O sırada Osman Paşa şehid düştü."<br />Bir şanlı Paşamız, bu adamın muhatabı olmayı istemeden, ölümü seçişi vahameti göstermeye yeter. Bu "korkak oğlu korkak" sonunda savaş meydanından kaçarak İslâm ordusuna büyük bir bozgun yaşattı. Hikâyesi şöyle:<br />"O sırada Mihaliçli Ahmed Paşa ile Sofu Sinan Paşa da üst taraftaki tabyalara saldırırken «Serdarı bî ar» Müneccimbaşı'nın tabiriyle «bilâ sebep» Kâtip Çelebi'ye göre «iki asker birbirine karışmaya karib olup top ve tüfek atulurken serdarı bedkâr askeri sındı sanıp» ve Edirneli Mehmed'e göre de «Avret gibi şaşup Budin'e doğru kaçmaya başladı."<br />Çok fazla şehid verilen bu savaşta bir miktar asker kaçıp kurtulmuş, 1400 kadarı da kaleye sığınmayı başarabilmişti ve savaş meydanında bırakılan her şey düşmanındı. Bu yenilginin bütün şerefi! Baba-oğul paşalara aiddir.<br /><br /><b>Estergon, Estergon!</b><br /><br />Bu fasıldan sonra tarihimizin hem şanlı hem de acı bir safhası olan Estergon'un düşüşüne geçelim. Bir türkümüz var kanımızı coşturur, içimize yiğit acılar doldurur:<br /><br /><i>Estergon kal'ası bre dilber aman subaşı durak <br />Yakıyor sinemi bre dilber aman bir sinsi firak</i><br /><br />"Korkak oğlu korkak" Budin'e kaçmış, 1400 asker kaleye sığınmıştı ya, şimdi onlar, dışarıda bekleşen 70000 düşman askeriyle savaşacaklar. Evet, sadece 1400 Türk askeri, ellerinde 42 topları var. Düşman bir günde 2000 gülle yağdırabiliyor.<br />Askeriyle beraber kaçan "bî ar" Mehmed Paşa'dan yardım alamayan Estergon Kalesi, Kerbelâ gibidir. Su deposu ve barut deposu da düşmanın elinde.<br />Asker kavrulmuş buğday yiyor, yanıyor. İçecek su bulamıyor. Serinlemek için "sarnıç çevresindeki mermerleri yalayan ve bir damla su diye can verip can alan elsiz ve ayaksız, bitkin ve yaralı, humbaradan haşlanıp gözü kapanmış ve yüzü şişmiş, pis kokulardan halkın genzi dolmuş çaresiz dertlilerin çığlıkları ve iniltileri, gönülleri çıldırtır, umutsuzluğa düşürürdü."<br />Bu Estergon'un acıklı hikâyesi çok uzundur. Peçevi İbrahim Efendi olayın canlı şahididir. Yazdığı tarihinde, özetleyip anlattığını, her şeyin doğru olduğunu yemin ederek kuvvetlendiriyor. Biz onun özetini de özetleyip alıyoruz.<br />"Kalenin içinde yaşamaya imkân kalmamış gibidir. Askerler kumandanları teslime zorlarken, kumandanlar ölmeyi tercih ederler. Mehmet Paşa «buraya ölmek için girmiş kapanmışım, ben ölmeden kaleyi veremezsiniz» der ama askerden dayak yer. Askerler sonra, esas yetkilinin Sancakbeyi Seyit Bey olduğu, bu meselenin onunla halledileceği düşüncesiyle ona giderler. O da Mehmet Paşa gibidir. Zavallı yiğit Seyit Bey'in başı yarılır, kolu kırılır. Bu direnmenin sonu yoktur...<br />Ertesi gün Sirem Alaybeyi Boyalı Hüseyin Beyi zorla, yumrukla, tokatla vura vura "vire" için dışarı çıkarırlar. Hüseyin Bey "Olacak oldu, gel beraber çıkalım, hazır seyirdir" der Peçevi'ye.<br />Vire şartlarını görüşmeleri ilginçtir, aynen aktaralım.<br />Sorarlar: "Kaleyi niçin veriyorsunuz, bunca çilesini çektiniz; top atışlarına katlandınızdı. Yiyeceğiniz, içeceğiniz mi kalmadı?" Alaybeyi cevap vermez, Peçevi: "Sinan Paşazade sözünü tutmadı, bu sebepten onu padişahın gözünden düşürüp, idam edilmesini temin için, ona garezimizden teslim oluyoruz." "Yiyeceğimiz çok, anbarların kapısı açık durur. Suyumuz sarnıçtan. Bir aydır içiyoruz, üç karış eksilmedi." Bunları anlatan Peçevi iyi bir anlaşmaya varmak için çaba sarfeder. Sonunda anlaşmaya varılır. Kaleye dönerken endişe içerisindedir Peçevi. Kendisi paşanın kâtibidir ama paşadan habersiz, paşanın işini yapmıştır. Durumu nasıl anlatacağını bilemez; Allah'tan yardım ister.<br />Kaleye dönüşünde, Mehmed Paşa'nın bir şeyden haberi olmadığını anlayan Peçevi rahatlar. Paşa, beylerle, beyoğlularla oturuyor, gözleri yaşlıdır. Beni görünce nerede olduğumu sordu. Ben de, "Sultanım, şanı yüce Tanrı'dan rica edelim, inşaallah yine Estergon'u aldığımız zaman vireyi söyleşecek bendeniz olayım" dedim. Gözleri yaşla doldu ve ağladı. Meğerse bu sözü tam vaktinde ve yerinde söylemişim. 10 sene sonra dilek gerçekleşti."<br />O gün, düşman tarafını, Sinan Paşazade Mehmed Paşa'ya garezlerinden teslim olmak istediklerine inandırmışlar. Onlar, yine de, kalenin yiyecek-içecek durumunu merak ederler. Kalede kendilerine göre incelemeler yaparlar, tabi hissettirmemeye özenerek. Bizimkiler de zenginlik, bolluk içinde olduklarını göstermek için epey ter dökerler. Hikâye çok uzun. Peçevi'nin, "İlginç bir konuşma" diye başlık attığı bir bölümün özetine bakalım.<br />"Palfi denilen (vire anlaşması için konuştuğu adam) melun çok tedbirli ve akıllı bir kâfir idi. Her ne söylerse, bir de örnek verirdi... Estergon'un viresini söyleşirken şöyle konuştu:"<br />"Biz eski insanlardan şunu öğrendik; Müslümanlar kapalı bir kutudur. Aman açmayalım. Açılırsa içinden yılan, çıyan, akrep çıkar, hepimizi sokar öldürür! Bu korkuyla bakardık size, meğer kutunun içi boş imiş. İşte açtık ve gördük." <br />Palfi cevabı Peçevi'den alır.<br />"Atalarınız doğru söylemişler; yanlış yapan sizsiniz. Şu anda siz kutunun üzerindeki zarfı açtınız, kutunun kapağını açmış değilsiniz. Bundan sonra açılırsa açılır. O zaman sokucu yaratıkların zararını görün, bakalım nasıl olur?"<br />"Eğri fethedilince, kâfir anlamıştır ve Türk'ün dediği doğru imiş, demiştir." diyor, Peçevi.<br /><br /><b>Ferhad Paşa'nın İdamı (9 Ekim 1595)</b><br /><br />Eski sadrâzamlardan Ferhad Paşa'nın idamına sebep, sevimsiz ve geçimsiz oluşudur. Resmen gösterilen sebep şöyle:<br />"Tuna yakalarından bazı feryatlar gelip"<br />"Ehli iyâlimiz kâfire esir olduğundan gayri, meclislerinde kadınlarımıza ve kızlarımıza kadeh sürdürürler! Namus ve İslâm gayreti kanı?"<br />"Dediklerinde gazab u unf ile" Paşanın cevabı:<br />"Ya siz anlarun avretlerin ve kızların esir ittüğünüz hoşça mıydı?"<br />Ferhad Paşa'nın bu öfkeli cevabı; Şeyhülislâm Bostanzâde'nin idam fetvasına sebep olur. Bostanzâde'nin bu fetvayı Sinan Paşa'dan aldığı 30 bin altına verdiği iddia edilir ve ayıplanır.<br />Ferhad Paşa'nın idamı hemen olabilmez, çünkü kendisi Rusçuk'tan henüz dönmemiştir, yoldadır. Ölümünü, bir an evvel ortadan yok olmasını arzulayan Sinan Paşa, Şam yeniçerilerini yola çıkarırken der ki:<br />"- Mâlı sizin, başı saâdetlü Pâdişâhın!"<br />Ferhad Paşa, üzerine gelen Yeniçerilerin ayaklarına altınlar saçar, onlar altınları toplarken birkaç adamıyla Istranca Dağları'na kaçar... Oradan Valide Sultan'a kıymetli mücevherler göndererek "Hattı eman" temin eder. Bir müddet şaşa'alı yaşar. Araya başka rüşvet olayları da karışır ama sonuç değişmez. Yedikule Zindanı'nda asılmak veya boğulmak kaderidir, kaçamaz.<br />Ferhad Paşa'nın sonu böyle gelirse de, bütün suçlamaların bir tezgâhtan ibaret olduğu, tezgâhçının da Koca Sinan Paşa olduğu herkes tarafından bilinir. O günlerin tarihini yazan Peçevi anlatır: "Rahmetli Sultan Murad Han zamanında olsa, Ferhat Paşa'ya kıymak ihtimali düşünülemez. Oysa değil öldürülmeye azledilmeye bile müstahak değildi. Fakat Sultan Mehmed çok saf, temiz yürekli, vezirlerin hile ve entrikalarından habersiz olduğundan, böyle haksız işleri şahsî gurur yüzünden yapardı."<br />Ve Peçevi şunu da ilave eder sözlerine:<br />"Sinan Paşa Ferhad Paşa'ya kin beslediği için böyle bir iş etti ama kazdığı kuyuya kendisi düştü. Büyük Allah'tan cezasını buldu." <br /><br /><b>Köprü Faciası ve Akıncı Ocağı'nın Sönmesi</b><br /><br />Üçüncü Mehmed devrinin önemli facialarındandır: Devletin, padişahtan sonraki en büyüğü olan vezir-i âzamin açtığı en büyük yaradır bu. Sinan Paşa'dır bu adam ki, "utanmaz adam" diye de bir sıfat yakıştırılmış ona. Yerköyü'nü Rusçu'ğa bağlayan Tuna Köprüsü'nden askeri geçirmek ister. Bu geçiş üç gün üç gece sürecektir.<br />Arkada düşman kuvvetleri var. Önce paşa geçer karşıya ve sonra bütün ağırlıklarla askerin geçmesine sıra gelir. Askerlerin ellerinde ganimetler vardır. Paşa'nın emriyle ganimetlerden "Bâc" alınmaya başlanır. Bunun yeri değildir ama Paşa söz dinlemez. Düşman son hızla yaklaşmakta, askerler vergi işlemleriyle oyalanmakta. Hem esirlerin hem ganimetlerin hesabı uzar gider. Hesap verenlerin içinde serhadleri titreten akıncılar bulunmaktadır. Paşa, "Basra harab olduktan sonra" vergiden vaz geçer. Fakat neye yarar. Düşman yetişir. Köprüyü top ateşiyle ortadan yıkar ve beri yakada kalan askerlerimiz kılıçtan geçirilirken, köprüdekiler feryatlarla Tuna'nın azgın sularında boğularak can verirler. Bugün, Sinan Paşa'nın kara vicdanıyla Türk'ün kanlı bir sayfası yazılmış ve "hiçbir ferd halas olmayup ol zamanda Akıncı kökü kesilüp münkariz olmuştur."<br />"Efradı umumiyetle Türk ırkından olan ve iki buçuk asırdan beri Avrupa'yı titreten bu ocağın sönüşü Koca Sinan denilen feci devşirmenin sebep olduğu en büyük felâketlerden biridir. Karşı yakada kalan bütün ağırlıklar düşman eline geçmiştir. "Serdar ı bî-âr"ın yüzünden o gün binlerce insan kırılmış, devlet milyonlar değerinde zayiata uğramıştır."<br />"Osmanzâde Tâib de Koca Sinan'ın bu faciadaki yüz kızartıcı vaziyetini şu beytiyle anlatır:<br /><br /><i>Kendünün hod işi tebâh oldu / Kendisinin birinci işi yıkmak oldu<br />Balçığa düşdü rû-siyah oldu"/ &nbsp; Çamura saplanıp yüzü siyah oldu</i><br /><br /><br />diyerek Paşa'nın bataklığa saplandığı, bir asker tarafından kurtarıldığı zamanı başına kakıyor Şair Taib.<br />Allah, devleti böyle felâketlerden de, böyle paşalardan da korusun. Bu felâketten sonra Paşa'nın sözü dinlenmez. İstanbul yoluna düşülür. Haber İstanbul'u da mateme boğmuştur ki, Sinan Paşa Kapucular Kethüdası Ahmet Ağa'nın Haramidere'de yetiştirdiği "Hattı Hümayun"la görevden alınıp, Malkara'daki çiftliğine gönderilir. <br />Rahmetli İsmail Hami Danişmend kronolojisinde Sinan'ın yerine geçen Lala Mehmed Paşa'yı anlatırken sevincini gizleyemez ve yaptığı hesapları da sıralar. Ona göre, "Yeni Vezir-i Âzam Manisa eşrafından birinin oğludur. Fatih devrinden beri 142 senede 44 defa sadâret değişikliğinde 30 kişi görev yapmış. Bunların 26'sı Arnavut, Boşnak, Hırvat, Rum, Macar ve hatta Frenk devşirmesi, içlerinde 4 tane Türk var, bunlar da Karamâni Mehmed Paşa, Çan-darlı İbrahim, Piri Mehmed ve işte bu Lala Mehmed Paşa'dır."<br />Herhalde Üçüncü Mehmed'in yaptığı en isabetli işlerinden biri bu, vezâret-i ehline vermesidir. Amma ki, yeni vezir-i âzam hiç bir icraate fırsat bulamadan, dokuz gün sonra ecele teslim olur.<br />Lala Mehmed Paşa'nın beklenmeyen ölümü tekrar Koca Sinan Paşa'ya sadâret yolunu açar. Paşa'nın, beşinci defa gelişidir bu, hem de son gelişidir. Tarih: 1 Aralık 1595 Cuma.<br />Sinan Paşa gibi, kimse tarafından sevilmeyen bir insanın tekrar, tekrar sadâret makamına getirilmesini izaha çalışanlar koruyucularının çokluğundan bahsederler ve derler ki: "Sinan Paşa'nın kîsesi kebir ve hamileri kebir," idi.<br />Koruyucularının başında Şeyhülislâm Bostanzâde'nin gelmesi, ayrıca üzüntü vericidir. Bu zatla ilgili, Ferhad Paşa'nın idamına, 30 bin altın alarak fetva verdiği de söyleniyordu.<br /><b><br />Sinan Paşa'nın Ölümü (4 Nisan 1596)</b><br /><br />Koca Sinan Paşa'nın beş sadaretinin üçü, Üçüncü Murad devrinde, ikisi Üçüncü Mehmed devrindedir. Onu kötülemek için kendimizi hiç zorlamadık, sadece kaynaklardan bir miktarım aktardığımız onunla ilgili yazılar, yazık ki yürek ferahlatıcı değildi.<br />"Hilekâr, yalancı ve bilhassa palavracı" diyen I.H. Danişmend, "En büyük ve en son fenalığı devletin başına, on üç sene sürmüş bir Nemçe seferi açması ve en büyük iyiliği de Üçüncü Mehmed Eğri seferine çıkmadan evvel ölmesidir" diyor.<br />Sinan Paşa'nın medeniyet düşmanı olduğu da söylenir. Şâirleri ve âlimleri de hiç sevmezmiş Sinan Paşa. Şairler de onu sevecek değil ya! İşte Tarihçi Ali'nin, Paşa ölünce söylediği,<br /><br /><i>Gerçi mürd oldu gitti ol murdar <br />Kabr içinde azabı nârını gör</i><br /><br />Şair Emin Bey de bir şiir yazarak tarih düşürmüş;<br /><i><br />Vâsıl i Berzah Sinan Paşayı hod râyi anid <br />Sal i ömrü zulm ile yetişdi doksan yaşına <br />Nasb ı nefs etmişdi kesr i ırzına her bî kesin <br />Kasd ederdi bir fakirin ekmeğine aşına <br />Kalbi sahtında yok idi hiç terahhumdan eser <br />Bakmaz idi kimsenin gözden akan kan yaşına <br />Herkese "toprak başına" der idi tarih dedim <br />N'ola öldü ise ol bed-ahd toprak başına.</i><br /><br />Ne bahtsızlıktır ki, ölümüne seviniliyor, şairler sinelerinde biriktirdikleri -sevgiyi değil- kini seslendiriyorlar. Koskoca bir vezir-i âzamin kaybı üzüntü yerine, millete sevinç çığlıkları attırıyor. Aradan geçen asırlar bile onun affedilmesine yetmiyor.<br />Koca Sinan Paşa'nın doksan yaşında öldüğü söylenir. Belki biraz daha azdır ama sekseni geçtiği muhakkaktır. Bir de çok zengin olduğu söylenir. Uzun bir liste halinde sıralanan terekesi, zamanın modasına yakışan servet cinsiyle doludur. 600.000 duka altınla başlar liste ve devam eder, akçe, kıymetli taş, zeberced, inci teşbih, inci, altın tozu, elmas gerdanlık vs. vs. En ünlü bir kaç zenginden biri olan Paşa, hazineye borçlanacak ve öde-miyecek kadar da tiynetsizdir. Tabii ki bütün serveti hazineye kalmış. (4 Nisan 1596)<br /><br /><b>Damat İbrahim Paşa'nın Sadareti</b><br /><br />Osmanlı tarihinde iki tane çok meşhur Dâmad İbrahim Paşa var. Biri Kânuni'nin veziri Pargalı İbrahim idi, geçti; diğeri Nevşehirli İbrahim'dir, gelecek. İkisinin ortasında, bir de Üçüncü Mehmed'in damadı olan İbrahim Paşa var, bahsi geçen budur. Sinan Paşa'nın Ferhad Paşa'ya kurduğu tuzaklarda parmağı, Ferhad Paşa'nın öldürülmesinde bile rolü bulunan İbrahim Paşa'nın, son zamanlarda Sinan Paşa ile arası açılmıştı.<br />Sefer hazırlıkları yapılırken, ihtiyar Sinan Paşa, doyamadığı dünyadan ve servetinden ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Cenazesi, Ayasofya Camii'nde kılınmadan evvel, ondan kalan Mührü Hümayun, kendisini hasretle bekleyen İbrahim Paşa'ya verildi.<br /><br /><b>Valide Sultan</b><br /><br />Safiye adını alıp Türkleşmiş, müslüman olmuş bulunan Üçüncü Murad'ın sevgili eşi Venedikli Bafa. Kocası üzerindeki nüfuzunu, onun ölümünden sonra oğlu üzerinde kullanmaya başladı. Valide Sultan olmanın getirdiği artıları iyi değerlendiren bu müsrif kadın yevmiye 3000 akçe, ayrıca yaz ve kış başlarında 360.000 akçe hediye alıyor. Bunlar yetmiyor gibi "Poşmak (terlik parası) nâmıyle bir milyon akçe de zam yapıldı."<br />Üçüncü Mehmed'i gözünün önünden ayırmak istemeyen Venedikli Bafa, bunu, kendisinin bulunamayacağı bir seferde tesirinin azalacağı için yapıyordu. Öyle bir durum hâsıl oldu ki, oğlunun sefere çıkışını önleyemedi. Öfkesine hâkim olamayan Valide Sultan, kendi eski dininden olan Hıristiyanlar için katliam teklif etti.<br />Safiye Sultan'ın teklifi uyulması gereken kat'i bir emir değildi. Hatırının sayılması, pâdişâh üzerinde otorite kurması, ağzından çıkan sözlerin kanun olmasını gerektirmiyordu. Bunu ancak, Pâdişah'a söyletebilirse meramına ulaşabilirdi ki Pâdişah'ın böyle bir söz söylediği yoktur. Hammer tarihinden iktibas olan bu bilgiler ne derece doğrudur bilemeyiz; doğruluğu tartışılsa dahi, kerhen söylenmiş olması da düşünülebilir. Bırakın eski dininin inananlarını, sadece insan olmaları bile, Valide Sultan tarafından katliama tabi tutulmalarını ayıp saymaya yeter. Safiye Sultan'ın parayla münasebetindeki sıcaklığın kalbini bu kadar soğutmuş olması, vicdanım altın torbalarına hapsetmesi herhalde olacak iş değil.<br /><br /><b>Eğri Seferi Hümâyunu (20 Haziran - 22 Aralık 1596)</b><br /><br />Sadrâzamla ve diğer vezirlerle çıkılan seferlerin sonu hüsran oluyor, askerler savaştan soğuyor, herkes Kanunî devrini ve önceki devirleri özlüyordu. Asker, Niğbolu'da düşman askerinin arasından görünmez adam gibi geçip kaledeki kumandana "Bre Doğan!" diye bağıran bir Yıldırım Bâyezid'i, Kosova'da, savaş meydanında şehit olan İkinci Murad'ı, 71 yaşında Sigetvar'da can veren Kânûni'yi arıyor... Sarayda oturan pâdişâh istemiyor, asker-sivil bütün millet Safiye Sultan'a kinleniyordu.<br />Bütün tarihçilerin "her söze hemen kanardı" diye saflığını anlattıkları Üçüncü Mehmed, anasının tesiri altından Hoca Saadeddin Efendi sayesinde kurtulur ve askerin arzusu gerçekleşir. Babası Üçüncü Murad için söyleyemediğimiz, "Seferi Hümâyun"u bir defa için de olsa, şimdi söyleyebiliyoruz. Eski vezir-i âzamlar Serdar-ı Ekrem olarak sefere çıkarken büyük şevkle gider, haşmetle, muzaffer olarak dönerlerdi. Her sefer, memleket hudutlarını genişletirdi. Son senelerde bunlar görülmediği için Vezir-i Âzam Dâmad İbrahim Paşa bile pâdişâhın sefere çıkışına seviniyordu. Başkumandan olarak gireceği savaşın kaybı halinde, kendi "Hal"i de gündeme gelebilirdi.<br />Yirmisekiz yaşındaki pâdişâhın kızı Ayşe Sultan'la evli olan İbrahim Paşa'nın kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz. Tahminimiz o ki, kayınbabasından büyüktür.<br />Üçüncü Mehmed'i Eğri seferine çıkması için zorlayan herkesin bir hesabı vardı: Bunlardan Sinan Paşa'nın hesabını ki, tabî Paşa sağ iken söylemişti. Peçevi anlatıyor:<br />"1. Sadrâzam serdar olursa kaymakamı onu desteklemez ve basan kazanmasını istemez. Sadrâzam başarısız olursa azli gerekir, yerine kaymakam geçer. <br />2. Eğer aşağı derecedeki vezirlerden serdar yapılırsa sadrâzam ona yardımcı olmaz. Çünkü zafer kazanırsa sadrazamlıktan başka bir makam onu tatmin etmez. Hâl böyle olunca yapılacak en doğru iş, Cihangir pâdişâhın bir yıl için zahmete katlanarak şahsen sefere gitmesi ve rahmetli Sultan Süleyman Han gibi Allah'ın inayeti ile din ve devlet düşmanlarına hadlerini bildirmesidir."<br />Pâdişâh, yanında bir sürü vezir, paşa, kadıasker, kazasker ve hocası Saadeddin Efendi olduğu halde, sefere hazırdır. En göz alıcı giysiler içerisinde, mücevherlerin parıltısıyla, çavuşların "Savul Irak dur!" sesleri arasında yola çıkılır. Hazinenin yarısına yakın "7.4 milyar dolar değerinde 18.5 milyar dukalık altın, gümüş de padişahla sefere gider." Hedef, Kanuninin zamanında muhasara edilip de alınamayan Eğri Kalesi'dir.<br />Senelerdir pâdişâh başkumandanlığına hasret kalan orduda her şeye azamî dikkat gösterilmektedir. Yolda padişahla konuşmak isteyen ulema efendiler, vüzera paşalar uğur saydıkları güneşe bile dikkat ederler. Baş kethüdanın işaretiyle "Otağa varıncaya kadar pâdişâha yanaşmak isteyenler güneş sağ canibinde oldukda sal canibine yanaşırlar ve sağ canibde bulunup sola yanaşmak lâzım geldükde uğur kesmeyüp pâdişâhın ardundan dolaşıp sola yanaşırlardı."<br />Pâdişâh Belgrad'a gelince Hünkâr tepesi'nde otağ kurulup, askere resmigeçit yaptırdı. Burada da garip bir olay yaşandı. Estergon Kalesi'nin düşmesindeki baş suçlu Menhus Mehmed Paşa denen hainin vezirlik rütbesi alındı, araya, kendisi gibi dönme olan Cağaloğlu Sinan Paşa girip padişaha ricada bulununca rütbe üç gün sonra iade edildi. Ve Belgrad muhafızlığı vazifesiyle orada bırakıldı; amma devlete verdiği zararlar için elinden alınan malları iade edilmedi. Padişahların işine de akıl sır ermiyor. Bu hain paşayı padişah affetse bile aynı hoşgörüyü göstermeyecek insanlar da vardır. Şimdi devamım görelim. Şu üç günlük dünyada, üç günde kaybeden ve bulan paşa sonra ne olmuştur?<br />Tuna'nın karşı yakasına geçmek için köprü yaptırma vazifesi Mehmed Paşa'nındır. Askerler azimle çalışıyorlar, işi başaralar ki karşıya geçilsin. Kış gelmeden Eğri Kalesi'ni düzeltsinler, zaferle ve bol ganimetle İstanbul'a dönsünler. Bu hırsla çalışan askerler, bir de Mehmed Paşa'yı karşılarında görmezler mi? Hemen saldırırlar. Onun korkaklığı, kalleşliği yüzünden şehit olan arkadaşları ve devletin uğradığı zarar unutulmamıştı. Paşa, alışık olduğu gibi atını mahmuzlayıp Belgrad'a kaçarak linç olmaktan kurtuldu. Onun yerine Yeniçeri Ağası komutayı aldı, köprü yapımına devam edildi. "Muhannes oğlu muhannes" Mehmed Paşa, hâlâ askerin paşası olarak kalabilecek mi?<br />Yapılan köprüden geçen Orduyu Hümâyun Macar Ovası'nda ilerlerken üzücü bir haber geldi. Osmanlı idaresindeki Hatvan Kalesi "Vire ile" Almanlara teslim olmuştur. Vire ile teslimin şartları vardır; en azından canlarına dokunulmayan insanlar zâti eşyalarını alıp giderler. O devrin devletler hukuku böyledir. Hukuk böyledir ya uygulayıcısının insanî hasletlerden mahrum olmaması da lâzımdır: Uygulayıcı insan değilse ne fayda? Teslim olan askerleri Almanlar kılıçtan geçirmişler. Çocukları, kadınları bile. "Nisa ve sibyan dahi cümleten katliâm edilmiş." Bu asil! Almanlar öldürmekle öfkelerini dindiremeyince, insanların derilerini yüzüp, organlarını parçalamışlar; kaleyi de temelinden yıkmışlar.<br />Bu feci hadisenin tatbik edicilerine insan demek kaabil değildi! Fakat suç sadece Almanlarda mı, beri tarafın kabahati yok muydu?- gibi bir sual aklımızdan geçince, karşımıza bir mücrim dikiliyor: Bu, Cağaloğlu Sinan Paşa'dır. Dönmelere özel bir kinimiz yok ama nedense hainlikler de hep bunlardan görünüyor ve isyan ediyoruz. Sinan Paşa da malum bir dönmedir. Kaleden istenen yardımı padişah bu paşa ile gönderir, çok acele yetişmesi gerektiği halde paşa o kadar ağır hareket eder ki, iş işten geçer. Paşanın aldığı ceza; sadece padişahın hafif azarıdır.<br />Bu seferde bulunan Peçevi, Cağaloğlu Sinan Paşa'yı ve o zamanı anlatıyor:<br />"Bazı gaziler ellerinde feryat yazılarıyla gelip Hatvan Kalesi'nin ancak üç gün dayanabileceğini söylediler. Derhâl Cağalazâde emrine çok sayıda asker verilip Hatvan'ın imdadına yetişmekle görevlendirildi. Lâkin o, işi çok yavaştan aldı ve aradan beş gün geçtiği halde hâlâ ordudan ayrılmadı... Bütün asker onun ce¬alandırılmasını beklerken, olmadı ve ona bir tek lâf gelmedi."<br />Hammer kaledeki fecaati nasıl anlatıyor, bir de ona kulak verelim:<br />"Kendinden önce vaad gönder sözüne uyularak, bir mektupla kendileri İslama davet edilir. Müsbet cevap gelmeyince saldırıya geçilir. Savaşta alınan yerlerde kaybedenin fazla şansı yoktur. Zaten Pâdişâh bunu mektubunda bildirmiştir. Davete uymazsanız, Allah ve Resûlullah hakkıyçun sizi katliam edip, birinizi halâs eylemem, bilmiş olasız."<br />Hammer, din ve ırk gayretiyle olacak herhalde, inanmadığı yanlışı savunuyor: "Eğri Kalesi'nin fethiyle öfkeler biraz duruldu. Hatvan'ın intikamı 4500 düşman askerinden alındı." diye yazar tarihçiler. Bizim de içimiz biraz ferahlar. <br />Askerin dilinde bir türkü dalgalanmaya başlar:<br />Yokdur sizinle viremüz / Eğrülü gidi Eğrülü...<br /><br /><b>Haçova<br /></b><br />Bizim askerlerin Hatvan'da imdad beklemeleri ne idiyse, Eğrili'ninki de o. Onlara da Arşidük Maksimilyen'in kumanda ettiği Alman ve müttefik ordusu yetişmeye çalışıyordu. Onlar da geç kalmıştı.<br />Eğri ellerinden gitmiş olsa da, onlar Osmanlı'ya ders vermek arzusundaydılar. Cafer Paşa 15 bin askerle Maksimilyen'e karşı gönderildi. Dördüncü Vezir Cafer Paşa yolda öğrendi ki, düşman askeri haddinden fazladır; ordugâha durumu bildirir, der ki:<br />"Bu kadar az bir kuvvetle kâfirlerin üzerine varmak, yalnız saltanat namusuna leke sürmekten başka bir netice vermez."<br />Haber alınır da kulak ardı edilir. İnanılmaz Cafer Paşa'ya, korkaklıkla itham olunur ve Vezir-i Âzam Dâmad İbrahim Paşa taarruz emri verir. Sonra da Rumeli Beylerbeyi Veli Paşa bir miktar askerle yardıma gönderilir. Fakat Veli Paşa getirdiği on bin askerle bu savaşa girişmenin çılgınlık olacağını düşünerek, gerisin geri Eğri'ye döner.<br />Burada, biz de bir kitaba dönüp, bir yabancı yazara biraz kulak vereceğiz. Yazar İngiliz. Krallık elçisinin silahtan ve kâtibi Ricaut. IV Mehmed devrinde İstanbul'da 5 sene kalmış, bu süre zarfında gücü nispetinde Türkleri, Türk Devlet düzenini tanımaya çalışmış. Bütün gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini biraraya getirip "Türklerin Siyasi Düsturları" diye bir kitap yazmış. Elimizdeki o kita¬tan birkaç cümle aktarıyoruz. Türklerin devlet teşkilâtında, incelemesinden çıkardığı, pâdişâhın diğerleri nazarındaki görüntüsünü, ne mânâya geldiğini şöyle anlamış:<br /> "... Ne kadar yararsız olursa olsun buyruklarının yasa, ne kadar düzensiz olursa olsun davranışlarının örnek teşkil ettiğini, özellikle Devlet işlerinde kararlarına karşı gelmenin imkânsız olduğunu gördüm..." <br />Pâdişâhın buyruğuna karşı gelmek bir Osmanlı paşasının aklından geçmez (istisnalar vardır). Çoğu, böyle bir düşünceyi bilmez. Pâdişâhı inciten davranış alışılmış bir şey değil. Bir paşanın beklediği pâdişâhın teveccühünü kazanmaktır...<br />Cafer Paşa, Pâdişâhın korkaklıkla suçlamasına dayanamaz, kahr eder "alnımızın yazısı bu imiş" diyerek, savaşa girişir. Düşman fevkalâde üstünlüğe sahiptir, baş edilmesi ihtimali yoktur amma, Paşa "kazaya rıza" demiştir. Peçevi diyor ki:<br />"Kâfirlere yaklaştıkları zaman o kadar düşman askeri gördüler ki, dağı taşı kaplamış, tepe ve vadileri kat kat alaylarla doldurmuştu." Cafer Paşa'nın üzerine öyle bir gelinir ki, "yanı başındaki satır ve tüfekçileri öldürürler, adamlarını kırarlar" Paşa görür, askeri eriyip bitmekte, önünde kan su gibi akmaktadır. Fakat padişahın da buyruğu vardır; sebat gerek.<br />Neticede bir can değil mi vereceği! Onu zaten gözden çıkarmıştır. Lâkin bazı adamları paşayı kendi haline bırakmazlar. Maiyetinde 4-5 bin askeri kalmıştı, biraz daha durulursa onlar da bitecek. Zorla, üzengisine yapışan ağalar, harp meydanından ordugâha dönmeye razı ederler Paşa'yı. Paşa'nın bütün ağırlıkları düşmana kalır.<br />Bu bozgun veya mağlubiyet veya macera herkesi düşüncelere sevk eder. Tamam mı, devam mı? Makam ve mevkilerini ellerinde tutmaktan başka zevkleri, kaybetmekten başka dertleri olmayan bazı paşalar "Eğri'yi Kanunî bile alamamıştı, biz aldık, bu şeref yeter, İstanbul'a dönelim." derler. Pâdişâh da dönmeye meyillidir. Bu savaşa Padişahın yanında gelen Hoca Saadeddin Efendi, "Eğer, der. Dönüş olursa, düşman, bizi yıldırdığına inanır. Karşısındaki askerin korktuğunu hisseden tarafın gücü artar, inançla saldıran taraf kazanır. Bir de mücbir sebep yok iken 'bir kale fethi kâfidir' deyip dönmek adetten değildir" der.<br />Hoca Efendi, savaşa devam edilmesi için ikna edici sözler söyler ve karar alınır. Savaşa devam. Lâkin bir pürüz daha atılır ortaya. Padişah Eğri'de kalsın. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumandan olarak savaşı idare etsin! Hoca Efendi, "Bu iş paşaların kullanacağı işlerden değildir. Bu durumlarda mutlaka Padişah huzuru lâzımdır." der.<br />Bu mesele bir de şöyle anlatılır: Üçüncü Mehmed ilk defa bir sefere çıkmış, biraz zayiat verilmişse de, netice elde etmiştir. Eğri Fâtihi olarak İstanbul'a dönmek, buralarda, belki de kaybedilecek bir savaşa girmekten evlâdır. Savaşa karar verildiği için, orduyu bırakıp kendisi burada kalmamayı planlar. Fikrini çadırdan çadıra gönderdiği "Hattı Şerifle belirtir. Vezir-i Âzam İbrahim Paşa'ya "Sen ki lalamsın, burada muharebe için seni serdâr-ı asker-i zafer şiar idüp, ben bu aradan İstanbul'a revan olsam, olmaz mı?" der.<br />Hasrete dayanamayan Padişahımızı yeni bir unvan uydurmuş olarak görüyoruz, "Serdâr-ı asker-i zafer şiar". Paşa bile bu unvandan ve tekliften rahatsız olmuş. Otağı Hümâyuna giderek, pâdişâhın böyle bir iş yapmasının orduda moral bırakmayacağını, felâketlere sebep olacağını anlatmış, pâdişâhı bu sevdadan vazgeçirmiş; diye anlatır tarihçiler.<br />Cafer Paşa'nın zayiatla geri dönmesinden dört gün sonra 120 bin kişilik müttefik ordusuyla, 100110 bin kişilik Osmanlı ordusu karşı karşıya gelir. İlk gün oradaki bataklığın iki yakasında herkes maharetini göstermeye çalışırsa da, netice alınamaz. İkinci gün seher vakti: Pâdişâh, Hazret-i Peygamber'in sancağı şerifi ile askerin ortasında; arkasında atlı bölük halkı, sağında vezirler, solunda Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile Hoca Saadeddin Efendi bulunuyordu. Kuvvetli saldırılarla düşman ordusu galibiyete daha yakın görünüyordu. Onların toplan bizimkilere göre üstünlük sağlamıştı. Üçüncü Mehmed "Otağı Hümâyûn" civarına bir seccade döşedüp zafer duasına başlamış, ordunun mukadderatım Vezir-i Âzam İbrahim Paşa ile diğer vezirlere bırakmıştı!<br />Pâdişâhın gözünü korkutan düşman ordusunu, canlı şahid Peçevi şöyle anlatıyor:<br />"... Kısacası, düşmanın yüz belki yüzü aşkın piyade alayı olduğu kesindi. Yine aynı biçimde duran Macar atlı alayları safı, sırık ve bayrakları ile Yüce Tanrı bilir ki, büyük bir dağ gibi görünürdü. Her biri en az üç, en çok beş tüfek taşıyan Nemçe, Çek ve Leh süvari alayının sayısı elliyi aşıyordu." (Diğerleriyle beraber iki yüzü geçerdi.)<br />"İşte bu durumda düzenlenmiş olan düşman birlikleri taburlarından ayrıldılar ve alay alay olup İslâmlar üzerine saldırdılar. Bizim hiç bir alayımız dayanamadı ve bir adım karşılarına gidemedi. Hepsi dağılıp perişan oldu. O sahra kalabalık İslâm askeri ile doldu taşdı."<br />Kâfirler ordugâha kadar gelip korkmadan içeri dalıp yağmaya başladılar. Hattâ devlet hazinesinin yanma geldiklerinde, koruyucu yeniçeriler kaçtılar, düşman askerleri hazine sandıklarının üstüne çıkıp dans etmeye başladılar.<br />Vaziyeti gören Üçüncü Mehmed yanında bulunan Hoca Saadeddin Efendi'ye, "Efendi şimdiden geru ne yapmak gerek, çare nedir?" diye sorunca, Hoca Efendi: "Padişahım, gereken, yerinizden oynamayıp sebat etmektir, savaşın hâli budur. Yüce atalarınız zamanında da böyle olmuştur. Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin mucizeleriyle inşallah fırsat ve zafer İslâmındır. Mübarek hatırınızı hoş tutun." dedi.<br />Düşman askeri yağma coşkusuyla tepinip, Pâdişâh bozgun endişesiyle terlerken, otuz kadar içoğlanı atlara binip kaçtı, kaçarken de etrafa padişahın ahır-beyi ile kaçtığı şayiasını yaydılar. Saadet-lü pâdişâhı suâl idenlere "bir koçuya bindi ve mirahur önüne düşdü dahi vakt-i asr da gitti." İşte, kaçanlar böyle diyor kalanlara. Bu otuz kişiden ayrı, binlerce asker daha can kurtarma yarışına girmişti. Düşman askerleri Türk çadırlarım işgal ettiler. Ölenler şehid oldu, kaçanlar hain, hayattaki bir miktar asker "İşimiz Allah'a kaldı" deyip dua ediyorlardı ki rüzgârın yönü değişiverdi. Yağma ve zafer sarhoşluğuyla kendinden geçip, ne yaptığını bilmeyen düşman askerlerine, ne yapması gerektiğini bilen, savaş dışı hizmet erleri ders vermeye başladı.<br />"At oğlanı, aşçıbaşı, aşçı yamağı, deveci, katırcı ve benzeri ne kadar adam varsa eline kazma, kürek, tava, taş, odun yani vurmaya yarayacak ne buldularsa onunla düşmana hücum ettiler. Dilleri dahi işe yaradı: "Kâfir kaçdı! Nemçeli sındı!" diye ortalığı velveleye verdiler. Düşman askeri şaşkın, Türk askeri gayrette. Her şeyden ümidini kesmiş ne kadar asker varsa hepsi ölümüne hücumda. Hiç olacağı düşünülmeyen bir iş ne güzel oluyordu!<br />Başlarında Cağaloğlu Sinan Paşa olduğu halde düşman askerine unutamayacakları bir bozgun yaşattılar. Diğer yandan Kırım Tatarları göz açtırmadılar düşmana. Osmanlı sağ cenahını 1520 dakikada bozan 20 bin düşman süvarisi 20 dakikada bataklığa sürülüp imha edildi. Kaçan 50 bin askerin peşine düşen Kırım atlıları onları kılıçtan geçirdiler.<br />Bu büyük meydan muharebesinin sonucu 70.000 kadar düşman askerinin feci sonu. 100 adet topun Türklerin eline geçmesi ve düşman ordugâhında bulunan 10 bin duka altın (4 milyar dolar) ile birçok değerli ganimetin Türklere kalmasıdır.<br />Tamamen kaybedildiğine inanılan bir savaşın böyle parlak bir zaferle neticelenmesinin en büyük şerefi Hoca Saadeddin Efendi'ye aittir. Pâdişâh geri çekilmeyi düşünürken, tam zamanında yetişip, o tarihi müdahalesini yapmasaydı "İkinci Viyana'dan 87 yıl önce devlet büyük bir felâkete uğrayacaktı." <br />Hoca Efendi'nin, padişahı sebata teşviki, aşçı vs.nin gayrete gelip cesaretle düşmana saldırması, Kırımlı Fetih Giray'la, Cağaloğlu Sinan Paşa'nın başarılı kumandası ve büyük bir zafer!<br />Bu savaşın en güzel yeri son saatidir. Öncesi, bir daha yaşanmaması arzulanan perişanlıktır. Sonrasında ise, Peçevi'ye göre. Hemen İstanbul'a dönülmemeli idi. "Eğer bu gazadan sonra saadetlü pâdişâhımızı Budin'e getirselerdi, bütün uç boyu kaleleri bırakılır ve Müslümanların eline geçerdi. Hiç olmazsa o kış Belgrad'da kışlansa ve ilkbaharda, gideceğimiz yer Beç'tir deseler, Nemçe kâfirlerinin de Eflâk ve Boğdan gibi haraca kesilmiş olacağı kesindi." Bu gösterilen birinci yanlış, ikincisi Cağaloğlu Sinan Paşa'ya aidtir.<br />Savaştan sonra, hemen pâdişâhın huzuruna varıp, olup biteni anlatan Cağaloğlu Sinan Paşa, "bu yüz aklığına ben sebep oldum" der. Böylece sadrazamlığı hak ettiğim ima etmektedir. Hemşehrisi "burada küçük bir paragraf açalım. Sinan Paşa, Kanuni devrinde Kaptan-ı Derya Piyale Paşa'nın esir ettiği Cenevizli (İtalyan) Cigala'nın oğludur. Kendisine Cağaloğlu denmesi bundandır. İstanbul'un kültür semti Cağaloğlu bunun adından gelmedir." olan Kapıağası Gazenfer Ağa Sinan Paşa'yı pâdişâha över, "İsteği yerine getirilirse yeridir" der.<br />Saadetlü Pâdişâh da, "Edelim" deyince, paşa etek öpüp sevinçle huzurdan ayrılır. Pâdişâh ileride bu işe pişman olacaktır. Peçevi'den dinleyelim.<br />"Allah'ın hikmeti bu ya; Cağalazâde'nin sadrazamlığı herkes için bir belâ ve uğursuzluk oldu... Paşa'nın ilk işi Kırım Hanı'nı azlettirip kardeşi Fetih Giray'ı Pâdişâha hizmette bulunmuş diye Han nasbettirdi. Fetih Giray, hanlığı kabul etmek istemedi. "Aslında hizmet eden odur, benim ulu kardeşim ağamdır" dedi. Paşa'nın Fetih Giray'a zorla hanlığı kabul ettirmesi, iki kardeşin biri birine düşman olmasına, sonunda Fetih Giray'ın katledilmesine kadar gider. Yeni Vezir-i Âzam Cağaloğlu Sinan Paşa'nın çok büyük ikinci hatası, ileride 10 binlerce Türk'ün katline çıkarılan erken fermandır.<br />Cağaloğlu Sinan Paşa üç gün yoklama yaptınp firarileri tesbite çalıştı. Haçova Muharebesi'nde yaşanan bozgunda, kimi kendi reyiyle, kimi kumandanlarının emriyle ordudan ayrılanlar tam 30 bin kişidir. Bunların dirliklerini kesti, bütün mal ve mülklerini müsadere etti ve bunların nerede bulunursa öldürülmeleri hakkında her tarafa emirler gönderdi. Orada yakalananları derhâl idam ettirdi. Bir eski Habeş Beylerbeyi ile bir mütefer¬ikayı Belgrad sokaklarında kadın elbiseleriyle teşhir ettirdi. İ. Hami Danişmend'in Nâima'dan nakline göre, "Kefere-i fecere leşger-i İslama (harb hiledir) mıskâdınca hile tasavvur itmişken bu 'firari' namını takup düşman illerinde asker-i İslama böyle şeyn isbâtına şöhret virmiş."<br />Sinan Paşa'nın, bulduğunu idam ettirdiği, bulamadıkları için ölüm fermanı yayınladığı "firariler" Anadolu'da "Celâli" oldular. Cağaloğlu'nun anlatmakla bitmeyecek kötü yanları vardır. Onun gibi bir adamı sadrazam yapmak da devletin ne derece zaaf içerisinde olduğuna delildir. Gerçi bu sadaret 39 gün sürmüştür ama onun zehirli tohumuyla yeşeren isyan, Kuyucu Murad Paşa'nın elinde onbinlerce Türk'ün hayatına mâl olmuştur. Bunların içinde ölümü hakedenler olduğu gibi, pek çok masumun da boşu boşuna boğazlandığı her halde yalan değildir.<br />Pâdişâh savaş yerinden İstanbul'a hareket edeli 39 gün olmuş, Edirne civarına gelmiştir. Safiye Sultan'dan gelen mektup burada eline geçer. Sevgi ve tebrikten sonra Dâmad olan İbrahim Paşa'nın tekrar sadrazamlığa getirilmesi tavsiye edilir ve Pâdişâh bu tavsiyeye uyar. Valide Sultan'ın sözü dinlenir. Zaten kendisi de Sinan'dan hoşnud değildir. Mührü Hümâyunu rakibine kaptıran Sinan, Edirne'den sürgün yeri olan Afyonkarahisar'a gönderilir.<br />Üçüncü Mehmed, İstanbullulara coşkun tezâhüratları arasında, yollara döşenen halılarda, şallarda yürüyerek saraya gelir. Eğri Fatihi ünvanıyla kendisi de halk da mutludur. (22 Aralık 1596)<br />Görüldüğü gibi, Üçüncü Mehmed zorla sefere çıkarıldı; zorla savaş meydanında durduruldu; kaybedilen bir savaş at uşağı, deveci, katırcı vs. ile ad değiştirdi. Bütün bunların sonunda, Pâdişâh Eğri Fâtihi ünvânını aldı. Kısmetin çevrilmesi mümkün mü!<br />Sefer dönüşü, daha önce cülusunu tebrike gelemeyen Avrupa ülkelerinden elçiler geldi. Fransa'dan elçi geldi. "Mekke Şerifi Kâbe-i Mükerreme ve Ravza-i Münevvere örtülerini göndererek Halifelerin ve Selçuk hükümdarlarının cüluslarında kendilerine bu eşyadan hediye etmek hakkında, seleflerinden intikal etmiş oldukları eski usulü yeniledi. Vezirler ve âlimler mukaddes eşyaların yüklenmiş olduğu deveyi karşılamaya çıkarak, Eyüb Camii'nden Saray-ı Hümâyun'a getirdiler. Orada husûsi bir merasimle tesellüm olundu."<br />Mukaddes makamlarda kullanılan eşyalarla bile ilgilenen, o eşyaya dini adına saygı gösteren bir millet saygıya da lâyık oluyor. Mukaddes örtülerin görünmeye başladığı andan itibaren halkın duyduğu heyecan o kadar etkileyici olmuş ki, bu içten sevgi birçok Yahudi ve Hıristiyanı kendiliğinden Müslüman etmiş.<br />1596 senesi Eğri'nin ve Haçova'nın neşesiyle geçti. 1597 Haziran başında Satırcı Mehmed Paşa Serdar olarak cepheye hareket etti; Ağustos ortalarında Belgrad'a vardı. İlk önce Tota Kalesi zapt edildi; bilâhare Tuna kıyısındaki Vaç Kalesi'ne karşı teşebbüse geçildi. Bu hareket başarılı olamadı. Paşalar kazanamamayı hazmedemiyor, Vaç'daki başarısızlığın suçu, sefere iştirak etmeyen Kırım Han'ına yüklendi.<br />3 Kasım 1597'de Vezâret değişikliği yaşandı. Damad İbrahim Paşa'nın azline sebep olan günahı! Valide Sultan'a "Ubudiyette taksir'i" idi. Yeterince rüşvet veremediği için Valide sultan öfkelendirilmiş ve onun mektupla ricası neticesi elde ettiği koltuk, bu seferde onun öfkesiyle altından çekilmişti. Sadâretin yeni sahibi Hadım Hasan Paşa nasıl bir değirmene buğday yetiştirmesi gerektiğini biliyordu." Her mansıbı para ile sattı, âlemi birbirine kattı.<br />Rüşvet aldığı kimselere "Valide Sultan beni kışta kesmiştir." diyerek herkesi onun aleyhine kışkırttı. <br />Hasan Paşa'nın sözleri Valide Sultan'ın ve Pâdişah'ın kulağına varmaz mı? Elbette varır. Güçlü insanları karşısına alanda güç bırakılmaz. Hasan Paşa'nın günleri sayılı idi. Nahoş vasiyetli sana doğru yürüdü.<br /><br /><b>Yeni Camii</b><br /><br />Sirkeci'de bir cami yapımı düşünülmüştü, oranın bir Yahudi mahallesi olduğu ve Yahudilerin ne kadar zor insanlar olduğu ilk başta akla gelmemişti. 9 Nisan 1598'de merasimle temel atıldı. Mademki camii yapılacak, arazi sahipleri hoşnûd edilmelidir. Pâdişâh böyle düşündü. Hak sahiplerine arsa değeri, iki kat fazlasıyla ödenmesi kararlaştırıldı. Amma, bir talihsizlik vardı bu camide; tam 66 sene ve yedi padişah değişikliğinden sonra tamamlanabildi.<br />Vezir-i Âzam Hadım Hasan Paşa Valide Sultan'a (Venedikli Bafa) para yetiştirme uğruna bir yığın düşman kazandı. Etrafta yaptığı konuşmalarla kendisini temize çıkarma gayreti uzaya uzaya Safiye Sultan'ın kulağına kadar varınca, onun da garazını çekti. 9 Nisan 1598'de azlolunup, yerine Cerrah Mehmed Paşa geldi. Hasan Paşa beş, altı gün Yedikule Zindanı'nda çile doldurup, sonra da idam edildi. Hasan Paşa'nın sadâretinde görülen en önemli olay Yanık Kalesi'nin elden çıkması olmuştu. Bunu anlatalım:<br />Rumeli'de daimi kalma çabası bütün pâdişâhların en önde tuttukları vazife olmakla beraber, bazen adam seçimi yanlış yapılıyor, düşman yanlışı affetmiyor.<br />Yahya Ağa isminde bir Yeniçeri Ağası Yanık Kalesi'nde görevliydi. "Sarhoş, Sefih" bir şahsiyet olan Yahya Ağa askeri disiplinden ve idareden uzaktı. Dört bin muhafızı olan kale, muhafızlarının çoğu civar şehirlerde bark sahibi olduğu için sahipsiz kalmış gibiydi. Hammer bu hadiseyi şöyle anlatıyor: "Yanık muhafızlarını teşkil eden iki bin cebeci, ikibin yeniçeri devşirmesinden ekserisi Fünfkirken'de, Kapani'de, Ustolni Belgrad'da evlenmişlerdi; buradan dolayı kale ekseriya müdafaasız kalırdı." Türkçeyi iyi bilen Şuarzenberg ile Palfi<br />Türk kıyafetiyle, geceleyin kaleye yaklaşarak nöbetçiye sesleniyorlar:<br />"Peçuy'dan zahire getirdik, yolda karşılaştığımız düşmandan zor kurtulduk. Kapıyı çabuk açın da burada yakalanmayalım; zahireyi kaptırmayalım!"<br />Bu sözler biraz sonra kapının açılmasına kâfi geldi. Sonu facia. Kalenin kumandam Mahmud Paşa iki elinde iki kılıçla vuruşarak şehit düştü.<br />Paşanın kesilen başı bir mızrağın ucunda teşhir edilerek maneviyat bozma aleti yapıldı. Savaşa savaşa kırılan askerden arta kalan 300 kişi cephane mahzenini havaya uçurup, kendi canlarıyla beraber bir hayli düşmanın ölümüne meydan verdi.<br />Yanık Kalesi'nden sağ kurtulup, Budin'e kaçan asker sayısı 45 kişidir. Kayıp asker sayısının 1000 kadar olduğu sanılıyor.<br /><br /><b>1598'in Son Olayları</b><br /><br />8 Eylül'de Çanad Kalesi fethedildi. "Küçük olsun bizim olsun" diyoruz. "Çanad Timaşvar'm 70 kilometre güneyinde küçük bir kale, fethi de gayet kolay oldu. Kale askerlerinden kaçan kaçtı, kalanlardan kimi kılıçtan geçirilip, kimi esir edildi.<br />10 Eylül'de Arad Kalesi'nin işgali gerçekleşti.<br />2 Ekim'de Varal muhasara edildi. Hazırlıksız olunduğu için havanda su döğüldü.<br />8 Ekim'de Bespiren, Tatal Paşa ve Palota kalelerinin düşmana geçtiği haberi alındı.<br />2 Kasım'da Budin muhasaradan kurtuldu. Burada uğranılan kayıp elem vericidir. Serdar Satırcı Mehmed Paşa'nın hiçbir işe yaramadığı görünmekteydi. Şeyhülislâm ve Pâdişâh hocası Sadeddin Efendi. Budin'in uğradığı zararları, Satırcı Mehmed Paşa'ya gönderdiği tekdirnâmede şöyle anlatıyor:<br />"Sekiz bin hanesi mehdûm ve mesâcid-i medâris ve maâbid ve muallimhâne ve hanhânkahlan kel-madûm olup bu musibet-i ciğer-sûz ile şeb-i nûz ehl-i in-tibâhun âh-u vâhlan tebâh ve ser-hadd ehlinün günleri siyah oldu."<br />Bu sözlerin bugünkü dilde yapılacak özeti şu: Sekiz bin hâne, mescidler, medreseler, okullar, hanlar yıkıldı. Bu musibet yüzünden halkın, yıkılmış kaleden gelen iniltileri, günlerin karardığı vs. Burada tabii ki Satırcı suçlanmaktadır. Şehid düşen binlerce askerin sorumluluğu Satırcı Paşa'ya yüklenmektedir.<br />Budin'de Türklerin kara gününden bir gün sonra Vorat'ta devam eden 33 günlük muhasara kaldırıldı. Satırcı Mehmed Paşa'nın serdarlığı Osmanlı ordulannın enerjisini tüketmiş, Batı cephesinde açılan yarıklara, önceki zaferden gömülmekteydi. Sanki artık "buralarda size hayat hakkı yok" işaretleri geliyordu. Hiçbir şey kazanamadan ölenler vazife uğruna şehit oldu sayılıyor ama kalanlarda huzur yüzü görmüyor. Asker açlıkla mücadele eder hale geldi. 3 Kasım'da Varat'ı bırakan asker 4 Kasım'da Budin'e doğru harekete geçti. 20 Kasımda Tise Nehri'ne kadar gelindi; burada erzak gemilerinin bulunacağına inandırılan aç asker, hiçbir şeyin olmadığını görünce gözü dönmüş vaziyette Serdar'ın otağına hücum etti.<br />Ve 1598'in sonları Batı'daki Türk ordusu için hatırlanmaması gereken kötü günlerin deposu olarak, soluk benizlerle, öfkeyle, yeisle atlatıldı.<br /><br /><b>1599</b><br /><br />4 Ağustos Çarşamba: Devşirme hâkimiyetine karşı çıkan Anadolu Türk ihtilâlini bastırmak üzere "Serdâr-ı bî ar" denilen Koca Sinan Paşa'nın "Muhannes İbn-i Muhannes" lakabıyla ve korkaklığıyla meşhur oğlu Üçüncü Vezir Mehmed Paşa'nın serdarlığı.<br />Anadolu çoktan beri için için kaynamaktadır: Sarayın devşirme hâkimiyetine girmesi, hakiki Türk çocuklarının önemli mevkilere hiç yaklaştırılmaması, hattâ gayrı Türklerce Türklerin hor görülmesi, bazı şahısların millî duygularını galeyana getirmektedir. Hele de Haçova'da Cağaloğlu Sinan'ın 30 bin asker için yoklama yaptırıp, bulunmayışlarını firârilikle suçlayıp, bu suçun cezası olarak da öldürülmelerini emretmesi vaziyeti iyice karıştırmıştı. 30 bin askerden büyük bir kısmı Anadolu'daki bu isyan hareketine katılıp, devletin adamlarına silah çekmeye başlamışlardı, İsmail Hami Danişmend'in, "Amasya Tarihi" adlı eserden tarihine aldığı bazı cümleleri bir gö¬den geçirip bakalım: Resmen, "Celâli İsyanları" denen olaylar için, Hüsameddin Efendi. "Bu şakâvet değil, kuvvetli bir ihtilâldi. Çünkü bütün tımar ve zeamet Türkler'den ziyâde gayri Türklere verilmekte idi. Türklere vezâret kanunen memnu olmuştu.<br />Vezirlik ve sadrazamlık âdeta Arnavutlarla Boşnaklara has bir mesned-i âli idi. Frenk İbrahim Paşa'dan beri Türkler sadârete gelmemişti. Türkler aleyhine uydurulan yalanların, hezayanların sahipleri hep gayri Türklerdi.Türk olmayanların nazarında Türkler reaya'dandı." diyor.<br />Osmanlı Türk Devleti demeye hakkımız var da, Türklere yapılanları gördükçe şaşıp kalıyoruz. Nasıl oluyor da, asil atalarının kurduğu devlette sığıntı durumuna düşürülüyor bu millet. Hangi sebepler Türk'ü önemli görevlerden uzak tutuyor? Ertuğrul Gazi oğlu Osman Ga-zi'den gelen bu pâdişâhlar, hep babadan oğula devredilerek tahta oturmuşlardı. Araya yabancı bir pâdişâh girmemişti! Zaten girmesi mümkün de değildi. Analarının gayri Türk olması onların kendilerini de başka türlü hissetmeleri için bir sebep miydi? Bunları mümkün göremeyiz; başka sebepler var ise onu da bilmeyiz. Ve bu mevzuu erbabına havale ederiz.<br />Yalnız, Üçüncü Mehmed devrinin sonlarına gelindikçe gayri Türk unsurun iyice palazlandığı, devletin esas sahiplerine göz açtırmadığı gerçeğini unutmayacağız.<br /><br /><b>Hoca Saadeddin Efendi'nin Ölümü (2 Ekim 1599)</b><br /><br />Hoca Saadeddin Efendi muhtelif vesilelerle önceki satırlarda yer almıştı. Bunlardan en hatırda kalanı Pâdişâhı Eğri Seferi'ne çıkmaya razı edişi, bir ara iyice bunalan Pâdişâhın, sebatını sağlamasıdır. Eğer, Hoca Efendi'nin Pâdişâha tesiri olmasaydı, Haçova'da tutmasaydı, Allah bilir bir Eğri Fâtihi Üçüncü Mehmed olmazdı.<br />Sadeddin Efendi Yavuz Sultan Selim'in nedimi Hasan Can'ın oğluydu. Çaldıran Zaferi'nden sonra Yavuz'un İstanbul'a getirdiği babası İsfahanlıydı. Hasan Can'ın babası da çok güzel sesli müezzin Hafız Mehmed Efendi imiş. <br />Gerçekten, yaşadığı zamanı nurlandıran, hizmetinde bulunduğu pâdişâhı verdiği telkinatla değerli davranışlara sevkeden bir insandı Saadeddin Efendi. Şeyhül-İslâm ve Muallim-i Sultan idi. Bunların dışında yazdığı ve bugünün tarih yazıcılarının kaynak olarak istifade ettiği Tacü't Tevarih adlı sadeleştirilmişi beş cilt olan kitabı pek makbuldür. Bir yabancının Tacü't Tevarihle ilgili sözleri: "Sa'deddin, ki Devlet'in kuruluşundan 1. Selim'in irtihaline kadar Osmanlı Devleti Tarihi'nin müellifi ve Fars ediblerinden Lâri'nin Umûmi Tarihi'nin mütercimidir. Sa'deddin ki, müzeyyen ve mutantan üslûbuna kendinden sonrakilerin hiçbiri yetişememiştir." <br />Peygamber Efendimiz kadar yaşayıp, bir rivayete göre Peygamberinizin doğduğu gün, 63 yaşında ölmüştür. Üçüncü Mehmed'in babası Üçüncü Murad'ın ruhuna ithafen Ayasofya Camii'nde Mevlid okunacaktı. Saadeddin Efendi hazırlığını yaptı. Mevlid merasimi için camiye gidecekti, ansızın gelen ecele teslim oldu. Cenazesi Eyüp Camii yanına defnedildi.<br /><br /><b>Ester Kira'nın İdamı (1 Nisan 1600)</b><br /><br />Yahudilerin Osmanlı Sarayı'na girmeleri, nüfuz sahibi olmaları Kanunî devrinde başladı. İşte, bahsedilen Ester Kira adlı kadın bunlardan biridir. Bütün Yahudiler gibi para işlerinden iyi anlardı.<br />Parayla ilgili çevirmediği dolap kalmamıştı. "Yahudiyye-i acuze" denen Kira, Üçüncü Mehmed'in anası Venedikli Bafa'nın, yani Safiye Sultan'm para meselesinde bir numaralı adamıydı. Şöyle söyleniyor onun için "Umûr-ı Külliyye'ye karuşup nice meşâhie mansıb alıverüp rüşvete imâle ile iç halkını izlâl ve umûr-ı âlemi pür ihtilal!" etmiş olmakla meşhurdur.<br />Ester Kira epeyce yaşlanmış olmasına rağmen, gençliğinde başladığı yaşayış tarzını sürdürüyordu. İstanbul gümrüğünün gelirini toplama işini almıştı. Bu alışveriş mukabili kalp para verince, bu kalp paralarda Sipahilere maaş olarak ödenince kıyamet koptu. Padişahlara para için kafa tutan insanlar bir kocakarıya yüz verirler mi? Ester Kira ileri yaşında, para tamahına kurban gitti. Sipahiler onu buldurup parça parça ettiler.<br /><br /><b>Şâir Bâki'nin Ölümü (7 Nisan 1600)</b><br /><br />Peşpeşe üç ölüm olayını getirdik. Biri ilmiyle gönüller Fâtihi idi, diğeri kötülüğüyle gönüller karartan. Baki ise bir şâir. Denizcilerin en büyükleri, âlimlerin, müverrihlerin, mimarların ve pâdişâhların en zirve isimleri bu 16. asırda çıkmıştı. Baki de şiiriyle bu asrın en silinmez iz bırakanı oldu.<br />Şehzade Mustafa'nın katli sonrası (1553) yazdığı şiirlerle askerin Mustafa sevgisine rüzgâr veren idi. Vezir-i Âzam Rüstem Paşa'yı alenen katil ilân eden idi. Kanunî mersiyesinin şâiri idi. Sadece şâir değildi, bir âlimdi o. Müderrislik yapmış, Halep, Mekke, Medine Kadılıkları ve İstanbul Kadılığı yapmıştı.<br />Anadolu Kazaskerliği ve Rumeli Kazaskerliği de yapan Bâki'nin Şeyhül İslâm olmasına az kalmıştı. Eğer Hoca Saadeddin Efendi gibi bir ulu mania önünde durmasaydı, o makam Bâki'nin olacaktı. Hayatta, olan da olmayan da nasip meselesidir. Şayet Şeyhülislâm olsaydı, herhalde, yine şairliğiyle anılacaktı. Yaşayan bir Divan'ı olan Baki öldüğünde 73-74 yaşlarıdaydı. "Mezarı Edirnekapusu haricindeki kabristanda ve yol üzerindedir."<br />Ölüm haberlerini peş peşe verirken, atlanmaması gerektiği halde, atladığımız olaylara döneceğiz.<br /><br /><b>Avusturyalıların Budin Kuşatması</b><br /><br />Osmanlı Ordusu Vörat önlerindeyken Budin üzerine yürüyen Avusturyalılar, kuşatmaya başladılar. Yanık Kalesi'yle Estergon düşman eline geçti. 80.000 kişilik düşmana karşı koyacak gücümüz yoktu. İki mühim kale Avusturya'nın eline geçerken, Eflak Voyvodası Mihail de Tuna yollarım koruyan askerimize saldırdı, 3000 şehit verdirdi.<br />Avusturyalılarla Budin'in kenar mahallelerinde yapılan savaşta Türk ordusu çok fazla zayiat verdi. Maraş Beylerbeyi Sinan Paşa ile İstolni Belgrad muhafızı Semender Paşa şehit düştü; Bosna Beylerbeyi Tiryaki Hasan Paşa ve Semendire Sancakbeyi Mehmed Bey yaralandı.<br /><br /><b>Uyvar Seferi</b><br /><br />Dâmad İbrahim Paşa Üçüncü defa sadrâzam oldu, serdar-ı ekremlikle Macaristan'a geldi. Satırcı Mehmed Paşa o kadar başarısız idi ki, sayfası idamla kapandıydı.<br />Düşman tarafı sulh teklifinde bulundu; yarım yamalak görüştüler. İsteklerde ortak nokta bulunamadı. Fakat savaş mevsimi de geçmişti. Kırım atlıları memleketlerine gönderildi, Vezir-i Âzam da kışlığa çekildi.<br />İbrahim Paşa Papa Kalesi'ni koruyan üç Fransız'ı satın alıp, kaleyi teslim etmelerini sağlamaya çalıştı, önce para meselesi hemen temin edilemedi, sonra da Avusturyalılar uyardılar...<br />Budin Beylerbeyi Süleyman Paşa maiyyetiyle bir gezinti esnasında esir düştü, bu görev Rumeli Beylerbeyi Lala Mu<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3166-3-mehmed.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3166-3-mehmed.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:19:21 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[III. Murad]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846439444607.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>3. Murat<br /></b><br /><br />III. Murad. 12. Osmanlı padişahı, 77. İslam halifesidir (4 Temmuz 1546da Manisada doğdu, 16 Ocak 1595te İstanbulda öldü). II.Selimin oğludur. Annesi Nurbanû Sultandır. İyi bir eğitim gördü. Hattatlık ve edebiyatla ilgilendi. 18 Mart 1562de Manisa sancakbeyliğine atandı. Babasının ölümü üzerine, 22 Aralık 1574te Osmanlı tahtına çıktı. Beş kardeşini öldürterek tahtını güvenceye aldı.<br /><br />1558'e kadar Saruhan (Manisa)da kaldı. Babasının Saruhan Sancakbeyliğinden Karaman Beylerbeyliğine tâyiniyle, Şehzâde Murâda da Alaşehir Sancakbeyliği verildi. 1526da Manisa Sancakbeyliğine tâyin edildi. 22 Aralık 1574 târihinde tahta çıkıncaya kadar bu vazîfede kaldı. Sancağa çıkarılan en son Osmanlı hükümdârıdır.<br /><br />Osmanlı Devletinin zirvede olduğu bir devirde sultan olan III.Murâd, dünyâ siyâsetinde faal bir rol oynadı. Osmanlı hâkimiyeti en geniş sâhasına ulaştırıldı. Akdenizde denizci bir kavim olan Venedikliler ve kara Avrupasında Avusturya ile antlaşmalar yenilendi. Lehistan (Polonya) ile Osmanlı Devletinin kuzey siyâsetini belirleyen antlaşma, 30 Temmuz 1577de imzâlandı. Rus Çarlığının yayılma siyâsetine karşı, Lehistan ile Kırım Hanlığının münâsebetleri tanzim edildi. Şiî düşüncenin temsilcisi İran Safevî Devletinin Osmanlı ülkesindeki yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine karşı 1578den îtibâren her türlü önleme başvuruldu.<br /><br />İranda şah I.Tahmasbın Mayıs 1576daki ölümünden beri süren karışıklıklardan yararlanmak isteyen Osmanlı yönetimi, 1578de İranla savaşa karar verdi. III.Murad, İrana gidecek ordunun başına Lala Mustafa Paşayı getirdi. Ekim 1578e kadar Gürcistanın bir bölümü ve Şirvan ele geçirildi. Lala Mustafa Paşanın İranda bıraktığı Özdemiroğlu Osman Paşanın kazandığı başarılara karşın İranlılara karşı kesin bir üstünlük sağlanamadı. İran seferinin açılmasına karşı çıkan ve etkinliğinden dolayı III.Muradın kuşkusunu çeken sadrazam Sokollu Mehmed Paşa, 12 Ekim 1579da şüpheli bir suikast sonucu öldürüldü.<br /><br />Ahâlisi sünnî olan Şirvan ve Dağıstanlıları Safevî hücumlarına karşı korumak ve sınırı emniyet altına almak için 5 Nisan 1578de başlatılan harekât 21 Mart 1590'da imzâlanan İstanbul Antlaşmasıyla tamamlandı. Antlaşmaya göre;<br /><br />1. Tebriz şehri ile Âzerbaycanın Tebriz mıntıkası, Karabağ, Gence, Kars, Tiflis, Şehrizûr, Nihâvend, Lûristan tarafları Osmanlılara kalacaktı.<br /><br />2. Şiîler Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile Hz. Âişeye iftirâ ve küfür etmeyeceklerdi. İrandaki Ehl-i sünnet Müslümanlara kötü muâmele yapılması Şah tarafından yasaklanacaktı. III.Murâd Han devrinde on iki yıl süren Şark seferleri sonunda Kafkasya ve Âzerbaycan Osmanlı Devletine bağlandı. Hazar Denizine hâkim olan Osmanlı donanması, Safevîlere karşı Sünnî Özbek Hanlarınca topçu ve yeniçeri askeri yardımı götürdü.<br /><br />Avrupa kıtasında Osmanlı Devletine tâbi Erdel (Transilvanya) Beyi İstefan Batori, 1577de Lehistan (Polonya) Kralı seçtirildi. Böylece Baltıktaki bu ülke de Osmanlı himâyesine alınarak, yıllık haraca bağlandı. İşgal ve tecâvüzlerden muhâfaza altına alınıp, Rus yayılmasının önüne geçildi.<br /><br />Bosna Beylerbeyi Telli Haşan Paşa komutasındaki Osmanlı sınır birliklerinin, 20 Haziran 1593te, Hırvatistanda Avusturyalılarca yenilmesi üzerine, Temmuz 1593te Avusturyaya savaş açıldı. Sadrazam Koca Sinan Paşa, Osmanlı ordusunun başına getirildi.<br /><br />III. Murad öldüğü zaman, Osmanlılar için pek başarılı geçmeyen savaş hâlâ sürmekteydi.<br /><br />Fastaki Sâdi Şerîfleri, Osmanlı sultanından İspanyollara karşı yardım istediler. Fas Şerîflerine yardım etmek için Cezâyir Beylerbeyi Ramazan Paşa görevlendirildi. Osmanlı kuvvetleriyle Fas Şerîfleri İspanyollarla Portekizlileri bölgeden attılar. Fastan Hıristiyanların atılması, başta Papalık olmak üzere Güney ve Batı Avrupa devletlerini harekete geçirdi. Osmanlı taraftarı Fas Şerîfi Abdülmelik aleyhine tertiplenen Akdeniz Hıristiyanlığının son Haçlı seferine Papalık, Fransa, Portekiz ve İspanya katıldılar. 4 Ağustos 1578de Tanca yakınlarındaki Vâdi-yüs-Seyl (el-Kasr-ul-Kebir, Alkazar)de yapılan savaşta Haçlılar büyük bir hezîmete uğradı. Portekiz Kralı öldürülüp, ordusu imhâ edildi. Fas, Osmanlı hâkimiyetini tanıyarak, Şerîf Ahmed Mansur, emir tâyin edildi. Sultan Üçüncü Murâd Han devrinde Kuzey Afrika Osmanlı hâkimiyetine girdiği gibi, Orta Afrika ülkesi olan Bornu da Osmanlı sultanına itâatini arz etti. Bu devirde bütün Kuzey Afrikanın ve Bornunun tâbiiyete girmesiyle, Osmanlı Devleti en geniş ve tabiî hudutlarına kavuştu.<br /><br />III.Murâd devrinde, ordunun seferde olmasından istifâde eden Dürzîler Lübnanda, Zeydîler Yemende, Hâricîler Trablusgarpta, Şah İsmâil Safevî taraftarı âsiler Kığıda isyân etmişlerse de, hepsi de itaate getirilmişlerdir.<br /><br />III. Murad devlet yönetiminde pek etkili olamamış, İranla savaşın Osmanlıların yararına sona ermesi, Kuzey Afrikadaki Fas Sultanlığının Osmanlı koruması altına alınması gibi başarılara karşın, merkez ve taşra yönetim sistemlerinde bozulma büyük boyutlara ulaşmış, kırsal bölgelerdeki karışıklıklar yaygınlaşmaya başlamıştır.<br /><br />III.Murâd devrinde Osmanlı ülkesinde pek çok ilim, kültür ve sanat eserleri inşâ edilmiştir. Bu hususta ilk icrâat, Kâbe-i şerîf duvarlarının mermerden yaptırılıp, Harem-i şerîfin su yollarının temizletilmesi oldu. Medînede bir medrese, mektep, zâviye ve büyük bir imâret yaptırıldı. III.Murâd bununla da kalmayarak, Harem-i şerîfi tâmir ettirip, kubbelerini kargir yaptırdı. Manisada daha şehzâdelik devrinde câmi, medrese, imâret, tabhâneden meydana gelen Murâdiye Külliyesini, İstanbulda Toptaşı, Tımarhânesini yaptırdı.<br /><br />16 Ocak 1595te İstanbulda vefât eden III.Murâd, babası II. Selim'in Ayasofya Câmii yanındaki türbesine defnedildi.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3165-iii-murad.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3165-iii-murad.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:17:31 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[II. Selim]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846438353117.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>2. Selim</b><br /><br />Osmanlı pâdişâhlarının on birincisi ve İslâm halîfelerinin yetmiş altıncısı. Kânûnî Sultan Süleyman Hanın oğlu olup, 28 Mayıs 1524 senesinde Hürrem Haseki Sultandan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devlet idâresi ve teşkilâtını iyice öğrenmesi için Anadolunun çeşitli vilâyetlerinde sancak beyliği yaptı. Vâlilik yıllarında tahsile devâm edip, bilgi ve kültürünü arttırdı. Çok kuvvetli bir kültür seviyesine sâhip oldu. İlim ve sohbet meclislerinde çok bulunurdu.<br /><br />Sultan Süleyman Han (1520-1566), Macaristan seferine çıkıp, Zigetvar Kalesinin fethi öncesinde vefât edince, Pâdişâhın ölümünü gizli tutan Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa, veliaht Selime haber göndererek saltanata dâvet etti. Bu sırada Kütahya Sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbula gelerek 30 Eylül 1566 târihinde tahta çıktı.<br /><br />Sultan Selim Han, Osmanlı pâdişâhı olmasıyla devlet idâresine ve orduya ehil devlet adamları ve kumandanlar tâyin edip, eskilerden bir kısmını da yerinde bıraktı. Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşayı vazîfesinde bırakması devlet idâresi ve îmâr faâliyetlerinin devâmında isâbetli oldu.22 Haziran 1567de Edirneye geçen Selim Han, burada çeşitli devletlerin elçilerini kabul etti. Bu elçilerden özellikle zamânın kudretli devletleri sayılan ve çok değerli hediyelerle gelen Avusturya ve Almanya elçileri dikkat çekiyordu. Çünkü Osmanlı Devleti, Kânûnî Sultan Süleyman Han devrinde, devamlı bu iki devletle mücâdele hâlinde bulunmuş ve her iki devlet de Osmanlı Devletinin askerî kuvvet ve kudreti karşısında kaybolup ezilmişti. Şimdiyse yeni bir hükümdar tahta geçiyordu. İki devletin en büyük endişesi ve merâkı, yeni hükümdârın güdeceği siyâsetti. Dedesi Yavuz Selim Han gibi bir doğu siyâseti tâkip ederek İran üzerine mi, yoksa babası gibi Avrupa yakasına mı yüklenecekti? Her iki devlet de, en azından yeni Sultanın siyâseti belli oluncaya kadar Türk ordularını kendi ülkelerinden uzaklaştırmak için, Osmanlı Devletiyle derhâl bir sulh akdine büyük ehemmiyet vermekteydi. Selim Han, uzun görüşmelerden sonra, Avusturya ile sekiz yıllığına antlaşma imzâladı (17 Şubat 1567). Buna göre, Kânûnînin Zigetvar Seferinde fethettiği yerler Osmanlı Devletinde kalacak, Avusturya İmparatoru her seneOsmanlı Devletine 30.000 Macar altını vergi verecekti. Ayrıca iki devlet de birbirlerinin haklarına riâyet edecekler ve sınır boylarına saldırılarda bulunmayacaklardı. Bu arada iki devlet arasında çıkması muhtemel hudut anlaşmazlıkları, Osmanlı Devletinin Budin, Avusturyanın da Macaristan vâlisi arasında görüşülüp hâlledilecekti. Avusturya ile antlaşma imzâlayan Selim Han, birkaç gün sonra da İran elçisi Şahkulu Hanın, Kânûnî SultanSüleyman Han devrinde imzâlanan Amasya Sulhünün yenilenmesi ricâlarını kabul etti.<br /><br />Bu sırada Yemende Zeydî İmâmı Topal Mutahharın ayaklanması ortaya çıktı. Kısa zamanda bu ülkenin hemen tamâmı isyâncıların eline geçti. Topal Mutahhar sâhile kadar inip Muhâyı aldı. Osmanlı kuvvetleri Zebîdde zorlukla tutundular. İmâm Mutahhar, Zebîdi de sıkıştırmaya başlayınca, Osmanlı birlikleri çok kötü bir vaziyete düştüler. Bu durum üzerine Yemene önce Özdemiroğlu Osman Paşa ve ordudan Koca Sinân Paşayı serdâr olarak gönderen Selim Han, Yemenin yeniden devlete bağlılığını sağladı.<br /><br />Yemen meselesi çıktığı yıllarda, Büyük Okyanus ile Hind Okyanusu arasında bulunan Sumatra adası, Malaka Yarımadası ve bir takım küçük adalara hâkim olan Müslüman Açe Sultanlığından bir elçi gelmişti. Uzun yıllardan beri Hind Denizinde faaliyette bulunan Portekizliler çok zengin tabiî kaynaklara sâhip olan bu adalara göz dikmişler ve Açe Müslüman Sultanlığının istiklâlini tehdit etmeye başlamışlardı. Açe Sultanı Alâeddîn Şâh, devrin cihân devleti ve bütün Müslümanların hâmisi durumunda olan Osmanlı Devletinden top, topçu, silâh ve askerî mütehassıslar ve bilhassa istihkâm mühendisleri istiyordu. Fakat bu sırada Yemen İsyânı çıktığından yardım geciktirilmişti. Selim Han, 1569da bu uzak sefer için Kızıldeniz Kaptanı Kurdoğlu Hayreddîn Hızır Reisi memur etti. Bu değerli amirâl, Zeydîlerin eline geçenAdeni kurtardıktan sonra, 22 gemilik bir filoyla hareket etti. Berâberinde muhtelif usta, birçok top, asker, silâh, mühimmat ve yüzlerce gönüllü levend ve topçuyu Açe Sultânına teslim etti. Gelen Türkler buraya yerleştiler. Bunların kurduğu donanma ile Açeliler mühim fütuhatta bulundular. Açeliler, Türk toplarını ve bayraklarını zamânımıza kadar kutsal bir hâtıra olarak sakladılar. Bu sûretle Osmanlı Devletinin tesir alanıUzakdoğuya, Güneydoğu Asya ve Endonezyaya dayandı.<br /><br />1569da Rusyanın Hazar kıyılarındaki ilerlemelerinin önünü almak, Astırhanı kurtarmak ayrıca İran üzerine yapılacak seferlerde Hazar Denizi vâsıtasıyla askere kısa zamanda zahîre ve harp malzemesi yetiştirebilmeyi sağlamak gâyesiyle Volga Nehri ile Don Nehirlerinin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma teşebbüsüne girişildi. Ancak kış mevsiminin gelmesi üzerine çalışmalar tamamlanamadı. Ertesi yıl da İran ile Rusyanın Kırım Hânını kandırmaları yüzünden, tekrar işbaşı yapılamadığından bu büyük teşebbüs gerçekleştirilemedi.<br /><br />1569 Haziran ayında İskenderiye yakınlarında Nil teknelerinin yolunu kesen Venedik korsanlarının Müslümanları esir alıp Kıbrısta satmaları olayına çok hiddetlenen Selim Han, derhâl Venedike bir elçi göndererek Kıbrısın Osmanlı Devletine terkini istedi. Bu isteğin Venedik tarafından reddi üzerine sefer hazırlıklarına başlandı.<br /><br />Aslında Kıbrısın Osmanlı Devletince fethini mecbûrî kılan birçok sebep vardı. Osmanlı Devletini, hâkimiyeti altındaki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ulaştıran kara yollarının, uzun, yorucu ve yetersiz olmasına karşılık, Kıbrıs üzerinden bu ülkelere her türlü lojistik destekler daha çabuk, rahat ve ekonomik olarak ulaştırılabilirdi. Ancak Kıbrısın, büyük deniz gücüne sâhip Venedik Cumhûriyetinin elinde bulunması bu imkânı ortadan kaldırmaktaydı. Ayrıca Kıbrıs veya yakınlarından geçen Osmanlı ticâret ve hacıları taşıyan yolcu gemileri, Akdenizde Hıristiyan korsanları tarafından vurularak soyuluyor, Venedik de bu korsanları himâye ediyordu.<br /><br />İkinci Selim Han, hazırlıkları bitirdikten sonra, Kıbrıs serdârlığına Lala Mustafa Paşayı tâyin etti ve 15 Mayıs 1570te donanma İstanbuldan ayrıldı. Lala Mustafa Paşa, bütün Avrupa devletlerinin Venedike yardım etmelerine rağmen, şiddetli çarpışmalar sonunda 8 Eylül 1570te Lefkoşeyi 1 Ağustos 1571de de Magosayı alarak Kıbrısın fethini tamamladı.<br /><br />Osmanlı askerinin Kıbrısa çıkması sırasında Venedik bütün Avrupa devletlerinden yardım istedi. Bunun üzerine Papa V. Piyerin yoğun faaliyetleri netîcesinde İspanya Kralı II. Filip ve Malta Şövalyeleriyle Venedik arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifaka, Toskana, Ceneviz, Savoia ve Ferrara gibi küçük Hıristiyan devletçikleri de katıldı. İspanyol KralıFilipin kardeşi Don Juanın komutasındaki 206 gemiden meydana gelen Haçlı donanması, 6 Ekim 1571de İnebahtı önlerinde görüldü. Osmanlı harp meclisinde Kılıç Ali Paşanın şiddetli muhâlefetine rağmen, Kapdân-ı deryâ Müezzinzâde Ali Paşa, donanmada cenkçi ve kürekçi noksanlığını göz önünde bulundurmadan, düşmana saldırılması yönünde karar aldı. 7 Ekimde başlayan muhârebe sonunda, Osmanlı donanması büyük bir yenilgiye uğradı. Sâdece sağ kanadı komuta eden Kılıç Ali Paşa, Düşmanın sol kanadındaki Malta donanmasını yok edip kayıp vermeden bölgeden çekildi.<br /><br />Bu başarı Hıristiyanlara hiçbir kâr getirmedi. Hıristiyanlar kazandıkları bu zaferin şerefine heykeller dikmekle meşgûlken, bizzat Selim Hanın emriyle hummalı bir çalışma içine giren Osmanlı tersâneleri, 1571-72 kışı içinde İnebahtıda kaybettiğinden daha büyük bir donanma vücûda getirdi. Müezzinzâdenin eliyle kaptan-ı deryâlığa getirilen Kılıç Ali Paşa, 13 Haziran 1572de büyük bir donanmayla İstanbuldan ayrıldı. İnebahtıda gâlip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken bu müthiş Osmanlı donanmasının Akdenizde görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Müttefik donanması, Osmanlı donanmasının karşısına çıkmaya cesâret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istedi. 7 Mart 1573te imzâladığı antlaşma ile Kıbrısın Osmanlı Devletine âit olduğunu kabul etti. Kânûnî devrinden beri vermekte olduğu yıllık 500 duka haraç, 1500 dukaya çıkarıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminâtı olarak üç senede ödenmek üzere üç yüz bin duka altını vermeyi taahhüt etti.<br /><br />Kıbrısın fethinden sonra Kırım Hanına bir miktar asker ve top gönderen Selim Han, 1569da Astırahan Seferi başarısızlığını telâfi etmek ve daha fazla genişlememeleri için gözdağı vermek üzere Rusya içlerine bir sefer düzenlenmesini emretti. Nitekim 1571 baharında harekete geçen Devlet Giray Han, 120.000 kişilik süvârîden meydana gelen ordusu ileRusya üzerine yürüdü. Çok süratli hareket eden Devlet Giray, yaptığı muhârebelerde Rus ordularını on binlerce zâyiât verdirerek dağıttı ve Moskovaya girdi. 150.000 esirle Kırıma dönen Devlet Giray Han, bu zaferi üzerine Taht-alan lakabıyla anıldı. Ertesi yıl tekrar sefere çıkan Devlet Giray Han, Oka Nehrine kadar uzandı. Bu başarıları üzerine İkinci Selim Han, murassâ kılıcı, hilat ve nâme-i hümâyûn göndererek Devlet Girayı tebrik etti. Çar, Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlığıyla, yılda 60.000 altın vergi vermeyi kabûl ederek barış yaptı.<br /><br />1574 yılında Boğdan Voyvodası Loan celCumplit isyân ederek, Lehistanın da yardımıyla Tunanın batı kıyısındaki İbrâil, Dinyesterin güney kıyısındaki Bender ve Dinyester boyundaki Akkerman gibi mühim kaleleri ele geçirdi. Üzerine gönderilen ve küçük Türk birlikleriyle desteklenmiş olan Eflak Voyvodasını yendi. Bunun üzerine Selim Han, Üçüncü Vezir Ahmed Paşa ve Kırım Hanı Âdil Girayı isyânı bastırmakla görevlendirdi. Kısa zamanda bölgeye giden Ahmed Paşa ve Âdil Giray Han, Tunanın güneyinde üç gün süren kanlı muhârebeler sonunda, âsîleri ve onlara yardım eden Lehistan kuvvetlerini imhâ ettiler (9 Haziran 1574). Âsi Voyvoda da yakalanarak cezâlandırıldı ve yerine Petru Şiopul tâyin edildi.<br /><br />İkinci Selim Hanın ilgilendiği işlerden biri de Tunus meselesiydi. İspanyanın Tunustan bir türlü elini çekmemesi bu devletle harp hâlinin devâm etmesine sebep oluyordu. Osmanlı donanması, Kıbrıs Seferine çıktığı sırada, Cezâyir beylerbeyi olan Uluç (Kılıç) Ali Paşa da Tunus üzerine yürümüş ve 30.000 kişilik kuvvetle karşısına çıkan Hafsî Sultânı Mevlây Hamîdi yenip, ikinci defâ fethetmişti. Fakat kendi yanında fazla bir kuvvet bulunmadığı gibi, bu arada Kıbrıs Seferine katılma emri de aldığından, Tunusa Ramazan Beyi bırakarak donanmasıyla birlikte Kıbrıs Seferine katılmıştı.<br /><br />Kaptan-ı deryânın bölgeden uzaklaşmasından sonra, İspanya Kralı Don Juan büyük bir donanmayla Tunus üzerine yürüdü. Direndiği takdirde İspanyolların sivil halka karşı katliâma girişeceklerini anlayan Ramazan Bey, Kayrevâna çekildi ve bu sûretle Tunus bir kere daha İspanyolların eline geçmiş oldu (Ekim 1573). Don Juan, Tunus hükümdârlığını kendi taraftârı Mevlây Muhammede verip bir miktar da asker bırakıp İspanyaya döndü. Cezâyir ve Trablusgarb Osmanlı Devletinin elinde olduğu hâlde, ikisinin ortasında bulunan ve stratejik ehemmiyeti büyük olan Tunusun, İspanyol hâkimiyeti altında halka zulüm eden kukla bir hükûmet elinde olması, Akdenizde hâkimiyeti elinde bulunduran Türk donanması için tehlikeydi. Bu sebeple İkinci SelimHan, Tunus işinin kökünden hâlledilmesi için emir verdi. Kapdân-ı deryâ Kılıç Ali Paşa, yanında kara ordusu serdârı Koca Sinan Paşa olduğu hâlde Tunusa hareket etti (15 Mayıs 1574). Navarin üzerinden Sicilya sularına geçen donanma, Messina havâlisini de vurduktan sonra, Tunus üzerine yürüdü. İki yüz ellinin üzerinde harp gemisi ve kırk-elli bin civârında askerden meydana gelen muhteşem Osmanlı donanması, Tunus önlerine gelir gelmez derhâl Halk-ul-Vâd Kalesi yakınına çıkarma yaptı. Koca Sinân Paşa kendisi Halk-ul-Vâdı kuşatırken, Trablusgarb Beylerbeyi Mustafa Paşa ile eski Tunus Beylerbeyi Haydar Paşayı Tunus Gölü ile şehir arasında bulunan Bastiyon Kalesini fethe memur etti.<br /><br />Tunusun yıllardan beri İspanyollar tarafından tahkim edilerek hiçbir sûretle zaptedilemez diye öğündükleri Halk-ul-Vad, Osmanlı ordusuna ancak otuz üç gün mukâvemet etti. 24 Ağustosta kale fethedilip Mevlây Muhammedle kale komutanı Don Pietro Cerrera esir edilerek İstanbula gönderildi. 13 Eylülde Bastion Kalesinin de fethiyle Tunus tamâmen ele geçti. Tunus, aynen Cezâyir ve Trablusgarb gibi bir eyâlet hâline getirildi ve beylerbeyliğine Ramazan Paşa tâyin edildi. Böylece Tunusta üç asırdan fazla sürecek olan Osmanlı idâresi başladı.<br /><br />Tunus meselesinin hâlledilmesinden yaklaşık bir ay sonra; Osmanlı Devletiyle Almanya arasında Zigetvar Seferinden sonra 17 Şubat 1568de yapılan antlaşma, 4 Aralık 1574te yenilenerek, sekiz sene uzatıldı. Bu antlaşmadan hemen sonra rahatsızlanan İkinci Selim Han, 15 Aralık 1574te vefât etti. Mîmar Sinâna Ayasofya Câmii avlusunda yaptırdığı türbeye defnedildi.<br /><br />İkinci Selim Han, uzuna yakın orta boylu, açık alınlı, elâ gözlü ve sarışındı. Avcılık ve yay çekmede fevkalâde mahâretli olup, zamânında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Babası Kânûnî Sultan Süleymân devrinde birçok savaşa katılmakla berâber, tahta geçtikten sonra sefere çıkmadı. Çünkü devrindeki seferler umûmiyetle büyük deniz seferleri olup bu seferlere de pâdişâhın kumanda etmesi âdet değildi. Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmed Paşayı hükûmet işlerinde tamâmen serbest bırakmakla berâber, lüzumlu gördüğü birkaç meselede duruma müdâhale etmiştir. Âlimlere büyük hürmet göstermiş, çok sevdiği büyük âlim Ebüssüûd Efendiyi vefâtına kadar meşîhat (şeyhülislâmlık) makâmında tutmuştur. Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ İkinci Selim Han çıkarmıştır.<br /><br />İkinci Selim, Kânûnî Sultan Süleyman Hanın bütün şehzâdeleri gibi çok iyi tahsil görmüştü. Dîvân sâhibi değerli bir şâirdi. Selim ve Selîmî mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok beğenilmektedir. Yahyâ Kemâlin; "Bir beyti bir de câmi-i mâmûru var" diye övdüğü;<br /><br />Biz bülbül-i muhrık dem-i şekvâ-yı firâkiz<br /><br />Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden<br /><br />beyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.İkinci Selim aynı zamanda îmârcı bir pâdişâhtır. Kısa süren saltanat döneminde Türk ve dünyâ sanatının şâheseri sayılan Edirne Selimiye Câmiini inşâ ettirmiştir. Tâmire muhtaç olan Ayasofya Câmiini yaptırdığı istinâd duvarlarıyla tahkim ettirerek günümüze kadar gelmesini sağladığı gibi, iki minâre eklemiş, yanına iki de medrese yaptırarak külliye hâline getirmiştir. Bunlardan başka Mekke-i mükerremenin su yollarının tâmiri, Mescid-i Harâmın mermer kubbelerle tezyini, Lefkoşe Selimiye Câmii, Azîz Efendi tekkesi, Navarin limanına hâkim bir mevkiye yaptırdığı kule, hayrâtı arasındadır.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3164-ii-selim.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3164-ii-selim.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:12:05 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Kanunî Sultan Süleyman]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846432581324.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>Kanunî Sultan Süleyman</b><br /><br /><br />Osmanli Devleti'nin onuncu pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim'in ogludur. Osmanli hânedanindaki resmî ve mesrû silsileye göre onuncu hükümdar ve bu isimdeki pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu (vâzii) vasfidan dolayi genellikle "Kanunî Sultan Süleyman" diye isimlendirirken, bati kaynaklari ile batililar, büyük ve kudretli vasfindan dolayi kendisini "Muhtesem ve Büyük" (Magnificent, Magnifique, Der Practige, çogu zaman da sadece Grand Turc) gibi isimlerle anmislardir.<br /><br />Batili bir tarihçi, onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda bilgi verirken su ifadeleri kullanir: "Kanunî, "Muhtesem" ve "Büyük" gibi ünvanlarla anilan Süleyman'in sultanlik çagi, Osmanli tarihinin en önemli devresidir. Devlet, kudret, yeni fetihler, medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en güzel varligini bu pâdisaha borçludur. Osmanlilarin sadece "Kanunî" ünvanini verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin "Büyük" sifati ile adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi sadece Sultan Süleyman'dir. Sultan Süleyman devri, bütün dünyada gelisen büyük olaylar dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en dikkate deger safhalarindan birini teskil eder. XVI. yüzyilin baslarinda, Amerika'nin kesfinden sonra, Avrupa politikasinin denge sistemi kurulmus ve kuvvetlenmis; Hiristiyanlikta ortaya çikan Reform, insan esprisine bir yeni yol açmistir. Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük sonuçlu zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa'da I. François ve Ingiltere'de VIII. Henri'nin kurduklari hükümetler; Papa X. Leo'nun kültür, bilim ve sanayinin gelismesine ön ayak olmasi, Sarlken'nin yeni mezhebe karsi bas kaldirisi, Andreas Gritti'nin Venedik Doçu makamini isgal etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî, söhret sahibi bütün bu hükümdarlarla hakkiyle rekabet edebilecek bir hükümdardir. Kanunî, Osmanli Pâdisahlari'nin onuncusudur. Bu rakam, ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin onuncu hicret asrinin basinda (H. 900 / M.l495 ) dogmus olmasi da mânali sayilmistir."<br /><br />Muazzam ve âdil bir devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk kitlesi, tebeasi olmak ve devrinde yasamakla iftihar ettigi Sultan Selim'in vefatina ne kadar müteessir olduysa, meziyetlerini yakindan bildigi Sultan Süleyman'in cülûsuna da o derecede sevindi. Bu cülûs, Kur'an-i Kerim'in en-Neml Sûresi'nde Hz. Süleyman'in Belkis'a gönderdigi mektuptan bahs edilirken temas edilen: " O, Süleyman'dandir. Rahman ve Rahim olan Allah'in adiyla (baslamakta) dir. "Bana bas kaldirmayin, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadir)" âyetleri bir fal-i hayr olarak kabul edildi. Gerçekten de Kanunî Sultan Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin sirrina mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman Türkler ile birlikte bütün bir Islâm dünyasi en bahtiyar yillarini yasadi.<br /><br />Fiilen l3 sefer harbe katilan ve döneminde 300'den ziyade kalenin fethedildigi Kanunî ile birlikte dünyaya parmak isirtan Osmanli Devleti, fütûhatta olsun, idare, siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün daha önce benzerini tanimadigi, belki bir daha da taniyip bilemeyecegi bir kemâli zirvelestirmis bulunuyordu. Asya'da Kafkas daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen'e, Aden'e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine uzarken, Afrika'da Habes, Misir, Tunus, Fas ve Cezayir'i almis, Hind denizlerinde görünmüs, Akdenizde ise kasirga gibi eserek Venedik ve Ceneviz denizciliginin itibariyle beraber, büyük küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip derleyerek vatanina ilhak etmisti.<br /><br />Avrupa'da ise Egri ve Estergon kalelerine kadar Macaristan'i itaati altina almis, Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan Beylikleri, Kirim Hanligi ile Lehistan arasindaki genis stepleri ele geçirmis, Avusturya Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen vergiler ve peskesler ödemeye mecbur edilmis, Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis, Ispanya yedigi bir kaç kuvvetli sille ile hizaya getirilmisti.<br /><br />Kanunî Sultan Süleyman'in, l520'deki cülûsu esnasinda Osmanli Devleti, Türk tarihinde esine kolay kolay rastlanmayan bir kuvvet ve kudrete sahip bulunuyordu. Babasi Yavuz Sultan Selim'in, dogu ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli Devleti'nin seklini temelden degistirip hakimiyetindeki topraklarini neredeyse iki misline çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta Anadolu'dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle agir bir darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma çabasi içindeydi. Buna karsilik heybetli Memlûk Devleti artik yeryüzünde mevcud degildi. Bu devletin bütün topraklari ile birlikte Kudüs, Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri Osmanli hâkimiyetine girmisti. Müslüman Türkler, Afrika'nin büyük bir kismina el uzatmislardi. Bu gidisle de pek yakinda neredeyse bütün medenî Afrika'yi ele geçireceklerdi. Cezayir'in, Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin mücadeleleri, Osmanlilari, Bati Akdeniz'in en güçlü kuvveti haline getirmisti. Müslüman Türk nüfuzu, güneyde Mozambik'e kadar uzaniyordu. Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin eline düsmeye hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece bir "Cihan Devleti" haline gelmisti. Bu durum, siyasî, iktisadî ve askerî bakimdan kendisini rakipsiz bir hale getirmisti. Böylece, Dogu ve Bati'daki devletlerden hiç biri, bütün bu sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy ölçüsecek durumda degildi.<br /><br />Yavuz Sultan Selim'in takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti vasitasiyle büyük bir gelisme ve ilerleme gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan rakipsiz bir duruma geldiginden son derece zengin gelir kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli deniz armadasinin temelleri de yine bu devirde atilmisti. Bütün bu müsait sartlar, Yavuz'un vefatindan sonra, onun yerine geçen oglu Süleyman devrinin, son derece parlak geçecegini müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu "amûd-i neseb-i saltanat" itibariyle ve on rakaminin sayi basi olmasindan dolayi ugurlu saydigi onuncu pâdisah olarak, bununla beraber Emir Süleyman ile Emîr Musa'nin da "Fetret Dönemi"nde bir müddet Osmanli tahtinda bulunmalarindan dolayi ayni zamanda on iki remzinin hikmetlerini sahsinda toplayan bir hükümdar telakki etmekte ve bu mes'ud tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki Âli, bu tesbitlerinde pek de yanilmisa benzememektedir. Zira, Kanunî'nin sâhane talihi, tahtiniYavuz gibi ender yetisen bir harp dehâsindan ve bir islahatçidan devr almis olmasiyla baslar. Öyle ki bir tarafta idare ve askerlik isleri, kili kirk yararcasina inzibat altina alinmis, diger taraftan Türk - Islâm birligine kasteden Siâ bozguna ugratilarak ülkede istikrar saglanmis, öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri yüzünden dolup tasan bir hazine sebebiyle malî ve iktisadî refah son haddini bulmustu. Ve nihayet, bu medeniyet cihazini el ve gönül birligi ile isleten kahraman ve celâdetli büyük adamlar, yeni Pâdisah'in mükemmel ve mücessem talii idiler. Nitekim, Ibrahim Pasalar, Rüstem Pasalar, Sokollular, Iskender Çelebiler, Kara Ahmedler, Turgut Reisler, Molla Cemâlîler, Ibn Kemaller, Ebu's-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler, Ramazanzâdeler, Bâkiler, Sinanlar... Bütün bu ve daha önceki idare, siyâset, askerlik, ilim ve irfan ordusu sâyesinde baslangiçta Edirne'de dünya tarihinin en büyük medeniyetini mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu muazzam yapicilar kadrosunun müsterek sevki ve imani ile en sâhane ve muhtesem çizgilerini verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar, Islâm'dan aldiklari ilhamla bütün tebeasi için "saadet ve mutlulugun kapisi" anlamina gelen Dersaadet, yani Istanbul'un temsil ettigi medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle getirmislerdi ki, bir yazarimiz bunu asagidaki ifadelerle güzel ve o medeniyete yakisir bir ahenkle ifade etmektedir:<br /><br />Osmanlilarca sadece "Kanunî" ünvani ile anilan Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayisinin da müjdecisi oldu. Nitekim babasi Yavuz Sultan Selim'in cihan çapindaki icraati sirasinda gerçeklestirdigi bazi uygulamalar, onun döneminde derhal uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman döneminde devlet görevlilerinden her birinin yetki ve sorumluluklari tesbit edilmisti. Bu bakimdan herkes kendi yetkisini rahatlikla kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele etmesi pek düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve idare gibi halk ile devleti yakindan ligilendiren sahalarda bunu görmek mümkündü. Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi. Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin islerine müdahele etmezdi. Nitekim, Kanunî'nin yetistirmesi olan Damad Ibrahim Pasa, Alman elçisine, pâdisahin hükümet islerine karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani oldugundan, reyi olmaksizin pâdisahin emirlerinin icra edilmeyecegini açikça söylemekten çekinmemistir. Bu sözleri, kismen Ibrahim Pasa'nin gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayisi ve devlet baskani ile hükümetin selâhiyet ayriliklari, meydana çikmaktadir.<br /><br />Avrupa, Osmanli'nin bir hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun içindir ki, Ingiltere Krali VIII. Henry, bu siralarda Osmanli Devleti'ne bir hey'et göndererek onlarin adlî sistemini tedkik ettirmisti. Bu hey'etin raporu müvacehesinde Ingiltere adliyesinde islahatlar yaptirmisti.<br /><br />"Istanbul medeniyeti... Hangi yönden, hangi ucdan, hangi kenar ve kösesinden tutulacak olsa, sanki bir rüya gibi, bir murâkabe, bir tilsim, bir tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden, tasarruf eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir kivam, bir terkip ve essiz bir sahlanisti.<br /><br />Bu, nasil dengeli ve islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki, madde ile yek-vücud olup ondan konusan imân, âdeta madde denen kesif varligi billurlastirmis, elle tutulan, gözle görülen her surette kendi söyleyici olmustu. Devletçilikte bu ruh, idârecilikte bu ruh, barista, savasta, cemiyette, ailede, alista veriste, hünerde ve san'atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden, hükmeyleyen hep bu ruh idi.<br /><br />Insafla kahramanligin, adâletle merhametin, merdlikle cengâverligin, takvâ ile ibâdetin ölçülü bir nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir is birligi hâlinde tozu dumana katarak zamanin ötesine geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih ilk ve belki de son defa görüyordu."<br /><b><br />KANUNî SULTAN SÜLEYMAN'IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI</b><br /><br />Yavuz Sultan Selim'in vefatindan sonra akd edilen divanda, Manisa Valisi olan Sehzâde Süleyman'a derhal haber gönderilmesine ve o gelinceye kadar da ölüm haberinin gizli tutulmasina karar verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünün duyulmasi halinde meydana gelecek fitneden korkuluyordu. Bu sebeple Sehzâde'ye yazilmis olan mektup derhal yola çikarilmis, bundan sonra da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm haberi Sehzâdeyi oldukça sarsmisti. Bununla beraber Süleyman "kazaya riza" göstermesini bilmis ve haberi aldiginin ertesi günü Manisa'dan Istanbul istikametine dogru yola çikmistir.<br /><br />Sultan Selim'in, Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi. Sultan Süleyman Istanbul'a gelerek l7 Sevval 926 (30 Eylül l520)'da hilafet merkezinde saltanat tahtina oturup hükümdar oldugu zaman saltanatta kendisine rakib olacak kardesleri bulunmuyordu. Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman'in, Osmanli tahtina geçisinden bahs ederken su ifadeleri kullanir: " Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta oturdu. Selim, bu dünyanin zahmetini çekip dikenlerini temizleyip ortaligi gülistanlik bir hale getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman da zahmet çekmeden o bag, bostan ve gülistanin meyve ile güllerini zahmetsiz bir sekilde devsirdi." Böylece Osmanli Devleti'nin en muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30 Eylül l520 tarihinde Osmanli tahtina cülûsunun duyurulmasi için her tarafa ulaklarla hükümler gönderilmisti. Cülûsunun ertesi günü Selim'in cenazesi de Istanbul'a gelmis bulunuyordu. Fâtih Camii'nde cenaze namazi kilinarak Mirza Sarayi denilen yerde defn edildi. Daha sonra Sultan Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve fakat tamamlamasina imkan bulamadigi bu yerde, onun adina bir câmi ve imâret ile mezarin üzerine bir türbe yaptirdi.<br /><br />Babasinin defin islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera, ümera, dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair sipaha ihsanlarda bulunmus, her birinin dirliklerini artirmistir. Bu arada hemen her gün akd edilen divanlarla memleket islerinin yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan kararlar mucibince liyakatli kimselerin mansiplari yükseltildigi gibi mahlûl bulunan mansiblara da yeni tayinler yapilmistir. Öbür taraftan, Yavuz Sultan Selim'in Iran ile olan ipek ticaretinin men'i hakkindaki kararina aykiri hareket etmis olan tüccarin zaptedilmis bulunan mallarinin tazmini cihetine gidilmis ve bunun için hazineden külliyetli miktarda mal çikarilarak herkesin hakki kendisine teslim edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin verdigi bilgiye göre Yavuz Sultan Selim zamaninda, Misir'dan Istanbul'a gönderilen 600 kadar hânenin (Kemal Pasazade'ye göre 800) memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir. Böylece, daha tahta geçer geçmez, degisen sartlara göre yeni faaliyetlerde bulunan ve babasinin dönemine göre bazi degisiklikler yapan hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle hükm edeceginin ip uçlarini vermis oluyordu. Nitekim bazi sayialar üzerine "Kanli" lakabi ile meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey'i kethüdasi vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu teftis sonunda Cafer Bey'in gerek bazi haksizliklari, gerekse halka karsi yapmis oldugu zalimâne muameleleri tesbit edildiginden ilk önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari kendi "rizkindan" (malindan) ödemeye mecbur birakilmis, daha sonra da Kasim l520 (Zilhicce 926) tarihinde hayatina son verilmistir. Kemal Pasazâde, Kanunî'nin tebeasina karsi gösterdigi adâlet örnegi ile Cafer Bey hakkinda su bilgileri verir:<br /><br />"Mimar- rûsen -ara-yi himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan ara-yi insaf u intisafa bünyad urub icra-yi ahkâm-i vâcibu'l-ihkâm-i adl u dâd ile kura vu bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar) ve esnaf-i benî Âdem'i pür - huzur ve etraf-i âlemi âbâd eyledi. Hima-yi himâyetinde olan vilayetlerden nur-i adl ile deycur-i cevri dûr idüb keff-i kifayetinde olan memleketlerden zalâm-i zulm-i eyyâmi ref' itdi."(yönetiminde bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm karanligini ve haksizligi kaldirip uzaklastirdi.<br /><br />" Raiyyete ve leskere, nükere ve beylere ayn-i adl ile yeryüzünden nazar eyleyüp ümerayi ve fukarayi insaf u intisafda beraber gördi. Mirliva-yi Gelibolu olan Kapudan Cafer Aga'yi ki, seffâk-i bî - bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub nâ - hak yere kan döker kattal ü fettak idi."<br /><br />Hammer de Kanunî'nin adaleti ile ilgili bu ilk icraati hakkinda su bilgileri vermektedir: " Zulümleri yüzünden "Kanli" lakabi almis olan donanma kaptani Cafer Bey'in, tersane kethüdasi tarafindan su-i istimal (görevini kötüye kullanma)'i ortaya çikarildi. Bu haberler üzerine Pâdisah, Cafer Bey'i önce azl ettirir. Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü için de astirir. Bu sekildeki adâletli hareketleri ve yüceligi Pâdisaha büyük bir sevgi kazandirdi. Bütün Osmanli ülkesinde hududun son noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa'da bulunan eyâlet valilerine, Misir'da Hayri Bey'e, Mekke Serifi'ne ve Kirim Hani'na cülûstan birkaç gün sonra gönderilen ilannâmeler kadar yeni Pâdisahin güzel hareketleri de sür'atle her tarafa yayiliyordu."<br /><b><br />KANUNî DÖNEMINDEKI OLAYLAR</b><br /><br />Osmanli Devleti'nde Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve san'at muhitini teskil eden, son derece degerli aktif unsurlarin is ve el birligi yapip bir araya geldikleri bir devirdir. Bununla beraber bu dönemin daha baslangicinda bazi proplemler çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa'ya yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta cülûsundan hemen sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak zorunda kalmasi, Osmanli tarihi bakimindan fevkalade önemli olan bu dönemi bir manada kronolojik siraya göre takib etmek yerinde bir hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi :Memlûk Sultani Melik Esref Kayitbay'in azadli kölelerinden ve Sultan Gavri ile Sultan Tomanbay'in nüfuzlu beylerinden olan Canberdi Gazalî, Misir'in ilhaki esnasinda Hayir Bey vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim'in, Sam'dan Istanbul'a hareketi esnasinda Sam Beylerbeyligine tayin edilmisti. Yavuz'un ölümü ve yerine Süleyman'in geçmesi üzerine Melik Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek isyan etmis, adina hutbe okutup para bastirmisti. O, bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte hareket etmeleri için Sah Ismail ile Misir Beylerbeyi Hayir Bey'e elçi ve mektup göndererek onlari da yanina çekmeye çalismisti. Zira ona göre çok uygun bir firsat dogmustu. Osmanli tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin, kendilerine bir sey yapamayacagina inanmisti. Hatta ona göre devir "eyyam-i fetret ve hengâm-i firsat" devri idi.<br /><br />Halbuki, böyle bir düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan Canberdi Gazalî, daha önce af edilmis ve kendisine itibar gösterilmisti. Sadece kendisinin degil, arkadaslarinin da rahat ve huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle anlasiliyor ki o, Selimin'in ölümünden önce dahi isyan için uygun bir firsat kolluyordu. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünden önce o, çevreye dagilmak suretiyle hayatlarni kurtarmis olan silah arkadaslarini etrafina toplayarak, yönetimine verilmis bulunan Sam vilayeti dahilinde onlara mevkiler vermisti.<br /><br />Canberdi Gazalî, Suriye ve Filistin'i ele geçirmek, sonra da Misir'i zapt edip hilâfeti elde etmek gibi büyük emeller pesinde kosuyordu. Bu sebeple Hayir Bey'den de istifadeyi düsünerek ona mektuplar göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen Hayir Bey, bir taraftan onu oyalarken diger taraftan da deniz yoluyla devleti keyfiyetten haberdar ederek, Gazalî'nin kendisine yolladigi mektuplari Istanbul'a gönderir. Bu arada, 20.000'e ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut'u zaptetmis olan Gazalî, Cebel-i Lübnan'daki Dürzîleri de isyana tesvik etmisti. Daha sonra Haleb'i kusatip muhasara altina alan Canberdi Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti. Hayir Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda Istanbul'un fikrini sormus, merkezin verdigi çok isabetli bir cevapla buna lüzum olmadigi ve icab eden kuvvetlerin Anadolu'dan sevkedilecegi bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad Pasa ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletlerinin timarli sipahileriyle kapikulu efradindan dört bin yeniçeri gönderildigi gibi Dulkadiroglu Sehsuvarzâde Ali Bey de isyani bastirmak üzere yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa kuvvetleri henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür. Ali Bey'in gelisini haber alan Gazalî, buradaki kusatmayi kaldirarak Sam'a çekilir. Bu arada, Ferhad Pasa'nin kuvvetleri ile birlesen Haleb Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa'nin birlikleri ile Sehsuvaroglu Ali Bey'in kuvvetleri, iki kol halinde Sam yakinlarina gelirler. 27 Ocak l52l'de Mastaba mevkiinde vuku bulan çarpismalar sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir. Devletin, gerek kendisine, gerekse arkadaslarina sagladigi bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma sevdasina düsen Canberdi Gazalî'nin bu nankörlügü, ibret-i âlem olmak için basinin kesilip Istanbul'a gönderilmesi ile son bulur.<br /><br />Canberdi Gazalî isyaninin sür'atle bastirilmasi, bu hadiseden istifade ve Gazalî ile birlikte hareket etmek isteyen Sah Ismail'in isini bozmustu. Gazalî'nin maglubiyetini duyan Sah Ismail, yaylak bahanesiyle Tebriz'den kalkarak Kazvin taraflarina gitmisti. Elindeki kuvveterle Kayseri dolaylarinda bir müddet Iran taraflarini tarassut eden Ferhad Pasa, vaziyetten emin oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu hâdiseden hemen sonra Sam Beylerbeyligi'ne Ayas Pasa, Kudüs, Gazze ve Safed sancaklarina da birer sancakbeyi tayin edilmisti. 2. Belgrad'in Fethi Canberdi Gazalî'nin isyani esnasinda Macaristan'a karsi yeni bir seferin açilmasina karar verilir. Çünkü stratejik önemi haiz olan Belgrad, Avrupa'ya karsi girisilecek seferler için bir üs olarak kullanilabilecek durumda idi. Nitekim, bu stratejisinden dolayi Fâtih de daha önce, burayi almak için tesebbüslerde bulunmustu. Ayrica askerî güçlerine güvenen Macarlar, yeni Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri gibi cülûsu haber vermek, iki devlet arasindaki barisi yenilemek ve daha önce taahhüd edilen haraci (vergi) istemek üzere Macaristan'a gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi. Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki, onun kulaklari ile burnunu da keserek cevap diye Süleyman'a göndermislerdi. Böylece, insanlik tarihi için yüz karasi olabilecek bir vahset örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu olumsuz gelismeler üzerine harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey, böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî'nin yaptigi hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki geçit resmini , genç hükümdarin bunlari seyr ederken duydugu memnuniyeti ve ordunun maneviyatinin ne kadar yüksek oldugunu canli birer levha gibi tasvir edip gözler önüne serer. Gerçekten Kanunî, kendisine ve devletine yapilan bu hakaretin cezasinin verilmesi gerektigine inandigi için harp hazirliklarina baslanilmasi için emirler göndermisti. Iran hududunun güvenligi saglanip savas karari alindiktan sonra babasi ve dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed (Fâtih)'in türbelerini ziyaret ettikten sonra l8 Mayis l52l'de bizzat kendisinin basinda bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine hareket eder. Yol boyunca yapilan müzakerelerde Osmanli kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed Pasa'nin görüsü dogrultusunda, dogrudan Belgrad üzerine yürümesi ve Rumeli Beylerbeyi olan Ahmed Pasa'nin önceden hareketle Bögürdelen (Sabacz, Czabacz) hisarini almasi kararlastirilmisti.<br /><br />Sabacz'i kusatma altina alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip sikistirmakla birlikte, kaledeki garnizon, kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar yok edildiler. Bu kusatma esnasinda Osmanlilardan da epeyce sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir mücadele sonucu (2 Saban) 7 Temmuz'da Sabacz (Bögürdelen)i zapteder. Böylece Kanunî ilk fethini gerçeklestirmis oluyordu. Sultan Süleyman, ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini huzuruna kabul ettikten sonra kaleye gelir. Pâdisah, sehrin istihkâmlarinin arttirilmasini emr ettikten sonra askerinin Sirmi'ye geçmesi için Sava üzerine köprü yaptirir. Insaatin sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman, isçilerin gayretlerini artirmak için nehir kenarinda bir çardak altinda kalip insaatin tamamlanmasini bekler. Böyle manevî bir destek ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can ve basla çalisarak köprü yapim isini çabucak tamamlatmak hususunda elden geleni esirgemezler. Bu sirada daha baska kalelerin feth edildigi haberi gelir. Insaata baslandiginin onuncu günü köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden tastigindan köprü kismen harab olmussa da kisa bir süre içinde yeniden onarilmis ve asker buradan geçmisti.<br /><br />Bu sirada Belgrad'in kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise buranin karsisindaki Zemin Kalesi (Zemun, Zemlin)'ni ele geçirmisti. Bu esnada Pîrî Pasa'yi çekemeyen Ahmed Pasa'nin tesiriyle Belgrad muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine yürünmesi kararini alan Sultan Süleyman, daha sonra bu karardan vaz geçerek l Agustos'ta Zemin civarinda yüksek bir mevkie otag kurup, kusatmanin bir an evvel sonuçlandirilmasi emrini verir. Siddetle kusatilan Belgrad'in kale muhafizi dayanamayacagini anlayinca eman dileyerek 30 Agustos'ta kaleyi teslim eder. Kale halkindan bir kismi Macaristan'a giderken, aslen Sirpli olan bir kismi da evlad, aile ve mallariyla Istanbul'a nakl olunarak Yedikule civarinda iskan edilirler. Belgrad'dan getirilenlerin yerlestirildikleri mahalleye Belgrad Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten sonra 200 top ile tahkim edilen Belgrad Kalesi, Semendire ile birlikte muhafazasina 900 bin akça has ile Bosna Sancakbeyi Yahya Pasa oglu Bâli Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da Sultanzâde Hüsrev Bey'e verilir.<br /><br />Belgrad seferi esnasinda Osmanli ordusunda filler de bulunuyordu ki, Lütfi Pasa bunlarin iki tane oldugunu belirtir. Kanunî'nin bu ilk seferine Edirne, Filibe ve Sofya medreseleri talebeleri de istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi tarihten itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli ordusunun en mühim üslerinden biri olmus ve "Dâru'l-cihâd" adini almistir.<br /><br />Kanunî Sultan Süleyman, Belgrad'dan Istanbul'a dönerken l9 Ekim'de iki yasindaki oglu Murad'in, gelisinden iki gün önce de bir kizinin ölüm haberini almisti. Istanbul'a girdikten on gün sonra da dokuz yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan öldü (29 Ekim). Vezirler, Pâdisah'in çocuklarinin cenazelerine yaya olarak refakat ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin yanina defn edildiler.3. Rodos'un Fethi Bilindigi gibi, Kanunî Sultan Süleyman'in Akdeniz'de Osmanli hakimiyetini kurmak için giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk, Malta seferi ise son dönemi ifade eder. Dünya tarihinin esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin saltanatinin ikinci yilinda Rodos'u ve ona bagli bulunan adalari ele geçirmesi, Dogu Akdeniz'de Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati Akdeniz'e intikal ettirilmesi imkanini da saglamisti.<br /><br />1309'dan beri Saint Jean d'Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos adasi ile civarindaki adalar, eskiden beri Osmanlilarin ele geçirmek istedikleri önemli yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad'i almayi basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci mes'elesini de halletmek istiyordu. Zira fethi zarurî kilan bazi sebepler vardi. Buranin fethi, Osmanli ülkesine yeni ilhak edilmis bulunan Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz sahillerinin emniyeti bakimindan önemliydi. Bunun için de Rodos ve ona bagli olan diger adalarin Osmanlilarin elinde bulunmasi gerekiyordu. Nitekim bu zorunlugu takdir eden Yavuz Sultan Selim, saltanatinin son yillarinda, Sövalyeler üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazirlamaya koyulmus, ancak bu tasavvurunu gerçeklestiremeden hayata gözlerini kapamisti. Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret ve ulasim yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek tehlikeli kalesi durumundaki Rodos'ta bulunan sövalyeler, Osmanli ticaret ve hac gemilerine saldirmakla kalmamislar, ayni zamanda Canberdi Gazali'ye de yardimda bulunmuslardi. Bundan baska onlar, Rodos'ta bulunan Cem Sultan'in oglu Murad'i da taht vârisi olarak ortaya sürmüslerdi. Ayrica kalelerinin saglamligina güvenmekte olan Rodos sövalyeleri, korsanlik faaliyetlerine devamla, bir taraftan Müslümanlarin yollarini kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da Osmanli sahillerinde ardi arasi kesilmeksizin bazi fesatliklarda bulunuyorlardi. Bundan baska bes alti bin civarinda Müslüman'i esir alip adalarinda onlara türlü iskenceler yaptiklari da biliniyordu.<br /><br />Iste Kanunî, bu siyasî ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos proplemini halletmek istiyordu. Böylece, bir bakima babasindan miras olarak devr aldigi bir siyaseti devam ettirmek ve babasinin yarida birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi halletmek niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos'u feth etmek suretiyle dedesi Fâtih Sultan Mehmed'in gerçeklestiremedigi bir seyi de yapmis olacakti. Eserimizin, Fâtih'le ilgii bölümünde de görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan zaferleri arasinda sadece iki yerde istedigini ele geçirememisti. Bunlardan biri Belgrad, digeri de Rodos'tu. Tahta henüz geçmis olan genç Süleyman, saltanatinin ilk yilinda Belgrad'i zapt etmek suretiyle Fâtih'in düsüncesini gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad'in hemen arkasindan Rodos üzerine yönelmesinde, nisbeti az da olsa ayni psikolojinin etkili oldugunu söylemek mümkün olsa gerekir.<br /><br />Rodos'un fethi hususunda Divan-i Hümayûn'da yapilan müzakerelerde ekseriyet, Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira bunlar, Sövalyelerin söhreti, adanin müstahkem olup uzun süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda Avrupa'nin derhal buraya yardimda bulunabilecegini düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli bir macera ile bitecek sefere girismek dogru degildi. Bu düsünceye karsilik Vezir-i A'zam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa ve denizci Kurdoglu Müslihiddin Reis, Rodos seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise edilmemesi gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu arada casuslari vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi toplayan Kanunî, sefere karar verir. Bununla beraber sefere çikmadan önce, Hammer'in ifadesiyle " Kur'an-i Kerim'in emrini yerine getirmek için Üstad-i A'zam'a bir mektup gönderir. Bu mektupta Üstad-i A'zam teslim olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati kabul ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile mallarina dokunulmayacagina dair, yerlerin ve göklerin yaraticisi olan Allah, O'nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diger Peygamberler adina yemin ediyordu." Fakat bu teklif, Üstad-i A'zam tarafindan red edilir.<br /><br />Bu sirada Avrupa devletleri de birbirleri ile mücadele halinde bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek durumda degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek tek devlet olan Venedikliler de yapilan ticaret antlasmasi ile pasif hale getirilmislerdi. Divan'da alinan sefer kararindan sonra hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirilir. Öte yandan bu seferi haber alan Rodos Üstad-i A'zami Philippe Villiers de l'Isle Adam, bazi tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmis, yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana zincir çektirmis, ayrica Papa ve Fransa'dan da yardim istemisti.<br /><br />Osmanli donanmasi, 5 Haziran l522'de 300 gemi ile Çoban Mustafa Pasa komutasinda harekete geçer. Donanmada pek çok mühimmattan baska onbin deniz ve itfaiye neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde Istanbul'dan hareketle Üsküdar'a geçmis, buradan Kapikulu askerleri ve sefere memur olan diger eyâletlerin timarli sipahileriyle birlikte karadan yola çikmisti. Bu sefere nadir bir istisna olmak üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa'nin amcasi olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 - l525) de katilmistir.<br /><br />Osmanli donanmasi, Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24 Haziran'da Rodos önlerine gelen Osmanli donanmasi, Rodos kalesinin dört mil kadar dogusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini bekler. Nihayet Kütahya - Aydin yolu ile Marmaris'e, oradan da 28 Temmuz'da Rodos adasina geçen yüzbin kisilik ordu, surlar boyunca mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub sövalyeerden mütesekkil Rodos müdafileri ise kalenin bes ana burcunu müdafaaya basamislardi.<br /><br />Çarpismalar, l Agustos'ta Alman burcuna top atisi ile baslar. Kanunî, Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak kusatmayi buradan idare eder. Siddetle ve birbiri ardinca süre gelen Osmanli hücumlari, bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda dayanamayacaklarini anlayan sövalyeler, kaleyi teslim edeceklerini Kanunî'ye bildirmek zorunda kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi 21 Aralik 1522'de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna göre 2l3 yillik sonuncu Haçli Devleti de tarihe karisir. Buna göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin Dogu'dan tamaman uzaklastirilmalari da saglanmis olur. Antlasma geregi sövalyelerin adadan çekilmelerine müsaade edildigi gibi, sehirdeki Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda serbest olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar vergi vermemeleri ve kendilerinden devsirme alinmamasi gibi imtiyazlar da bahsedilmistir. Bu arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi kabul eden) Sultan Cem'in oglu Murad da yakalanarak iki oglu ile birlikte ortadan kaldirilir. Sövalyelerin Rodos'u terkinden sonra Pâdisah, 20 Ocak 1523'te Câmie çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda imamligi, sefere istirak etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi yapmisti. Rodos, Midilli sancagina baglanarak Dizdarzâde Mehmed Bey'in idaresine verilmistir. Osmanlilar, ayrica bu sefer sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum, Aydos, Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos, Limonsa adalarini ele geçirmislerdir. Böylece Rodos kalesi ve adasiyle birlikte Oniki adanin tamami ve Bodrum da teslim olmustu. Bodrum'un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da önemlidir. Zira burasi, Anadolu'da Hiristiyanlarin elinde bulunan tek toprak parçasi idi.<br /><br />29 Aralikta Kanunî, Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde Hiristiyanlik âleminde Noel kutlaniyordu Papa Ikinci Hadrianus, Roma'da Saint Pierre'de Noel âyinini icra ederken, kilisenin saçagindan bir tas düsüp Papanin ayagina dogru yuvarlanir. Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri devam eden Rodos'un düsmesine isaret saydilar.<br /><br />Rodos'un fethi, Türk topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki üstünlügünü gösterdigi gibi, o çagda alinmasi adeta mümkün görülmeyen ve Hiristiyanligin Islâm âlemine dogru bir kalesi sayilan adanin zapti, Avrupa'da büyük bir hayret ve teessür uyandirmistir. Bu arada Rodos'un fethini müteakib Rodos hapishanelerinde bulunan alti bin kadar Müslüman esir de kurtarilmistir.<br /><br />Rodos'a derhal Türk göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi, imâret, mektep, medrese, çesme ve yol yapilip ada imar edilir. Rodos, bir sancak merkezi olur. Buraya devamli olarak bahriye sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak günü aksam üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip Rodos'tan ayrilir. Anadolu'da Marmaris'e geçer. 3 Ocak'ta da Marmaris'te idi. Aydin, Midilli, Karasi, Mentese ve Saruhan sancakbeylerine, Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa'nin nezaretinde Rodos'taki insaat , imar ve iskân isleri bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten sonra Istanbul'a dogru yola çikan Kanunî 26 günde Istanbul'a varir. 29 Ocak l523'te yedi ay on iki gün süren bu ikinci sefer-i hümayûnunu bitirerek Istanbul'a gelmis olur. Bu arada Osmanli donanmasi da Istanbul'a döner.<br /><br />Rodos'un fethi edilmesi ile ilgili olarak gönderilen zafernâmelere Venedik mukabelede bulundugu gibi Sah Ismail de cülûstan beri ilk defa olarak taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmis, Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren bir mektup ile bir elçi göndermisti.<br /><br />Rodos'un fethi ile Avrupa'da Kanunî'nin söhreti biraz daha artmis oluyordu. Belgrad ve Rodos'un, Hiristiyan dünyasinin bu iki kilit noktasi sayilan müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari daha büyük fetihleri için bir isaret sayildi.<br /><br />5. Ibrahim Pasa'nin Misir'daki IslâhatlariMisir'da, sosyal düzenin saglanmasina önem verdigi anlasilan Kanunî, burada, sarsilan devlet otoritesi ile düzenini yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz' ve bozulan idareyi islâh etmek istiyordu. Bu maksatla Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi Misir'a gönderir. l Zilhicce 930 (30 Eylül l524)'da donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa'ya, bizzat Pâdisah, Marmara adalarina kadar refakat ederek orada kendisine pek dostane bir sekilde veda eder. Uhdesine Misir Beylerbeyligi de havale olunan Ibrahim Pasa'nin maiyetine Rumeli Defterdari Iskender Çelebi, Ulûfeciler Agasi Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30 nefer çavus, Divan kâtibi olarak Celâlzade Mustafa Çelebi ile bazi hazine kâtipleri ve 500 kadar yeniçeri memur edilip on kadirga ile yola çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi'na ugrayarak orada Ceneviz idarecileri tarafindan selamlandiktan ve kendisine takdim edilen hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7 Kasim )'da Rodos'a yanasir. Osmanli donanmasi Iskenderiye'ye yelken açtigi halde, sonbahar rüzgarlari yüzünden Anadolu sahiline düserek Rodos'tan hareketinden üç hafta sonra Marmaris körfezine girmek zorunda kalir. Yilin bu mevsiminde deniz yolculuguna güvenilemedigi için Ibrahim Pasa karadan gitmeye karar verir. Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi davranan, idarecileri kontrol eden ve onlarin tebeaya karsi daha müsamahali davranmasini saglayan Ibrahim Pasa, bu iyi niyeti ve tarafsizligi sebebiyle halkin duasini alir. Bu uzun ve yorucu yolculuktan sonra 2 Nisan l525'te Kahire'ye giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis, islâh ve tanzim etmek üzere maiyetindeki idarecilerle, Misir'daki Memlûklü idarecilerden mürekkeb bir hey'et teskil edip Kal'atü'l-Cebel'de devamli divan akdine baslar. halkin çesitli sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki kanunlari gözden geçirir. O, halkin içinde bulundugu ekonomik ve sosyal durumu ile hazineyi esas alarak kanunlar tasarlar. Fetihten beri sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin geçirdigi safhalari gözönüne alarak tasarladigi bu kanunlar, Misir'in eski kanununu ta'dilen mutedil ve mufassal bir kanunnâme sekline bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul'a gönderilir. Pâdisah tarafindan tasvibi alindiktan sonra kanun haline getirilen bu tasari, "düstûru'l - amel olmak üzere" Misir hazinesine teslim edilir.<br /><br />Ibrahim Pasa'nin, Misir'da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska adaletli ve lütufkâr icraatla dikkati üzerinde topluyordu. Sürekli olarak memleketin ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi yaralari onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni Havare ve Beni Bakar adiyla anilan ve hainlikle itham olunan asiretlerin reislerini astirmakla cezalandirdi. Bu cezalar, digerleri için de bir manada ibret oldu. Böylece vahalara ve Habesistan'a kadar Asagi ve Yukari Misir'daki öbür Arap asiretleri seyhlerine, Pâdisah'a itaatla bagli kalacaklarina yemin etmeleri ihtar olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak idareden sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü zamanindan beri borçlu oldukarindan dolayi haps edilen fakirlerin borçlari ödenerek saliverilmeleri saglanir. Egitim ve öksüzlerin yiyeceklerinin saglanmasi için özel yönetmelikler konularak bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali konaginin karsisinda, hükümet hazinesini muhafaza için iki kule yaptirir. Ibrahim Pasa, Beylerbeyi sifati ile Misir'da bulundugu sirada öteden beri Kahire'nin ugradigi gaileler sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi, medrese ve diger hayrat eserleri kendi hesabindan ve kendi masrafi ile tamir ettirmisti ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri zamanlarindaki hallerine konuldu. Gerçekten o, tatbik edilen mevzu ve muhdes nizami, özellikle sikâyet konusu olan vergi hususunu, âmil, mübasir, urban seyhi ve sair a'yândan istisfar etmis (sorusturup ögrenmis), Memlûklü devrine ait eski defterleri buldurup Kayitbay devri nizami ile Gavri ve Hayirbey zamanindaki muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed Pasa'nin ihdas ettigi haksizlik, zulüm ve bid'atleri ortadan kaldirmistir.<br /><br />Pâdisah, Malî ve idarî islâhatlar için üç ay kadar Misir'da kalan Ibrahim Pasa'nin eyâlette yaptigi islâh ve düzenlemesine kani olunca istedigi kimseyi Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda kendisine selâhiyet vermisti. O da, Defterdar Iskender Çelebi'nin tavsiyesine uyarak eyaleti, Sam Beylerbeyi olan Süleyman Pasa'ya verip Misir Beylerbeyligi'ne, Hamzavî'yi de defterdarliga tayin ederek 22 Saban 93l (l4 Haziran l525)'de Kahire'den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu'ya hareket eder. Maras'tan Kayseri'ye gitmekte iken bazi Türkmen boylarinin agirliklarini vuracaklari haberini alir. Bunlarin ileri gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey'in, Ferhad Pasa'nin tesiriyle öldürülmesi sonucu Dulkadir ülkesinde timari hazineye aktarilan Türkmen sipahîlerinin timarlarini iade ettirir. Daha sonra da l525 senesi Eylül'u basinda Istanbul'a varip Pâdisahin huzuruna çikan Ibrahim Pasa, Misir'daki icraati hakkinda ona bilgi verir. Pâdisah, onun Misir'daki icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda bulunur.<br /><b><br />MACARISTAN SEFERLERI</b><br /><br />Osmanlilarin Rumeli'ye ayak bastiklari günden itibaren bir buçuk asirdan daha fazla bir sürede karsilarinda ya hasma yardimci veya hasim olarak Macarlari gördükleri bilinmektedir. Bundan dolayi Türkler'in Macarlar'a, Macarlar'in da Türkler'e karsi olan düsmanliklari, Macaristan'in zaptina kadar devam etmistir. Belgrad ile birlikte bir kaç kalenin Osmanlilar'ca alinmis olmasi, Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten Belgrad'in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan önemli bir âmil olmustu. Nitekim Belgrad'in alinmasindan sonra Macaristan, Hirvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya gibi yerler, daha rahat ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina hedef oldular. Bu arada Gazi Hüsrev, Sinan ve Bâli Beyler'in akinlari Mohaç savasina kadar devam edecektir.<br /><br />Macarlar'in, Eflâk islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine Bogdan'la ittifak yapmalari, Sarlken'in bir Avrupa Imparatorlugu kurma tehlikesi ve Safevîler'le anlasma yapmasi gibi hadiseler üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç Meydan Muharebesi Belgrad'in fethi, Osmanlilar'in tabii yayilma sahasi olarak gördükleri Orta Avrupa üzerine yürümek yolunda önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud bölgelerinde de bazi karisikliklar çikmis, Tuna boylarinda Macarlar'la küçük çapli çarpismalar olmustu. Bununla beraber, Kanunî'nin sefere karar vermesi, Papalik, Macaristan ve Lehistan münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan birçok âmile dayanmakta ise de, bu kararda Fransizlar'in da önemli sayilabilecek bir rol oynadiklari belirtilmektedir.<br /><br />Kanunî Sultan Süleyman'in saltanat yillarinin basinda Fransa ile Almanya birbirlerine karsi hasim duruma geldikleri gibi birbirleriyle mücadeleye de baslamislardi. Fransa Krali I. François'nin, Alman imparatorluk seçiminde Sarlken (Charles Quint)'e rakip olarak adayligini koymus olmasi, iki devletin siddetli bir mücadeleye girmesine sebep olmustu. I. François'nin, l5l9'da imparator seçilen Habsburg hânedanina mensub Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi üzerine, I. François'nin annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düsesi Louise de Savoie, Kanunî Sultan Süleyman'a bir mektup göndererek kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah da Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî bir yardimda bulunacagini va'd etmisti. Kanunî, Sarlken'in kurmak istedigi Avrupa Imparatorlugu'nu, Osmanlilar için büyük bir tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece Bati'dan degil, l524 Mayis'i sonlarinda vefat etmis olan Sah Ismail'in yerine geçen Tahmasb vesilesiyle Dogu'dan da kendini gösteriyordu. Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin aleyhindeki bir ittifak içinde idiler. Iran, Çaldiran'i bir türlü unutmamisti. Buna ragmen tek basina Osmalilar'la basa çikmalari da mümkün görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa'nin en büyük gücü haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan desteklenen yeni Imparator Sarlken ile Osmanlilar aleyhine bir ittifak kurma gayretinde idi. Hem Iran'in hedeflerini, hem de Sarlken'in kendisine karsi meydana sürecegi büyük kuvvetin farkinda olan Kanunî, bu sebeple Fransa'yi himaye etmek istiyordu. Böylece Bati'yi siyaseten bölmeyi hedefliyordu.<br /><br />Öyle anlasiliyor ki, bu siralarda Macaristan'in iç durumu da pek iyi degildi. Macar Krali'nin kötü yönetimi devam ettiginden, Erdel Beyi Zapolyai hem krala, hem de krallik üzerindeki Habsburg nüfuzuna karsi çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda âdeta ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini belirtmek gayesiyle Protestanlik hareketlerine katildiklari gibi, paralarini alamayan birçok Macar askeri de Osmanli Akinci Beyi Bali Bey'e siginiyordu. Kanunî'nin, gerek akinci, gerekse diger kaynaklardan istihbarat ettigi bu durum, onun sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica Macaristan'in ele geçirilmesi ile Osmanlilar, Habsburglarla aralarindaki engeli kaldirmis olacaklar ve böylece Viyana kapilarina varilmasi için büyük bir mania asilmis bulunacakti.<br /><br />Macaristan seferinin hazirliklari tamamlandiginda Kanunî, bir yil önce vefat etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemali Efendi'nin yerine, Osmanli dünyasinda hukuk, edebiyat, dil ve tarih alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal Pasazâde'yi tayin ederken, kendisinin bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent) in idaresi için de Misir'in eski valisi olan Kasim Pasa'yi Kaymakam (Kaim-i makam) olarak görevlendirir.<br /><br />Sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932 (23 Nisan l526)'de yüz bin kisilik bir ordu ile yeni dökülmüs ve Avrupa'nin hayalinden geçiremeyecegi derecede mükemmel 300 top ile birlikte Istanbul'dan hareket eder. Bu üçüncü "Sefer-i Hümâyunu"na çikmadan önce hükümdar, Eyyub Sultan, Ebu'l-Vefa ile babasi Yavuz, dedesi II. Bâyezid ve Fâtih'in türbelerini ziyaret ederek dua eder. Bütün bu mekânlarda, Allah'in kendisine yardim etmesini diler.<br /><br />Gerçekten Islâmî anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü körüne bir kirma ve kirilma hâdisesi degildir. O, presipler adina yapilan bir cihaddir. Cihad için de her seyden evvel ordulara mânevî güç gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan Muharebesi'ne girismeden evvel gözlerinden yaslar akitip, yüzünü yerlere sürerek mânevî kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki, önüne düstügü ordulari, gittiklere yerlere tevhidi de beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini de devletin yardimcisi ve tamamlayicisi görerek, ecdadi gibi maddî kuvvetlerinin ikmali kadar, mânevî kuvvetlerinin yardimini da ihmal etmiyordu.<br /><br />23 Nisan'da Istanbul'dan hareket edip Halkali Pinar denen menzile varan ordunun, büyük bir düzen ve disiplin içinde bulundugu anlasilmaktadir. Zira Kanunî'nin emrine göre ekilmis tarlalara girmek, hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin hayvanlarini almak, ölüm cezasini gerektiriyordu. Pâdisahin emri hilafina hareket eden birkaç kisinin ya basi kesildi veya asildilar. Hammer'in ifadesine göre, Pâdisahin emrine uymayan bir kaç kadi bile cezanin siddetinden kurtulamadi. Pâdisahin, reâyâsinin menfaatlerini korumak ve onlara her ne sekilde olursa olsun bir zararin gelmemesi için gösterdigi bu çaba, onun tebeasini ne kadar düsündügünün bir isaretidir. Iyi bir Müslüman hükümdar olan Kanunî'nin anlayisina göre, kendisinin idare ettigi halkindan yine kendisi sorumludur. Gerek Kur'an-i Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in hadislerinde bu konuda pek çok emir bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen Pâdisah, elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini vazifeli biliyordu. Iste bunun içindir ki o, halkinin malina en ufak bir zararin gelmesini istemiyordu. Harp içinde dahi olsa, böyle bir zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine davranislarin, en büyük ceza olan idamla sonuçlanacagini ilan etmekten çekinmiyordu. Onun, kanunsuz davranislari affetmeyisi, orduda büyük bir disiplinin meydana gelmesine sebep olmustu. Gerçi bu disiplin sadece Kanunî döneminde degil, hem daha önce, hem de daha sonra vardir. Zira bütün Osmanli hükümdarlari, yönetme bakimindan kendilerini Allah'a karsi sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi onlarda, baska dinden olan hükümdarlara benzemeyen hasletler meydana getirmisti. Bunun içindir ki Kanunî dönemi Osmanli dünyasinin sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs eden ve Osmanli ülkesinde senelerce kalmis olan Avusturya elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine üç aya yakin bir süre karargaha yakin bir köyde kalarak Müslüman Türk ordusunu yakindan görmek ve takib etmek firsatini bulduktan sonra görgü ve müsahedelerine dayanarak asagida özetleyecegimiz su bilgileri verir.<br /><br />"Yanimda bir iki arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her tarafta dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta, muhtelif teskilâtlara mensub askerlerin kendi karargahlarindan disariya çikmamalari oldu. Bizim karargahlarimizda meydana gelen olaylari bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat hakikat su ki, her tarafta tam bir sükût ve sükûnet hüküm sürüyordu. Asla kavga ve münakasaya rastlanmiyor, herhangi bir cebir ve siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke veya hiddetten ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan baska her taraf öylesine temizdi ki, ne süprüntü, ne gübre yiginlari, ne de göze ve buruna fena gelen bir seye tesadüf imkani vardi." Busbecq, Müslüman - Türk dünyasina dis biledigi halde su ifadeleri kullanmaktan da kendini alamaz. " Simdi benimle beraber geliniz ve sarikli baslardan meydana gelen bu büyük kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü türlü, renk renk parlak esvablar (elbiseler)... Her tarafta altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas piriltisi... Bu manzarayi dil ile anlatmak imkan disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim ki, gözlerim simdiye kadar bundan güzel bir manzara görmemistir. Mâmafih, bütün bu servet ve ihtisam içinde yine de büyük bir sadelik ve iktisad göze çarpiyor. Herkesin elbisesi ve mevkii ne olursa olsun, ayni biçimde. lüzumsuz islemeler ve kenar süsleri yok. Halbuki bizde bu âdettir. Pek çok masrafa mal olur ve üç günde de bozulup gider."<br /><br />Elçi bunlari anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen askerin çalgi ve türkülerle eglendigine, çagirip söyledikleri havalarin da gazâ ve sehâdet (sehidlik) temlerini isleyen hamâset destanlari bulunduguna isaret ettikten sonra, ordunun, hayvanî gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî gidalarla beslendigini, Ramazan ayini karsilamak için ise mutad yiyeceklerini daha da sadelestirdiklerini, fakat Ramazan arefesinde yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak zevklere karsi da, oldugundan daha çekingen davranarak oruca kendilerini hazirladiklarini söyler. O, Hiristiyanlarin perhize girmeden önce sanki bu imsakin acisini pesin olarak çikarmak ister gibi, kendilerini çilginca eglenceye, dans ve sarhosluga verdiklerini, senenin bu günlerinde memleketlerini ziyaret eden yabancilarin, Hiristiyanlarin çildirmis olduklarini söylemelerine sasilmamasi gerektigini uzun uzun anlatip, sonunda Türkler'de üstünlügün ve basarinin sirrina temas ederek: "Türkler'de seref ve makam, idarî mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel ve agir olanlar, hiç bir zaman yükselemezler. Iste Türkler'in, her neye tesebbüs ederlerse muvaffak olmalari, hâkim bir irk haline gelmeleri ve her gün devletlerinin hududlarini biraz daha genisletmelerinin hikmetini liyakat, kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu ehemmiyette aramalidir."<br /><br />"Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca gelecegin bize neler hazirladigini düsünüp korkudan titriyorum. Karsilasan iki ordudan biri galip gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk ordusu sirtini kuvvetli bir imparatorlugun genis kaynaklarina dayamis, zinde, tecrübeli ve sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere alismis, zor sartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirlige mukabil hususi israf, yipranmis kuvvet, mâneviyat bozuklugu, tahammül yoklugu ve idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat etmeyen subaylar. Disiplin kavramiyla alay ederiz. Basibosluk, sarhosluk, serkeslik ve zevke düskünlük bizde alabildigine vardir. Bu durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir. Herhalde simdilik Iran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler Iran'la bir anlasmaya vardiklari zaman onlardan ve diger Sark devletlerinden de yardim görerek bütün güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve hazirliksiz oldugumuzu düsündükçe içim ürperiyor."<br /><br />Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq'in dedigi gibi, gerçekten de Osmanli medeniyeti âbidesi örülürken bu âbideyi yükselten her tas, mutlaka kendi mevziine ve kendi mevkiine konmus bulunuyordu. Son derece titiz bir inzibat fikri ile yapilan vazife ve selahiyet taksimi ise, devlet düzeninin aksamadan dönmesinde en büyük rolü oynamakta idi.<br /><br />Devletin bu mevzuda en göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad'in fetinden bes sene sonra Mohaç ovasina konarak Macaristan'in karsisina çiktigi zaman , ezici kuvveti, essiz intizami ve ibâdet derecesine varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil, efsanevî bir heybet ve azamet örnegi idi.<br /><br />Daha önce, sefer hazirliklarini tamamlayan Pâdisah'in, 23 Nisan l526'da yüz bin kisilik ordu ve 300 top ile birlikte Istanbul'dan hareket ettigine temas edilmisti. Yol boyunca orduya yeni yeni kuvvetler katilmis, Istanbul'dan hareket edildikten iki buçuk ay sonra Belgrad'a varilmisti. Ibrahim Pasa'nin basinda bulundugu öncü kuvvetler, Tuna Nehri üzerinde bulunan Petro Varadin (Petervaradin)'i karadan ve nehirden sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna beyleri tarafindan Sirem mintikasindaki kaleler zapt edilir. Son derece muntazam yürüyen ve etrafa hiç bir hasar vermeyen asil kuvvetler de Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)'i almisti.<br /><br />Osmanlilar'in, Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan Macar Krali II. Layos (Lui) bir taraftan harbe hazirlanirken, diger taraftan da Avrupa kral ve prenslerine müracaat ederek yardim istemisti. Bu arada Macar meclisi, kiralin bizzat savasta hazir bulunmasina karar vermisti.<br /><br />Ösek kalesinin alinmasindan sonra Tuna'yi takib için iki üç gün içinde gemiler üzerine kurulan köprüden Drava Nehri geçilecegi sirada Macarlar karsi koymak istedilerse de muvaffak olamazlar. Nihayet Macar ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu da ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor, hem de harp tertibati aliyordu. Sag kolda Vezir-i A'zam ve Rumeli beylerbeyi Ibrahim Pasa, sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Pasa, merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu askerleri mutad olan yerlerini alacaklardi.<br /><br />Macar Krali II. Layos, Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda beklemeye baslamisti. 26 Agustos'ta Mohaç'a gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir. Osmanlilar, büyük hücuma baslanacagi gece, muhtesem bir mum donanmasi yaparak, yedi gögün yildizini bir yere toplamis sanilan büyük bir gazâ senligi tertib ettiler. Mes'alelerin meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve heyecan kiyameti yasayan ovada kösler vuruluyor, davullar, zurnalar çaliniyor, atlar kisniyor, sancaklar dalgalanip kiliçlar sakirdiyordu. Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer yer bataklik haline getiren yagmur, hizini kesmekle birlikte çiselemeye devam ediyordu. Mohaç ovasinin bir tarafi zaten Türklerin "Karasu" dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî, sabah namazini kildiktan sonra askere belig bir hitâbede bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah, gözleri yasli oldugu halde ellerini göge dogru kaldirarak:<br /><br />"Ilahî, kudret ve kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i Muhammed'e yardim et. Müslümani yerindirme, kâfiri sevindirme " diye dua eder. Bu güzel davranisi gören Osmanli saflarindaki bütün askerlerde cesaret ve din sevki artar. Birlesik bir duyguya kapilan süvariler, atlarinin üzerinden siçrayip yapraklarin agaçtan düstügü yere atladilar. Yüzlerini topraga sürüp secde ettiler ve Allah'tan kendilerine zafer nasib etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile atlarina bindiler.Ve Pâdisahlarinin ugrunda canlarini vereceklerine and içtiler.<br /><br />Bu düzenin bir geregi olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani zirhli harp elbisesi giymis ve beyaz bir ata binmis olarak merkezdeki yerini almisti. Sabah namazi üzerinden saatler geçtigi halde iki taraf da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin iyice yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî'nin bekledigi an gelir. Ikindi vaktiine dogru, Osmanlilarin yerlerinden kimildamadigini gören Macarlar taarruza geçerler. Böylece savas, 29 Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü ikindi zamani Macar hücumuyla baslamis olur. Osmanlilar'in son savas planina vâkif olmayan Macarlar, altmis bin kisilik zirhli süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil merkeze hücum ile isi halledeceklerini ümit etmislerdi. Buna karsilik Osmanlilar da planin geregi olarak Macarlar'i merkeze çekip çenbere almak suretiyle imha etmek istiyorlardi. Macar komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas Pol Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A'zam komutasindaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler. Osmanli kuvvetleri plan geregi olarak geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin sikistirmasi ile Macar kuvvetleri daha içeri alinip toplarin önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri, sür'atle düsmanin arkasini çevirerek Macar süvarilerini ikiye ayirdilar. Bundan baska Macarlarin bizzat Kral Layos komutasindaki ikinci kolu, Anadolu kuvvetlerinin üzerine yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet edememis gibi hareket ettiginden bunlar da merkez üzerine yani Pâdisah'in bulundugu ordunun kalbine dogru hücum ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören düsman iyice içeri girdi. Bu siralarda 35 (veya 32) Macar sövalyesi Kanunî'ye sokulmaya çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah'i esir veya öldürmeye yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali ismindeki birinin komutasinda bulunuyorlardi. Yeniçerilerin siddetle çarpistigi ve Pâdisahin etrafinda küçük bir maiyyet kuvvetinin kaldigi bir anda Marczali ile iki arkadasi, Kanunî ile bizzat karsi karsiya gelirler. Diger arkadaslari, Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi. Kanunî, tek basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu esnada bir kaç ok yediyse de bu oklar, zirhi delip vücuduna nüfuz edemedi. Sonunda Kanunî, üç sövalyeyi de bizzat kendi kiliciyla öldürür.<br /><br />Macar kuvvetleri içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve daha önce de belirtildigi gibi gerileri de "akinci" ve "deli" kuvvetleri tarafindan çevrildikten sonra 300 topa birden ates verilir. Macar ordusu bu atesin dehsetiyle neye ugradigini sasirir. Bu saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin olurlar. Bu atesten sonra savasta komutan olan kral bir daha görünmez. Ordunun dönüsünden sonra bataklikta ölüsü bulunmustu. Osmanlilarin kilicindan kurtulan askerler de gece karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp bogulmuslardi. Mohaç Muharebesi iki saat sürmüstü. Bu muharebede Osmanli ordusunun mevcudu 300 bin, Macarlarinki ise l50 binden fazla idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle Macar kuvvetleri Osmanli kuvvetlerinden pek az degildi. Nitekim, Mohaç olayini birçok kimseden dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan tarihçi Peçevî, "Mohaç gazâsinda ikiyüz bin kâfir katl ve esir olundu denilse belki noksani var, mubalagasi yoktur" derken, iki tarafin kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek ister. Keza Lütfi pasa da Macar askerlerinin sayi ve durumunu su ifadelerle dile getirir: "Ve 200 bin atli ve otuz bin piyade tüfenk endâz her nereye ki atalar, hata etmezlerdi." Bu ifadelerden anlasildigina göre Macar Krali'nin kuvvetleri 230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa, Macar askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin, Osmanli planina uygun bir sekilde nasil cereyan ettigini de anlatir. Ona göre Kral Layos, askerini üç kola ayirmis, bizzat kendisi merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de, yeniçerilerin önünde bulunan ve zincirlerle birbirlerine bagli olan toplara karsi, geçmek üzere bir gedik bulamamistir. Bununla beraber Rumeli kolunu geri çekilmeye mecbur etmisler, sonra plana göre Anadolu kolu da geri çekilerek Macarlar'in çenbere alinmasi saglanmistir. Böylece Osmanlilar, Allah Taala'nin: âyet-i kerimesi'nin isaret ettigi gibi galip gelmislerdi. Macar Kralinin komutasi altinda Macarlar'dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve Ispanyollar'dan meydana gelen büyük bir ordu bulunmakta idi.<br /><br />Mohaç zaferinin ertesi günü akincilar, düsman ülkelerinin içlerine dogru akinlara gönderilmisti. Macar ordusu ise tamamen imha olunmustu. Böylece Osmanlilarin önünde bir engel kalmamisti. Mohaç ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli ordusu Macaristan'in baskenti olan Budin üzerine yürür. l0 Eylül l526'da sehir teslim olur. Ordu sehre gelmeden önce Hiristiyan olan yerli halkin bir kismi kaçmisti. Bu yüzden, buradaki Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi. Bunlarin reisi olan Salamon oglu Yasef, Budin kalesinin anahtarlarini Sultan Süleyman'a teslim etmisti. Böylece sehir, herhangi bir mukavemetle karsilasilmadan Osmanli hükümdarina teslim edilmis olur. Pâdisah, sehir halkinin can ve malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük cezalarla tecziye edecegini bildirir. Pâdisah, burada on dört gün kadar kalip Kurban Bayramini burada geçirir. Osmanli ordusunun Budin'den Istanbul'a dönüsü esnasinda Segedin ve Baç (Bacs) sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne mevkiinde direnis gösteren Macar kuvvetleri de bozguna ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil orduyla vurusacak hiç bir düsman kuvveti kalmamisti. Mohaç'tan sonra Macarlarin elinde, Erdel voyvodasi, yani Transilvanya genel valisi Zapolyai'nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç bir kuvvet kalmamisti. Yaka yakaya ve bogaz bogaza cenk edilen Mohaç Meydan Muharebesi, Kral Layos ile beraber bütün bir Macar ordusunun imhasina mal olmus ve müstakil (bagimsiz) Macar Devleti'nin hayatina son vermisti. Bundan sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan taniyacakti. Osmanlilar tarafindan Macar tahtina Zapolyai Janos'un seçilmesi, Alman Imparatoru Sarlken'in kardesi ve ölen Macar Kirali'nin hem enistesi hem de kayinbiraderi olan Avusturya Arsidük'ü Ferdinand'i harekete geçirir. Macar Kiralligi üzerinde hak iddia eden Ferdinand'a, Istoni Belgrad'da bulunan Macar kirallik tacinin giydirilmesi ile Macaristan'da iki krallik ortaya çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan'in bati ve kuzey batisi Ferdinand'in idaresinde, Orta Macaristan ile Erdel ise Zapolyai'nin hâkimiyetin-de bulunuyordu. 2. Ikinci Macaristan Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde Macar krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar'in kendisine hazirladigi bu imkani geregi gibi degerlendiremez. O, Osmanlilar'a yaklasmak söyle dursun, l527 baharinda toplanan Regensburg Imparatorluk meclisinde Osmanlilar'a karsi yardim dahi istemisti. Öbür yandan Macar beylerinin çogunlugu tarafindan kralliga seçilmis bulunan Ferdinand'in, Osmanli ordusunun geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile Budin üzerine yürüyüp onun kuvvetlerini Tokaj'da maglup etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan Krali'nin yanina siginmak zorunda kalan Zapolyai, Osmanlilar'dan tekrar yardim istemeye mecbur olur. Bu yardim için de Istanbul'a bir elçi gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim talebinde bulunmasa dahi Osmanlilar'in bu duruma müsaade edecegi düsünülemezdi. Bununla beraber onun yardim talebi, Osmanlilar'in daha sür'atli bir sekilde harekete geçmesine sebep olmustu. Böylece durum, Zapolyai'nin müdafaasi seklini almisti. 29 Subat l528 tarihli antlasmaya göre Osmanli Devleti, Zapolyai'yi tâbi bir hükümdar olarak tanimaktaydi. Öbür taraftan, Osmanli Devleti'nin kendisini burada birakmayacagini anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi vermek sartiyla Macar Krali olarak taninmasini teklif ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek Budin'in Zapolyai'ye iade edilmesi istenir. Böylece, 29 Mayis l528'de Istanbul'a gelen bu ilk Avusturya elçilik heyeti, herhangi bir sonuç alamadan geri dönmek zorunda kalir.<br /><br />Kanunî, Vezir-i a'zam Ibrahim Pasa'ya II. Macaristan seferinin serdarligini tevcih ederek büyük yetkiler vermisti. Aslinda Macaristan'in yönetimi için asker ve kaynak kullanmak yerine, simdilik Zapolyai'nin idaresinde yari bagimli bir Macar Devleti'ni Habsburglar'a karsi tampon bir devlet olarak birakmayi tercih eden Kanunî Sultan Süleyman, l0 Mayis l529'da iki yüz bin kisilik bir ordu ile sefere çikar. Macar topraklarina girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul'a gelen elçisi Lasczky ve Macar asilzâdeleri itaatlerini arzedip huzura kabul olunurlar. Lütfi Pasa, Zapolyai'nin Kanunî tarafindan nasil karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi arasinda geçen konusmalari da verir. Buna göre Zapolyai, diger kullari gibi kendisinin de Pâdisah'in kulu olmak istedigini bildirerek söyle der: " Ey Pâdisah-i âlem penah, Müslümanlardan ve kâfirlerden (gayr-i müslim) kullarinin nihayeti yoktur. Ben dahi ol kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin meslegine, yani senin tebean olmaya geldim). Ve hem Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa hizmet-i seriflerine diyelim." Tercümanin anlattigi bu sözleri begenen Kanunî: "Muradin desin, elimizden geldikçe bitirmesine sa'y edelim (çalisalim) der. 3 Eylül'de Budin önlerine gelen ordu, kusatma hazirliklarina basladigi sirada, sehirdekiler teslim olurlar. Böylece sehir, yarim günlük bir mukavemetten sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül'de sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi karsiliginda burayi Zapolyai'ye vererek merasimle ona Macar Kralligi tacini giydirir. Hammer'in ifadesine göre onu, merasimle krallik tahtina oturtan ne <br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3163-kanun-sultan-suleyman.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3163-kanun-sultan-suleyman.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 02:02:46 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Yavuz Sultan Selim (I. Selim)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846428425339.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>Yavuz Sultan Selim<br /></b><br />Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğulları beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı.<br /><br />Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim'i Trabzon Sancağı'na tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletler de ilişkisi oldu. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular.<br /><br />Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Çok mütevazi bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Humayun benim mührümle mühürlensin." Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi. Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.<br /><br /><b>ÇALDIRAN SAVAŞI</b><br /><br />Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu'daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı. Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.<br /><b><br />MERCİDABIK ZAFERİ</b><br /><br />Fatih Sultan Mehmed devrinden kalan anlaşmazlık ve İran Seferi, Mısırlıların ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden oldu. Yavuz Sultan Selim, bu ittifakın yapılacağını öğrenince Mısır seferine karar verdi. Yavuz Sultan Selim, 5 Haziran 1516'da Mısır seferine çıktı. 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştı. Mısır Sultanlığına bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim oldular. Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516'da Mercidabık'da oldu. Mısır Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamadı. Mısır hükümdarı Gansu Gavri ölü olarak bulundu. Kazanılan Mercidabık zaferi sonunda Suriye'nin kapıları Osmanlılara açılmış oldu.<br /><b><br />MEMLÜKLER VE RİDANİYE ZAFERİ</b><br /><br />28 Ağustos 1516'da Halep'e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim aldı. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516'da Kudüs'e, 2 Ocak 1517'de Gazze'ye girdi. Mercidabık Savaşı'ndan sonra Mısır'ın başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüş ve Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye'de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştu. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte, ilkçağdan beri hiçbir komutanın cebren geçemediği Sina çölünü 13 günde geçerek, Ridaniye'de Mısır Ordusu ile karşılaştı. Mısır Ordusu'na, El-Mukaddam Dağının etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Mısır Ordusunun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirdi. 22 Ocak 1517'de Ridaniye Zaferi kazanıldı. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti tarihe karıştı.<br /><br /><b>HALİFE YAVUZ SULTAN SELİM</b><br /><br />24 Ocak 1517'de Kahire alındı. 4 Şubat 1517'de Yavuz büyük bir törenle Kahire'ye girdi ve Mısır Memlüklerine bağlı Abbasi halifeliğine son verdi. Yakalanan Tumanbay idam edildi. Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hakimiyetine girdi. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katıldı. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçti. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi doldu. 6 Temmuz 1517'de Emanet-i Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve aralarında Hz.Muhammed'in (S.A.V) hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz'dan Yavuz Sultan Selim'e gönderildi. 29 Ağustos 1516'da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı Soyuna geçti. Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii'nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil'den (kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn) Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine'nin hizmetkarı ünvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu. Rivayete göre, Üçüncü Mütevekkil kürsüye çıkıp, Halifeliği Osmanlı Padişahı Sultan Selim Han'a devrettiğini açıkladı. Sırtındaki cübbeyi Yavuz'a elleriyle giydirdi. Halifelik nişanlarından sayılan kılıcı elleriyle Yavuz'un beline bağladı. Yavuz Sultan Selim, o andan itibaren Müslümanların dini ve dünyevi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil, "halife" olarak da anılacaktı ve ondan sonra gelen tüm padişahlar aynı zamanda halife de olacaklardı. Yavuz Sultan Selim, tahtı devraldığında 2.375.000 km.kare olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 6.557.000 km.kareye çıkarmayı başardı. Devletin gelişmesi için de bir çok faaliyeti oldu. Çok düzenli çalışan bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede ülke içinden ve dışından istediği bilgileri alan Yavuz Sultan Selim'in adam seçiminde büyük bir isabet yeteneği vardı.<br /><b><br />İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ)</b><br /><br />Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılan Haliç Tersanesini kapasite olarak arttırdı. Medreselerin yanında, sosyal ve ticari alanda hizmet verecek birçok bina inşa ettirdi. Hayatı yoğun savaşlarla geçen Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Fatih Paşa, Elbistan Ulu Camii, Şam Salihiye'de Muhyiddini Arabi'ye Camii, İmaret ve Türbesi gibi hayır eserleri de yaptırmaya fırsat bulmuştur. Ayrıca temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii'ni bitirmeye ömrü yetmemiş, bu eser oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamamlanmıştır.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3162-yavuz-sultan-selim-i-selim-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3162-yavuz-sultan-selim-i-selim-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:58:20 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Sultan II. Bayezid Han]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846426575570.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>2. Beyazıt</b><br /><br />Sultan II. Bayezid Han<br /><b><br />Babası : </b>Sultan II. Mehmed<br /><b><br />Annesi : </b>Mükrime Hatun<br /><b><br />Doğduğu Tarih :</b> 1452<br /><br /><b>Padişah Olduğu Tarih: </b>19 Mayıs 1481<br /><br /><b>Tahttan Mecburen İnişi:</b> 25 Nisan 1512<br /><b><br />Öldüğü Tarih :</b> 26 Mayıs 1512<br /><br />Sultân II. Bâyezid, Gülbahar Hâtundan 1450 yılında Dimetoka Sarayında dünyaya geldi. Babası Sultân Fâtihin nâşı 17 gün saklandı ve Amasyada Sancak Beyi olan Şehzâde Bâyezid İstanbula getirilerek tahta çıkarıldı. Bazı tarihçilerin, Osmanlı kaynaklarında geçen îş ü nûşu severdi şeklindeki ifadelerini, onun gençliğinde eğlence ve içkiyi severdi şeklinde yorumlamaları asla doğru değildir. Tam aksine veli lakabını alan nadir Padişahlardan biridir. Asrındaki maneviyât erleri ve âlimlere gösterdiği hürmet de bunun şahididir. Müstakil bir sorunun cevabında da özetleyeceğimiz gibi, Fâtihin vefatıyla Hıristiyan alemi istediğine kavuşmuş ve Roma bir İslâm merkezi olmaktan kıl payı kurtulmuştu. İşte Şehzâde Cem olayı da bunun tuzu biberi oldu. Sultân Bâyezid, İtalyadaki Gedik Ahmed Paşa komutasındaki orduyu hemen geri çağırdı ve maalesef 1495 yılına kadar, birinci derecede Cem Sultân ve Memlüklülerle meşgul oldu. Sultân Bâyezidin asıl saltanatı 1495 yılından başlatılabilir.<br /><br />Bütün bu sıkıntılara rağmen, Sultân Bâyezid, 1483de 1. Seferini Moravaya ve 1484 yılında ikinci seferini de Boğdana yaptı. Maalesef düşmanlar, 1485 yılından itibaren, dünyanın 1. ve 2. güçlü devletleri olan Memlüklülerle Osmanlıların arasını açmaya muvaffak oldular. Osmanlı hacılarının güvenliğini sağlamayan Memlüklülere karşı, Mayıs 1485de Çukurovaya asker gönderilerek resmen harp başlatılmış oldu. Memlüklü Sultânı Kayıtbay düşmanlığın devamını istemiyordu; çünkü bundan Endülüsde Müslümanlara zulmeden İspanya ve Portekiz ve ayrıca tüm Hıristiyan blok istifade ediyordu. Neticede Ramazan Oğulları Memlüklülerde ve Zülkadir Oğlu Osmanlıda kalmak üzere, yıllar süren ve genellikle Memlüklü lehine sonuçlanan savaş yılları sona erdi.<br /><br />1495de Cem Sultânın vefatı ve de Memlüklü ile yapılan sulhden sonra yeniden asıl saltanat yıllarına başlayan II. Bâyezid, evvela Boğdana musallat olan Polonyaya karşı haretekete girişti. Bununla da kalmadı; Venedik, Macaristan ve zaten arada düşmanlık bulunan İspanya ile fiilen savaş hali başladı. II. Bâyezid 4. Ve 5. seferini, sırasıyla 1499 ve 1500 yıllarında Venedik üzerine yaptı. 4 yıl süren savaşlar neticesinde, Venedik Balkanlardaki bütün müstemlekelerini, başta Mora ve Yunanistan olmak üzere, Osmanlı Devletine teslim mecburiyetinde kaldı. Osmanlı orduları, Macaristan ve Bosnada yaptıkları savaşlarda da önemli fetihler elde ettiler.<br /><br />Maalesef, bu başarıların ardından, Erdebildeki Safevî tarikatının şeyhlerinden Şeyh Cüneyd, onun oğlu Şeyh Haydar ve nihayet asırlarca Osmanlı Devletini fetihlerinden uzak tutan Şah İsmail ve onun Şii devleti olan Safevîler meselesi ortaya çıktı. 1460da Şeyh Cüneyd katledildi, ama yerine geçen Şeyh Haydar, işi daha da ileriye götürdü. Asıl problem, Uzun Hasanın da torunu olan Şah İsmail ile başladı. Şah İsmailin desteğiyle Anadoludan toplanan Türkmen gençleri, Erdebile götürülüyor ve orada ciddi bir Şîa eğitimi verildikten sonra, birer Şiî mollası olarak Osmanlı Sofuları adıyla Anadoluya gönderiliyordu. 1507de Şah İsmailin Zülkadir Oğlu Alâüddevle Beyin kızını istemesi ve onun da bir Şiîye kızını vermek istememesi üzerine, II. Bâyezidin kayınpederi ve Yavuzun da dedesi olan Zülkadir Oğlu beğliğine saldırdı ve zulme başladı. Osmanlı Devletinden ve Memlüklülerden tepki görmeyince iyice şımardı. Tepki, 1487 yılından beri sancakbeğliğinde bulunduğu Trabzondan yani Yavuzdan geldi ve Şehzâde Yavuz hemen Gürcistan Seferine çıktı. Bu sefer sonucunda, Yavuz komutasındaki Osmanlı orduları, Şah İsmailin oğlu İbrahim Mirzanın komuta ettiği Safevî ordusunu Erzincan yakınlarında perişan etti. Halk, Yavuz adına Yürü Sultân Selim, devrân senindir türkülerini söylüyor ve babasının pasifliğini bir nevi protesto ediyordu.<br /><br />Zor olan nokta Şah İsmailin şahlığı ve şeyhliği beraber götürmesiydi. Bu sebeple Antalyalı bir Türkmen olan ve Erdebile giderek tam bir Şii mollası haline gelen Şah Kulu isimli halifesi, çevresine topladığı bazı göçebelerle devletin başına yeniden gâile açmaya hazırlanıyordu. Veziriazam Ali Paşa, üzerine yürüdü ve Sivas yakınlarındaki Gökçay mevkiinde 1511 yılında katledildi. Bu arada önce Kırıma geçen ve ardından da Edirneye gelerek babasıyla görüşmek isteyen Selime, Şehzâde Ahmed ve Korkut taraftarları engel olmak istiyorlardı. Nitekim Çorluda babasının ordusuyla Şehzâde Selimin ordusunu karşı karşıya getirdiler. Babaya kılıç çekilmez diyerek, Karabulut isimli atıyla kaçtı (1511). Aynı yıl Şehzâde Ahmed bu kargaşadan yararlanarak Konyada sultanlığını ilan etti. Meşru veliahdlıktan düştü ve Şehzâde Korkut veliahd oldu.<br /><br />Yeniçeri ve bazı devlet erkânının ısrarla Şehzâde Selimi istediğini bilen Sultân Bâyezid, başka çare olmadığını anlamıştı. Şehzâde Ahmed'in, Şah İsmail'in yakın adamı Nur-ı Ali isimli halifesinin Amasya ve Tokatda kargaşa çıkarmasına rağmen, karşı gelemeyerek Konyaya gelmesi, Selimin işini kolaylaştırıyordu. Bu hadiseler üzerine, 24 Nisan 1512 tarihinde Şehzâde Selim lehine tahttan ferâğat eden II. Bâyezid, 11 gün Eski Sarayda ikamet ettikten sonra, Dimetokaya gitmek üzere yola çıktı. Kendisine tahsis edilen ikametgâha ulaşmadan Çorlu yakınlarında yolda vefat etti.<br /><b><br />ZEVCELERİ:</b> 1- Nigâr Hâtûn; Şehzâde Korkut ile Fatma Sultânın annesi ve Abdullah Vehbinin kızı. 2- Şirin Hâtun; Abdullah kızı ve Şehzâde Abdullahın annesi. 3- Gülruh Hâtun; Abdülhayyın kızı ve Alemşah ile Kamer Sultânın annesi. 4- Bülbül Hâtun; Abdullah kızı ve Şehzâde Ahmed ile Hundi Sultânın annesi. 5- Hüsnüşah Hâtun; Karamanoğlu Nasuh Beyin kızı. 6- Gülbahar Hâtûn; Abdüssamedin kızı ve bir görüşe göre Yavuzun annesi. 7- Ferâhşâd Hâtun; Kefe sancak Beği Mehmedin annesi. 8- Ayşe Hâtûn; Zülkadiroğlu Alaaüd-devle Bozkurd Beyin kızı ve bir görüşe göre Yavuzun annesi.<br /><b><br />ÇOCUKLARI:</b> 1-Şehzâde Sultân Abdullah Hân. 2- Gevher Mülûk Sultân. 3-Şehzâde Sultân Korkut Hân. 4-Şehzâde Sultân Ahmed Hân. 5- Yavuz Sultân Selim Hân. 6-Şehzâde Sultân Şehinşâh Hân. 7-Şehzâde Sultân Mahmûd Hân. 8-Şehzâde Sultân Mehmed Hân. 9-Şehzâde Sultân Alem Şah Hân. 10- Selçuk Sultân. 11- Hatice Sultân. 12- İlaldı Sultân. 13- Ayşe Sultân. 14- Hundi Sultân. 15- Ayn-i Şah Sultân. 16- Fatma Sultân. 17-Şah Sultân. 18- Hüma Sultân. 19- Kamer Sultân.<br /><br />II. Bâyezid devrinin önemli devlet adamları arasında, Vezir-i Azamlardan İshak Paşa, Hersek-zâde Ahmed Paşa, Çandarlı İbrahim Paşa ve Koca Mustafa Paşa; Şeyhülislâmlardan Molla Abdülkerim Efendi ve Zenbilli Ali Efendi; ilim ve maneviyât erbabından ise, Molla Lütfi Efendi, Sarı Gürz, Muslihuddin bin Sinan Efendi, İdris-i Bitlisî, kendilerine uzaktan taltiflerde bulunduğu Molla Cami ve Ubeydullah Ahrar Hazretleri ve şairlerden ise, Niyâzî-i Mısrî, Vasfî ve İznikli Celilî misâl olarak zikredilebilir.<br /><br />Gâzî, âlim, şâir, hattât, veli ve müzehhib gibi çok sıfatları bulunan II. Bâyezid, babası Fâtihin fetihlerini çok iyi hazmetmesine rağmen, kendi zamanında sadece 160.000 km2lik genişleme temin edebilmiştir. Fetret devrinden sonra Osmanlı Devletinin en sıkıntılı dönemlerinden olması, bunun başlıca sebeplerindendir .<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3161-sultan-ii-bayezid-han.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3161-sultan-ii-bayezid-han.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:55:18 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://forum.web-turkiye.biz/dosyalar/yuklemeler/1-13846424412349.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b>Fatih Sultan Mehmed</b><br /><b><br />Babasi :</b> Ikinci Sultan Murad<br /><b><br />Annesi : </b>Huma Hatun<br /><b><br />Dogumu : </b>29 Mart 1432<br /><b><br />Vefati :</b>3 Mays 1481<br /><b><br />Saltanati :</b> 1451 - 1481 (30) sene<br /><br />[Fatih Sultan Mehmet] Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, uzun boylu, dolgun yanakli, kirmizi - beyaz tenli, kirik burunlu, kollari adaleli ve kuvvetli bir padisahti. Devrinin en büyük ulemasindan birisi idi. Yedi tane yabanci lisan bilirdi. Âlim, sâir<br /><br />ve sanatkârlari toplar ve onlarla sohbetten çok hoslanirdi. Gayet sogukkanli ve cesurdu. Essiz bir kumandan ve idareci idi. Yapacagi isler hususunda, en yakinlarina bile hiç birsey sizdirmazdi.Fatih Sultan Mehmed'in ömrü seferlerle geçti. Yikilmaz diye bilinen Bizans'i yikti. Istanbul'u fethetti.Ayasofya kilisesini câmiye çevirdi. Kryamete kadar câmi olarak kalmasini istedigi bu muhtesem mâbed için mükemmel bir vakfiye yazdirtti. (Bu,vekâlet Arsivi Tapu Defterleri No:20, 27, 167, 251 )<br /><br />1127 sene kilise, 481 sene de câmi olarak kullanilan Ayasofya, 1934'de müze haline getirildi.Fatih, Enez'i, Galata ve Kefe'yi Osmanli topraklarina dahil etti. Limni, Imroz, Semendirek, Tasoz, Bozcaada ve Bogdan'i ald.Belgrad'i muhasara ettigi zaman çarpismaya bizzat katildi. Alnindan ve dizinden ciddi sekilde yaralandi. 1458'de Mora'yi kismen, bir sene sonra da Sirbistan'i tamamen aldi. 1461'de Amasra'yi ve Isfendiyar Ogullari Beyligini Osmanli topraklarina dahil etti. Trabzon Rum Imparatorlugunu ortadan kaldirdi. 1462'de Romariya, Yayçeve Midilli'yi aldi. 1463 senesinde Papa'nin büyük gayretleri ile toplanan ve savasa katilan herkesin alti aylik günahinin affolunacagi ilân edilen 20 devletin katildigi bir haçli ittifaki ile 16 sene savasti. 1463'de Bosna'yi fethetti ve Hersek'i de tabiiyeti altina aldi . 1466'da Konya ve Karaman'i aldi. Arnavutlugu tamamen Osmanli topraklarina katti. 1470'de Agriboz'u aldi.Uzun Hasan'i Otlukbeli savasinda kesinlikle yendi. Zafer sükranesi olarak kirkbin esiri salivererek, hürriyetlerine kavusturdu. 1476'da Bogdan'i Osmanli topraklarina katti. Otuz sene içinde tam yirmibes seferi bizzat kendisi idare etti. 900.000 bin kilometrekare olan topraklarini 2.214.000 kilometrekareye ykardi.Fatih Sultan Mehmed, Venedikliler tarofindan tertiplenen tam ondört suikastten kurtuldu. Son suikastten ise kurtulamadi. Venedikliler, bu büyük hükümdari, aslen bir yahudi olan Maesto Jakopo isimli bir doktor vasitasiyle zehirleterek öldürmeye muvaffak oldular. Tarihçi Babinger'e göre bu suikastçi doktor, Yakup Pasa ünvani ile sarayin doktorlari arasinda bulunuyordu.<br /><br />1481 Mayisinin üçüncü günü yine bir sefere çikmisken, Gebze'de ordugâhinda Persembe günü vefat etti. Papa, Büyük Hakanin ölümünde tam üç gün üç gece bütün kiliselerin çanlarini çaldirtarak sevinç ayinleri yaptirdi. Fatih 49 sene bir ay bes gün yasadi. Iki imparatorluk, dört krallik ve onbir prenslik yikan büyük hükümdarin cenaze namazi Fatih Camiinde Seyh Muslihiddin Mustafa Vefa Efendi Hazretleri kildirdi. Türbesi Fatih Camii yanindadir. (Allah rahmet eylesin.)<br /><br />Fatih, Müslüman Türk Milletine yapmis oldugu büyük hizmetlerle, dünyanin en büyük hükümdarlarindan birisi oldugunu isbat etmistir. Istanbul gibi, cihanin bir incisi olan, bu muhtesem beldeyi Türk Milletine kazandirmistir. Yapmis oldugu çalismalar ile, memleketinde büyük çapta bir imar hareketini gerçeklestirmistir. Bugünün üniversitesi olan (Fatih Külliyesi)ni 1470 senesinde tamamlamis, Istanbul'u fethettigi zaman 8 tane kiliseyi camiye çevirmis, etrafindaki papaz odalarini da medrese yapmistir. Ayrica bir çok Anadolu kasabasinda da medreseler yaptirmistir.Hz. Eyyüb EI - Ensâri'nin (r.a.) kabri Fatih zamaninda kesfedildi. Delâil-i Hayrat müellifi Seyh Süleyman Cezuli ve Allame Ali Kiasi Fatih devrinde vefat ettiler.<br /><b><br />Erkek çocuklari :</b> Mustafa, Ikinci Bayezid, Cem, Korkud.<br /><b><br />Kizi :</b> Gevherhan Sultan.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3160-fatih-sultan-mehmed-ii-mehmed-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3160-fatih-sultan-mehmed-ii-mehmed-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:47:54 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[2. Murat]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/2.murat.jpg" alt="Resim Ekleme" /> <br /><b>2. Murat</b><br /> <br />1404 Haziran'inda Amasya'da dünyaya gelen Murad, babasi Çelebi Sultan Mehmed (Birinci Mehmed)'in vefati üzerine daha 17 veya 18 yasinda bir delikanli iken Osmanli tahtina geçip idareyi eline almak zorunda kaldi. Ileride de temas edilip görülecegi gibi onun yönetimde bulundugu dönem, idarî, mülkî ve hukukî mekanizmanin istikrarli bir sekilde intizam ve ahenkle yürüyen bir devir olmustu. Bununla beraber hâlâ Timur âfetinden kalma ve islemekte bulunan bazi yaralarin bulunduguna isaret etmek gerekir.<br /><br />Yas bakimindan çocukluktan henüz çikmis olan Ikinci Murad, hem savas sanatinda hem de siyasî deha ve anlayista çocukluktan çok uzakti. Gerçekten henüz on iki yaslarinda iken Seyh Bedreddin Mahmud isyaninin bastirilmasinda oynadigi önemli rol, babasi Çelebi Mehmed'in, oglunun yasina göre vaktinden önce tahta çikabilecegini ve buna lâyik olabilecegini sezdigi belirtilmektedir. Bunun için de hükümdar, oglunun, hükümdarlarin görmesi gereken egitimden geçirilmesini istemis, veliahdin savaslar ve iktidarin zorluklari ile karsilasmasini arzulamistir. Oglunun erken yaslarda tahta geçmesi, babasinin tasarilarina da uygun düsüyordu. Genç yasi, yakisikliligi, iliskilerindeki zerafet ve nezaket, gögüs gögüse olan savaslardaki mahareti, kendisinden daha yasli ve tecrübeli savasçilar ile bilhassa vasisi durumundaki Bâyezid Pasa ile yaptigi tartismalarda son derece yumusak basli davranmasi ve çocuksu görünüsüyle askerlerinin onu hem kalpten sevmeleri, hem de kudretine saygi göstermeleri, Ikinci Murad'i ordunun yegane hâkimi durumuna getirmisti. Babasinda görülen muntazam yüz hatlari, oldugu gibi ogluna da geçmisti. Onun manevî etkisine yakisikliligindan ileri gelmis bir tesir de eklenmisti. Velhasil, bir milletin, kendi basinda bulunan hükümdarda görmek istedigi, tabiatin taci olan yakisiklilik, bütünüyle Ikinci Murad'da toplanmisti.<br /><br />Sehzade Murad, 1410 yilina kadar Amasya sarayinda kaldi. Sonra babasi Çelebi Mehmed ile Bursa'ya, 1413'te de Edirne'ye gitti. 12 yasina girince Rum vilayeti beyligi ile Amasya'ya geldi. Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancik bölgelerini içine alan Rum veya Danismendiye vilayeti, Osmanlilar'in dogu sinir vilayeti olup o dönemlerde fevkalâde bir önemi haiz idi. Bu yüzden Osmanli sultani, sarktaki gelismeleri çok dikkatle takip etmek zorunda idi. Çünkü burada, küçümsenmeyecek miktarda Türkmen ve Mogol göçebeleri vardi. Bunlari, merkezin kontrolü altinda tutabilmek pek kolay bir is degildi. Iste Çelebi Sultan Mehmed, büyük oglu Murad'i lalasi Yörgüç Bey ile bu mühim vilayetin basina gönderiyordu. Tayininden bir yil sonra Murad, idaresinde bulunan Amasya kuvvetleri ile Börklüce Mustafa isyanini bastirmak üzere Saruhan ve Izmir taraflarina hareket emrini almisti.<br /><br />Babasi tarafindan, ileride hükümdar olabilecek sekilde yetistirilen Murad, babasinin ölüm haberini alinca Amasya ile Bursa'yi birbirine baglayan uzun yolu süratle asip Bursa'ya yetisir. Çelebi Sultan Mehmed'in ölümünden ancak o zaman haberdar olan Yeniçeriler, yeni sultani karsilamak üzere sehrin disina çikarlar. Yeniçeriler, onunla birlikte saraya kadar gelip huzurunda geçit resmini tamamladiktan sonra bagliliklarini bildirirler. Bursa'da, devlet ileri gelenleri ile yeniçeriler tarafindan kendisine bey'at edilen Murad Bey, babasinin cenazesini muhtesem bir törenle Yesil Cami yanindaki türbesine defn ettirip bir hafta yas tutulmasini emr eder. 25 Haziran 1421'de, babasinin ölümünden kirk gün sonra Osmanli tahtina geçip hükümdar olan Murad'a, Yildirim Bâyezid'in damadi Seyh Emir Buharî hazretleri kendi eliyle kiliç kusatip hükümdarligini ilan eder. Hükümdar olduktan sonra çevresinde bulunan beylikler ile politik bakimdan önemli olan Karaman, Germiyan, Mentese, Dulkadir, Isfendiyar beyleri ile Misir Sultani, Akkoyunlu ve Karakoyunlu emirleri, Hindistan hükümdari, Alman Imparatoru, Macar Krali Sigismond, Bizans Imparatoru ile Eflâk ve Bogdan Voyvodalari, Sirp ve Bosna Krallari, Mora Despotu ve Venedik Cumhuriyeti gibi devletlerin tamamina özel elçiler ile mektuplar gönderip kendisinin Osmanli tahtina geçip hükümdar oldugunu bildirir.<br /><br />Tahta geçtigi sirada babasi gibi baris temayülünde oldugu anlasilan Sultan Ikinci Murad'in bu barisçi arzusu, özellikle Bizans tarafindan farkli bir anlayisla yorumlanacaktir. Bu sebeple Bizans, hemen hemen her zaman oldugu gibi, bu sefer de, saltanat degisikliginin meydana getirecegi nazik durumdan yararlanmaya yeltendi.<br /><br />Sultan Murad'in, Osmanli toplumunu taht hakkinda tereddüde düsürecek yasta baska erkek kardesi yoktu. Onun, iki kardesi, daha babalarinin sagliginda ölmüslerdi. Sadece çocuk denebilecek yasta iki küçük kardesi kalmisti. Bunlar da daha sonra vebadan öleceklerdi.<br /><br />Daha önce de temas edildigi gibi, Müslüman ve Hiristiyan devletlere elçiler gönderen Sultan II. Murad, Karaman Beyi ve Macarlarla birer baris antlasmasi yapar. Barisi seven bir kimse olarak Sultan Murad, bu duygusunu her zaman açiga vuruyordu. Fakat Bizans devlet adamlarinin Osmanlilar'daki saltanat degisikliginin meydana getirebilecegi ilk günlerdeki saskinlik havasindan faydalanmak istemeleri, Sultan Murad'i mücadeleye hazirlanma mecburiyetinde birakti. Bizans'tan, Sultan Murad'i tebrik için gönderilen elçiye verilen gerçek talimat, Mustafa Çelebi (Düzme Mustafa)'nin elde bulunusundan istifadeyi temindi. Imparator Manuel, bir koz olarak elinde tuttugu Mustafa Çelebi vasitasiyle Murad'dan bazi menfaatler temin etmek istiyordu. Buna göre, imparatorun elçisi Çelebi Sultan Mehmed'in vasiyetine istinaden Murad'in, küçük kardeslerinin kendisine teslim edilmesini ister. Çelebi Sultan Mehmed'in iki küçük oglunun (Yusuf ve Mahmud) Bizans'a gönderilme isi, sadece bir vasiyet olduguna göre iki devlet arasinda taahhüde bagli olmayan bir mesele idi. Bunu bir hak isteme seklinde ileri sürmek, Bizans kurnazligindan baska bir sey degildi. Nitekim elçinin sehzadelerle ilgili talebine veziri azam ve Rumeli beylerbeyi olarak islerin idaresini elinde bulunduran Bâyezid Pasa, padisah adina "Müslüman evladinin, müslüman olmayanlar yaninda terbiye ve egitim görmesinin Seriat-i Muhammediye'ye aykiri oldugu, bu bakimdan efendisi imparatora bu vâsilikten vaz geçerek kendisi ile iyi iliskilerini devam ettirmesini rica eyledigini" söyler. Böylece, daha önce alinan vâsilik kararina uyulmayarak sehzadeler Tokat'a gönderilir.<br /><br />Manuel, elçilerine verilen bu cevabi ögrenince, memleketinin içinde bulundugu acikli durumu ve güçlü bir düsmanin öfkesini üstüne çekmekle kendisini tehlikelere atmis olacagini hesap etmeksizin Dimitrius Laskaris Leontarius'u iyice silahlanmis on kadirga ile Limni adasina gönderir. Leontarius, imparator adina burada adeta bir sürgün hayati yasayan Mustafa Çelebi ile pazarliga girisir. Yapilan bu pazarliga göre Mustafa ve onun kader arkadasi olan Izmiroglu Cüneyd serbest birakilacaklardi. Mustafa, tahtin mesru vârisi olarak kabul edilecekti. Limni adasindaki sürgün hayatindan sonra böyle bir devlet kusunun basina konmasina sevinen Mustafa Çelebi, saltanati ugruna bol bol vaadlerde bulunur. Imparator, entrikali siyasetinin Müslüman Türkler arasinda çikaracagi nifaktan büyük faydalar umarak Mustafa'ya bazi sartlar teklif edince bunlar büyük bir istiyakla kabul edilir. Buna göre sayet Mustafa basarili olursa Gelibolu ile Istanbul'un kuzeyinde Bogdan sinirina kadar Karadeniz kiyisindaki bütün sehirler ile güneyde Erysus ve Aynaroz'a kadar olan yerlerin tamamini Imparatora geri vermeyi taahhüd etti. Böylece Mustafa, büyük emeklerle elde edilmis bulunan topraklan, tekrar Bizans'a vermeyi kabul ediyordu. Mustafa, kendisi için utanç verici olan bu antlasmayi imzaladiktan ve yemin ile de onu teyid edip saglamlastirdiktan sonra Leontarius, 15 gemiden mütesekkil bir filo ile onu ve yandaslarini Gelibolu önlerine çikarir (Eylül 1421). Bu hareketi ile Sultan Ikinci Murad'a karsi cephe alan Bizans'la birlikte Anadolu beylikleri de yeni hükümdarin babasi olan Mehmed Çelebi'nin yaptigi ilhaklari geri almak ve Osmanli tabiiyetini tanimamak suretiyle ayaklanip Anadolu birliginin bozulmasina sebep oldular. Nitekim Germiyanoglu II. Yakub Bey, Sultan Murad'i tanimayarak Mustafa Çelebi'nin tarafini tuttugu gibi, Hamideli de Karamanoglu tarafindan isgal edildi. Öte yandan babalan Ilyas Bey tarafindan Osmanli sarayina gönderilmis bulunan Menteseogullari'ndan Ahmed ve Leys de bu karisikliklardan istifade ile kendi memleketlerine dönmüs ve bagimsizliklarini ilan edip kendi adlarina bastirdiklari paralara Osmanli hükümdarinin adini koymamak suretiyle onu tanimadiklarini gösterdiler. Anadolu birligine vurulan darbe bu kadarla da bitmiyordu. Aydinoglu ile Saruhanoglu eski topraklarindan bir kismini ellerine geçirmislerdi. Keza taarruza geçen Isfendiyar Bey de Osmanlilar'in himayesi altinda Çankiri, Kalecik ve Tosya'da hüküm süren oglu Kasim'i buralardan kovmustu. Sultan Murad, Bizans tarafindan tertiplenen ve Osmanli ülkesini bölmeye yönelik olan Sehzade Mustafa isyani ile ugrasirken bu oldu-bittilere karsi sessiz kalmak ihtiyacini hissetmisti. Zira günün siyasî sartlari bir müddet için onu böyle davranmak zorunda birakmisti.<br /><br /><b>MUSTAFA ÇELEBI'NIN ISYANI ve ÖLDÜRÜLMESI<br /></b><br />Sultan Ikinci Murad, hükümdarliginin ilk iki yilini iç isyanlari bastirmak ve ülke birligini yeniden tesis etmekle geçirdi. Gerek kendisi gerekse devleti için en büyük tehlike Mustafa Çelebi'nin isyani idi, Daha önce de temas edildigi gibi Mustafa Çelebi, Bizans Imparatoru'nun sözünden çikmamak, oglunu rehine olarak onun yarlina vermek ve Osmanlilar'a ait bazi yerleri Bizans'a terk etme karsiliginda Imparatorun adami ile bir antlasma yapmisti. Buna karsilik Imparator da Ikinci Murad'i degil, onu hükümdar olarak taniyacakti. Bu hareketin gerçeklesmesi için de Imparator ona yardim edecekti. Iki taraf arasinda gerçeklestirilen bu antlasma geregince Imparator, Limni adasinda sürgün hayati yasayan Mustafa Çelebi'yi Gelibolu önlerine çikarip ona yardim edecekti. Onu, 15 gemiden mütesekkil bir filo ile Gelibolu önlerine çikaran Leontarius, bu hareketi ile Bizans adina büyük bir basari saglamis oluyordu. Mustafa Çelebi, yaninda Izmiroglu Cüneyd Bey ve maiyetine ilaveten bir kisim Rum kuvvetleri de oldugu halde Gelibolu'ya gelir.<br /><br />Mustafa Çelebi'nin kuvvetleri Gelibolu'ya çiktiklari zaman karsilarinda Sultan Murad'in kuvvetlerini buldular. Iki taraf arasinda siddetli muharebeler oldu. Mustafa'nin kuvvetlerine kumanda eden Cüneyd Bey, galib gelince Mustafa kadirgadan inip karaya çikar. Ama muharebe yeniden devam edip siddetlenir. Geceyi kadirgada geçiren Mustafa Çelebi, Gelibolu halkinin ileri gelenlerini davet ederek kendisinin Yildirim Bayezid'in oglu oldugunu, Edirne'ye gitmesi için kendisine yol verilmesini ve hükümdar olarak taninmasini ister, Gelibolu halki ve civardakiler, Mustafa Çelebi'ye bey'at ettilerse de Sahmelek komutasindaki kale muhafizlari kaleyi teslim etmediklerinden Mustafa Çelebi, Izmiroglu Cüneyd Bey ile Leontarius'u kale önünde birakarak Aynaroz taraflarina dogru yürüyüp bazi yerleri ele geçirmisti. Halk, geçtigi yerlerde Mustafa Çelebi'ye iltihak ediyordu. Böylece, gün geçtikçe kuvvetleri de çogalip büyüyordu. Bu arada önemli olan mesele Rumeli'de sadece halk tabakasinin degil, askerin, komutanlarin ve Rumeli Beylerbeyi'nin Mustafa Çelebi'ye iltihak ederek onu hükümdar olarak kabul etmeleri geliyordu. Zaten onun kisa zamanda muvaffak olmasinin ve kuvvetlerinin çogalmasinin en önemli âmili Rumeli bey ve komutanlarinin kendisine katilmalari idi.<br /><br />Mustafa Çelebi'nin, Müslüman kani akitilarak zapt edilmis olan topraklari Bizans'a terk etmeyi kabul eden bir antlasma imzaladigi ve devletin birligini bozacak iddialarla ortaya çiktigi halde Rumeli beylerinin ona iltihak etmesi dikkati çekecek bir noktadir. Bazi tarihçilere göre bunun sebebini henüz on sekiz yasinda bulunan bir delikanlinin yerine, yetiskin bir kimsenin tahta geçmesi arzusu bulunmaktadir. Bununla beraber bu meseleye sadece yasça küçük veya büyük olma açisindan bakmamak gerekir. Bölge halkini etrafina toplamayi basaran Mustafa Çelebi, Vardar Yenicesinden sonra Edirne'yi de ele geçirmek suretiyle Rumeli'ne hakim olacakti.<br /><br />Cüneyd Bey'in fikir ve yardimi ile Rumeli'nin "Yayasini" "Müsellem" hale getiren Mustafa Çelebi, her birine elliser akça harçlik tayin ederek yeni bir teskilat kurmaya muvaffak olur. Bu uygulama, askerin hosuna gider. Mustafa Çelebi'nin yaptigi tahribat ve kazandigi basari haberleri Bursa'ya ulasinca Sultan Murad'in huzuru ile Vezir-i Azam ve Beylerbeyi Bâyezid, ikinci vezir Çandarlizâde Ibrahim, üçüncü vezir Haci Ivaz Pasa'larla Timurtas Pasa'nin Umur, Ali ve Oruç Beyler adindaki üç oglu bir görüsme yaparlar. Bu görüsmede Ibrahim Pasa ile Haci Ivaz Pasa, hem beylerbeyi olmasi hem de Rumeli beylerini yakindan tanimasi sebebiyle Bayezid Pasa'nin Mustafa Çelebi üzerine gönderilmesini teklif ederler. Timurtas Pasa'nin ogullari ise bizzat padisahin gitmesini söylerler. Sultan Murad, ilk iki vezirin teklifi üzere babasinin en güçlü vezirlerinden olan Bâyezid Pasa'nin gitmesini uygun görür.<br /><br />Gelibolu yolu kapali oldugundan Bâyezid Pasa kis mevsiminde Istanbul Bogazi'ndaki Güzelcehisar (Anadoluhisari)'dan Rumeli yakasina geçer. Yaninda büyük bir kuvvet yoktu. Edirne tarafina gidip orada da kuvvet topladi. Mustafa Çelebi'nin Gelibolu'dan çikip geldigini duyunca onu Sazlidere mevkiinde karsilar. Askeri, Mustafa Çelebi tarafina geçen bu Pasa da sehzadeye iltihaka mecbur olur. Mustafa Çelebi, Timur ile yapilan savasta aldigi yaralari göstererek Bâyezid Pasa'yi kendine baglayip vezir tayin etmek istediyse de çok geçmeden Evrenos ogullari ve Cüneyd Bey'in de tesviki ile onu Sazlidere'de öldürtür. Bâyezid Pasa'nin öldürülmesinden sonra bütün askerleri, Mustafa'nin tarafina geçerler. Bundan sonra parlak bir tören ve muzaffer bir eda ile Edirne'ye giren Mustafa Çelebi, burada hükümdarligini ilân eder. Rumeli'deki bütün sehir ve merkezler, onun hükümranligini tanidilar.<br /><br />Mustafa Çelebi, bundan sonra Anadolu'ya geçmek üzere Gelibolu'ya tekrar hareket eder. Artik Rumeli'nin bütün beyleri ve kuvvetleri onunla beraberdirler. Mustafa Çelebi'nin Sazlidere basansini haber alan Gelibolu muhafizi, kaleyi Dimitrius Leontarius'a teslim etmek zorunda kalir. Dimitrius, buraya asker ve mühimmat koymaya hazirlanirken, Izmiroglu Cüneyd Bey yetiserek buna mani olur. Bunun üzerine Mustafa Çelebi'ye bas vuran Dimitrius'a, Mustafa Çelebi, Gelibolu'yu Imparatora teslim edecegine dair verdigi sözü unutmadigini, ancak böyle bir harekette bulunmasinin Müslüman halk arasinda büyük bir infiale sebep olacagini bu yüzden halkin kendi padisahligini tanimayacagini söyler. Bunun üzerine Istanbul'a dönen Dimitrius Leontarius, durumu Imparatora anlatir.<br /><br />Mustafa Çelebi, Gelibolu kalesini tahkim ederek donanmaya komutanlar tayin eder. Buradaki isleri yoluna koyduktan sonra Edirne'ye dönerek, daha önce kardesi Çelebi Sultan Mehmed tarafindan devlet hazinesine konmus bulunan servete el koyarak sefahata baslar.<br /><br />împarator, Mustafa Çelebi'nin kendisini atlatarak Gelibolu'yu vermemesi üzerine onu terk edip Sultan Murad'la anlasmak ister. Bu siralarda Bursa'da bulunan Sultan Ikinci Murad, Gelibolu'nun Imparatora teslim edilmedigi haberini alinca o da bu firsattan istifade etmek ister. Bunun için, Bâyezid Pasa'nin ölümünden sonra Vezir-i Azam olan Çandarlizâde Ibrahim Pasa'yi elçi olarak Istanbul'a gönderir. Fakat Imparator, Gelibolu ile iki sehzadenin kendisine teslim edilmesinde israr ettigi için bir anlasmaya varilamaz. Bu durum, Sultan Murad'in, Mustafa Çelebi tarafindan kazanilan basarilardan bir hayli telasa düstügünü göstermektedir. Gerçekten de Sultan Murad, Yildirim Bâyezid zamaninda Bursa'ya gelen ve kaynaklarin ifadesine göre bütün Osmanli padisahlarinin kendisine hürmet ettigi, kendisinden daima hayir dua bekledikleri ve kendilerine kiliç kusatan Emir Sultan'dan manevî yardim talebinde bulunur. Verilen bilgiye göre Emir Sultan, Murad ile amcasi Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) arasindaki mücadelede, Sultan Murad tarafini tutup onu tesci' etmis, ayni hükümdarin 1422 Istanbul muhasarasina beraberinde yüzlerce dervis ile bizzat istirak etmistir.<br /><br />Cenevizliler, Osmanlilar'dan önce Foça'daki sap madenlerini isletiyor ve Saruhanogullari'na her sene bir miktar para vererek buradaki kalede ikamet ediyorlardi. Buradan elde edilen saplari da Avrupa piyasalarina ihraç ediyorlardi. Bölge, Osmanlilar'a geçtigi zaman bu vergiyi Osmanlilar almaya basladilar. Bu Ceneviz kolonisi, dogudaki diger Ceneviz kolonileri gibi belli bir süre tayin edilen podesta (vali, komiser) veya konsoloslar vasitasiyle idare ediliyorlardi. Çelebi Sultan Mehmed'in sagliginda Foça'da Jan Adorno adinda bir podesta bulunuyordu. Burasi on sene müddetle kendisine verilmisti. Adorno, Foça madenlerini islemek karsiliginda senede yirmi bin altin üzerine Çelebi Sultan Mehmed'le anlasmisti. Çelebi Mehmed'in vefatindan sonra ortaya çikan Mustafa Çelebi hadisesi esnasinda, maden isi aksamis ve Jan Adorno yillik imtiyaz bedelini ödeyememisti.<br /><br />Adorno, Çelebi Sultan Mehmed'in ölüm haberini alinca bu firsattan istifade ile borcundan kurtulmak isteyerek Sultan Murad'a mektuplar yazar. Bu mektuplarda o, kendisini kadirgalarla Anadolu'dan Rumeli'ye geçirebilecegini ve kendisine hiç kimsenin yapamadigi hizmeti yapacagini söylemisti. Murad tarafindan memnuniyetle karsilanan bu teklif, zamani gelince iyi bir sekilde degerlendirilecektir.<br /><br />Böylece, Foça'lilarla da anlasan Sultan Murad'a karsilik Mustafa Çelebi, kazandigi zaferin sarhoslugu içinde kendini zevk ve eglenceye kaptirmisti. Askerinin hizmetlerine karsilik, onlari mükâfatlandirmayi aklina bile getirmiyordu. Hatta öylesine ki sayet Cüneyd, Sultan Murad'in hazirliklarini bildirerek kendisini tembelliginden uyandirmamis olsaydi, aleyhinde silahlandigi genç padisahi da unutacak ve Edirne'de hareketsiz oturup duracakti. Cüneyd, Mustafa'ya: "Murad, Imparatorla pazarlik halinde bulunuyor, üstelik Frenklerle de anlasiyor. Biz de Edirne'de hiç bir hazirlikta bulunmadan oturuyoruz. Onlar bu tarafa gelmeden önce biz karsi tarafa geçelim. Her bakimdan düsmanlarimizdan üstünüz. Onlar bu tarafa geçerlerse, bizim için felaket olur." diyerek onu ikaz ediyordu. Cüneyd, bu sözleri ile düsmanlari olan Sultan Murad'in Cenevizlilerle birlikte Avrupa'ya gelmeden önce kendilerinin Asya'ya geçmesini ögütlüyordu. Gerçi O, bu düsünce ve bunun mahsûlü olan hareketleri ile daha çok kendi menfaatlerine hizmet ediyordu. Çünkü sonucundan ümidini kestigi bir tesebbüsün sonlarindan, yeni bir hainlikle kurtulmak niyetinde idi.<br /><br />Mustafa Çelebi, derhal kuvvetlerini toplayarak 20 Ocak 1422'de Gelibolu'ya gelip Lapseki'ye geçer. Sultan Murad'in müttefiki olan Cenevizlilerin donanmasi, Mustafa Çelebi'nin geçmesine mani olmak istediyse de bunda muvaffak olamaz. Mustafa Çelebi'nin yaninda on iki bin atli ve bes bin yaya vardi. Mustafa Çelebi, burada üç gün kaldiktan sonra Bursa'ya dogru harekete geçer. Bunu haber alan Sultan Murad, Bursa'dan çikarak Ulubad'a gelir. Ulubat deresi üzerindeki köprüyü keser. Böylece Mustafa'nin ordusunun sol kanadi denize dayanmis, sag kanadi da Ulubat gölü ve batakliklari ile kapanmis bulunuyordu.<br /><br />Sultan Murad'in maiyetinde Haci Ivaz Pasa ile Timurtas'in üç oglu Umur, Ali ve Oruç Beylerle, Cüneyd'in kardesi oldugu söylenen Hamza Bey de vardi. Iki taraf, Ulubat suyu önünde ve suyun iki kiyisinda karsilasirlar. Bu karsilasmada hiçbir taraf üstünlük saglayamaz. Sultan Murad'in ordusunda Mihaloglu Mehmed Bey de vardi. Bu zat, Musa Çelebi'nin Rumeli'deki saltanati zamaninda onun beylerbeyi yani ordu komutani idi. Bununla beraber el altindan Çelebi Mehmed'e taraftar idi. Çelebi Mehmed zamaninda akinci beyliginde ve divanda bulunmustu. Seyh Bedreddin Mahittud olayinda Tokat kalesinde hapsedilmisti. Murad hükümdar olup, Mustafa Çelebi hadisesi ortaya çikinca Murad'in devlet adamlari, eski söhretli Rumeli beylerinden olan Mihaloglu'nun serbest birakilarak gönlünün alinmasini ve bunun Rumeli akinci beyleri üzerindeki nüfuzunun büyüklügünden söz ettiler. Bunun üzerine Mihaloglu Mehmed Bey derhal Tokat'tan alinarak Bursa'ya getirilmis, oradan da ordu ile Ulubat önüne gelmisti.<br /><br />Mihaloglu Mehmed Bey, bir gece Ulubat çayinin kenarina gelerek Rumeli akinci beylerini isimleri ile çagirmaya baslar. Bunlar, çay kenarina gelerek ölmüs oldugunu sandiklan Mihaloglu'nun sag oldugunu anladilar. O, akinci beylerine padisahlarinin oglunu terk ederek bir düzme hükümdara tabi olduklarindan dolayi sitemde bulunur. Bu sitem karsisinda onlar, Mihaloglu'nun istegi dogrultusunda hareket edeceklerine söz verirler. Böylece Mihaloglu, Rumeli beylerinden, Murad'in tarafina geçeceklerine dair söz almis oldu. Bu görüsmeden haberdar olan Mustafa Çelebi, korkmaya baslar.<br /><br />Bu korku, kalbinde büyük süphelerin meydana gelmesine sebep olur.<br /><br />Bu sirada Mustafa, Ulubat çayinin kiyilarina yaklasir. Murad, savasa hazirlanmakla beraber, tahta çikisinda kendisine kiliç kusatan Emir Sultan'in kendisi için dua etmesini ister. Emir Sultan da üç gün üst üste dua edip zaferin Murad'a ait olmasi niyazinda bulunur. Bu üç gün içinde Mustafa, sinirlerinin fazlasiyla gerilmesinden dolayi bir burun kanamasina tutulur. Mustafa'nin taraftarlari bunu, onun yenilecegine bir isaret sayarlar.<br /><br />Tam bu esnada Vezir Haci Ivaz Pasa'dan, Mustafa Çelebi'ye gizli bir mektup gelir. Haci Ivaz, mektupta kendi sadakatinden bahs ettikten sonra Rumeli beylerinin Murad'la ittifakindan ve gününü tayin ettikleri bir baskinla ansizin kendisini yakalayacaklarindan inandirici bir sekilde söz eder. Bundan baska Timurtas Pasa ogullarindan da Cüneyd Bey'e bir mektup gelmisti. Onlarin bu mektubunda da dostluklar hatirlatiliyor ve Rumeli beylerinin Mustafa Çelebi'yi yakalayarak Sultan Murad'a teslim edeceklerine temas ediliyordu. Sayet kendisi Osmanlilarin hâkimiyetini taniyacak olursa, Aydin ve havalisinin kendisine verileceginden bahs ediliyordu.<br /><br />Mustafa Çelebi, Rumeli beylerinin Mihaloglu Mehmed Bey ile görüsmelerinden süpheye düsmüstü. Haci Ivaz Pasa'dan gelen mektup ise onun bu süphelerini büsbütün artirmisti. Bunun üzerine durumu Cüneyd Bey'e açar. Cüneyd Bey, kendisine gelen mektuplari da ona gösterir.<br /><br />"Harp hiledir" kaidesince uygulanan bu plân, kisa zamanda tesirini göstermis ve Mustafa Çelebi'nin, Cüneyd'den süphelenerek ona karsi güvensizlik duymasina sebep olmustu. Cüneyd ise bu isin sonunu iyi görmediginden, bir gece Mustafa'nin ordusundaki herkes uyurken, gümüs ve altindan en degerli esyasini alarak, silah arkadaslarindan kendisine en çok bagli olan yetmis kisi ile oradan çikip Aydin yolunu tutar. Kaçaklar, çadirlarinda isiklan yanar durumda biraktiklarindan, gidisleri ancak safak vakti anlasilabildi. Bu haber orduda hemen yayildi. Mustafa'nin askerlerini dehsetli bir korku sardi. Bu korku sadece orduda degil, bizzat Mustafa'nin kendisinde de vardi. O, Cüneyd'in Murad tarafina geçtigini zannetmisti. Bu esnada Sultan Murad'in ordusunda borazan ve davullarin çalmasi da ondaki bu düsünceyi kuvvetlendiriyordu.<br /><br />Aldatilmak suretiyle hiç kimseye güveni kalmayan Mustafa Çelebi, bir an evvel Rumeli tarafina kaçip kurtulmak istiyordu. Çok az maiyeti ile Lapseki'ye dogru yola koyuldu. Bunun kaçmasindan sonra Ulubat nehri üzerine kurulan köprüden karsiya geçen Rumeli beyleri ve akinci tavcilari (timarli akincilar) gelip Sultan Murad'a bas egdiler.<br /><br />Mustafa Çelebi kaçarken Biga çayi önüne gelerek mevsim sartlan geregi nehrin taskin olmasindan dolayi Biga kadisinin yardimiyla ve bir hayli altin karsiliginda geçidi bulup karsi tarafa geçmeye muvaffak olur. Sahile inen Mustafa Çelebi, orada bulunan gemilere binerek Gelibolu tarafina hareket eder. Giderken takip edilmemesi için Anadolu sahilinde ne kadar nakil vasitasi varsa hepsine el koyar. Gelibolu limanim da tahkim eden Mustafa Çelebi, Gelibolu'daki vasitalarin Anadolu sahiline geçmemeleri için onlari da karaya çektirmek suretiyle kendi konumunu emniyet altina alip sahillere muhafizlar tayin eder.<br /><br />Böylece, harp etmeksizin savas alanina muzafferâne bir sekilde sahip olan Sultan Murad'in adamlari, kendisine hiç tereddüd göstermeden ve sicagi sicagina Mustafa Çelebi'nin takib edilip bu isin bitirilmesini teklif ederler. Ama Anadolu sahilinden, karsi sahile geçmek üzere onlara yardimci olacak bir vâsita da yoktu. Fakat Sultan Murad, daha önce anlastigi Foça Ceneviz Beyi Adorno'ya vaziyeti bildirerek derhal harp gemilerini göndermesini ister. Adorno, hazir durumda beklemekte olan yedi kadirga ile bogazi geçip Lapseki'ye gelir. Sultan Murad, bes yüz kadar maiyeti ile kadirgalarin en büyügüne biner. Diger kadirgalarda da Türk ve Frenk askerleri bulunuyordu. Gemilerle denizin ortasina gelindiginde Adorno, Sultan Murad'in önünde diz çökerek, sap madenleri sebebiyle Osmanli hazinesine olan borcunun bagislanmasini rica eder. Yirmi yedi bin Bizans altini tutan bu borç, Sultan Murad tarafindan aff edilerek Adorno'nun eline bir belge verilir. Gelibolu sahilinde bulunan Mustafa Çelebi, Ceneviz gemilerinin yaklastigini görünce Adorno'ya bir adam göndererek Murad'i karaya çikarmamasini, buna karsilik kendisine elli bin altin vermeyi teklif ettiyse de bu teklif red olunur.<br /><br />Karaya çikmaya muvaffak olan Sultan Murad'in ordusu ile Mustafa Çelebi'nin ordusu arasinda meydana gelen muharebede Mustafa'nin kuvvetleri maglup olarak kaçarlar. Gelibolu kalesi, Sultan Murad'a teslim olur. Harp meydanindan sür'atle kaçan Mustafa Çelebi, nihayet Edirne'ye ulasir. Sarayda bulunan hazineyi alarak Eflâk tarafina dogru kaçmaya baslar. Üç gün kadar Gelibolu'da kalan Murad, kaleyi teslim aldiktan sonra süratle ve büyük bir ordu ile yoluna devam edip Edirne'ye girer.<br /><br />Murad, Mustafa'yi takip etmek üzere seçme kuvvetler gönderir. Mustafa Çelebi, Sultan Murad kuvvetleri tarafindan süratle takip edilir. Bu kuvvetler, kendisini Edirne'nin kuzeyinde ve Tunca nehrinin kenarindaki Kizilagaç Yenicesi'nde yakalayarak Edirne'ye getirirler. Sultan Murad, Mustafa'nin herhangi bir sahis gibi umumi meydanda asilmasini emreder. Onun, bu sekilde meydanda asilmasi, kendisinin Osmanli sülalesinden olmadiginin belirtilmesi içindi. 825 (1422) yilinda Edirne'de asilarak öldürülen Mustafa Çelebi'nin Rumeli'deki hükümdarligi, takriben bir buçuk yil kadardir.<br /><br /><b>ISTANBUL KUSATMASI</b><br /><br />Bizans Imparatoru Ikinci Manuel'in, Çelebi Sultan Mehmed'in vefatindan sonra Mustafa Çelebi'yi salivermesi ve onunla anlasarak Osmanli Devleti'nin basina büyük bir gaile açmasi, Sultan Murad'in kendisinden önce bes defa kusatilmis bulunan ve hiç birinde de alinamayan Istanbul, dolayisiyle Bizans problemine bir çare düsünmesine sebep olmustu. Mustafa Çelebi isyanini, fazla kardes kani dökülmeden basarili bir sekilde atlatan Murad, Bizans'in devamli surette oynadigi iki yüzlü rolüne son vermek istiyordu.<br /><br />Sultan Murad'in, amcasina karsi olan galibiyeti, Bizans Imparatoru'nu korkutmustu. Mustafa Çelebi'yi serbest birakip onu Murad'la mücadeleye tahrik ederken, Osmanlilar'in senelerce kardes kavgalari ile kanlarini akitip zayiflayacaklarini düsünen imparatorun hesaplan tam anlamiyla gerçeklesmemisti. Halbuki bütün ricalara ve kendisine saglanmaya çalisilan menfaatlere ragmen Bizans Imparatoru Manuel, Mustafa Çelebi'ye yardimi daha kârli bulmus olacak ki, Ikinci Sultan Murad'in bütün tekliflerini red edecek ve hatta Sultan Murad'in elçisi olan Çandarlizâde Ibrahim Pasa'yi dinleme nezâketinde bile bulunmayacakti.<br /><br />Gerçi Osmanlilar, baslangiçta imparatorun düsündügü sekilde ikiye ayrilmakla beraber, bu ikilik davasi, kisa sürmüs ve hemen hemen kansiz denecek sekilde sona ermisti. Hatta fazla zayiat verilmeden halledildiginden kuvvet kaybina da ugranilmamisti.<br /><br />Mustafa Çelebi hadisesinin bastirildigi ve sehzadenin bertaraf edildigi haberini alan ihtiyar Manuel ile saltanat ortagi olan oglu VIII. Ioannis'i bir telas alir. Bu sebeple görünüste Murad'i tebrik etmek, fakat gerçekte durumu ögrenmek ve aradaki soguklugu giderip dostluga çevirmek için Bizans asilzâdelerinden Lakanas ve Marko Ganis adlarinda iki elçi gönderirler. Bu elçiler, bütün kabahati Bâyezid Pasa'ya yüklerler. Onlara göre Sultan Mehmed (Çelebi Mehmed)'in vasiyetine ragmen, Bâyezid, bu çocuklari vermedigi gibi elçileri de kovmustu. Sultan Murad, bu iddiada bulunan elçileri huzuruna kabul etmedigi gibi hediyelerini de red eder. Öyle anlasiliyor ki Sultan Murad ise Bizans'in bu iki yüzlülügüne kanmamis, baska devletlerden tebrik için gelen heyetleri kabul ettigi halde Istanbul ile ilgili hazirliklarini tamamlayincaya kadar Bizans elçilerini kabul etmemisti. Fakat bütün hazirliklarini tamamlayinca elçileri huzuruna çagirarak Imparatorlarinin yanina dönmelerini ve yirmi bin askerin basinda olarak cevabini bizzat kendisinin getirecegini söylemelerini emr etmisti.<br /><br />Bu hareketle Sultan Murad, artik imparatora hesap sorma zamaninin geldigini kendisine bildirmis oluyordu. Gerçekten de hazirliklar tamamlandiktan sonra Sultan Murad 1422 senesi Haziran ayinda önce on bin kisilik bir kuvvet ile Mihaloglu Mehmed Bey'i Istanbul çevresini vurmak üzere göndermisti. Bunun arkasindan da bizzat kendisi yirmi bin kisilik bir ordu ile hareket eder. 20 Haziran'da Istanbul önüne gelen ordu, Yildizlikapi'dan Haliç'e kadar sehri karadan kusatir. Osmanli donanmasi da bu kusatmada hazir bulunur. Osmanli ordusunda top ta vardi. Surlara hücum etmek ve onlari asmak için sur yüksekliginde ve hatta bazan ondan daha yüksek tekerlekli kuleler yapilmisti. Bu kusatma daha öncekilere göre çok daha çetin, zorlu ve sistemli olmustu.<br /><br />Bu kusatma ile Istanbul altinci defadir Müslüman Türkler tarafindan kusatiliyordu. Kusatmalarin ilk dördü Yildirim Bâyezid, besincisi Musa Çelebi tarafindan yapilmisti. Bizanslilar, her kusatilmada, Türklerin basina yeni yeni gaileler çikarip kurtuluslarini sagliyorlardi. Bundan önceki kusatmalarin en siddetlisi, Yildirim Bâyezid'in son kusatmasi idi. Fakat Timur belasi, Türkleri büyük bir felakete ugratirken, Bizansi da dördüncü muhasaradan kurtarmisti. Böylece Timur, Bizans'in ömrünü yarim asir kadar uzatmis oluyordu.<br /><br />Osmanlilarin muhasarasindan, Imparator kadar Bizans halki da korkuya düstügünden Istanbul'da halk arasinda bazi dedikodular yayilmaya basladi. Bunlarin basinda, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, Osmanlilara elçilik vazifesi ile gönderilen Bizans'in taninmis sahsiyetlerinden ve ayni zamanda saray tercümani olan Teologos Koraks'in bu sefer ayni vazife ile Murad'a gönderilmemis olmasi, saray nazirinin hilesine baglaniyordu. Bu sebeple Imparator Manuel, halkin süphesini ortadan kaldirmak gayesiyle Teologos Koraks'i Istanbul önlerinde çadirlarini kurdurmus bulunan Sultan Murad'a gönderdi ise de Koraks bir sey elde edemeyerek gerisin geriye dönmüstü.<br /><br />Bizans halkinin çektigi korku ve içinde bulundugu endisenin derecesi, ortalikta dolasan dedikodu ve rivayetlerden de belli oluyordu. Önemli sahsiyetlere karsi itimatsizligin bir ifadesi olan bu rivayetler, bazi kimselerin iskence ile öldürülmesine sebep oluyordu. Nitekim Sultan Murad'a elçi olarak gönderilen Teologos Koraks'in öldürülmesi, böyle bir rivayetin sonucunda gerçeklesmisti. Buna göre Koraks, idareciligini kendisine vermek sarti ile Murad'a sehri teslim etme sözü vermisti. O, Piyi (Silivri) kapisini açmak suretiyle Murad'in sehre girmesini saglayacakti. Bu dedikodu, Teologos Koraks'in, Murad'in yanindan dönüsünde tahkir edilmesine sebep oldu. Saray tercümani olan Koraks, Imparatorun huzurundan çikarken muhafiz askerler bagirip çagirarak Koraks'in idamini isterler. El ve ayaklari baglanan Koraks, askerlere teslim edilir. Askerler, Koraks'in üzerine çullanip onun gözlerini oyup vücudunu birçok yerinden yaralarlar. Bundan sonra bir zindana atilan Koraks, üç gün sonra oldugu yerde ölür. Evi de yagma edilip atese verilir.<br /><br />Bizans içerisinde böyle hadiseler cereyan ederken, Sultan Murad da sehri almak için esasli tedbirler aliyordu. Ordunun muhasarasi baslamadan önce Mihaloglu Mehmed Bey'in emrindeki askerler Istanbul çevresini vurmuslardi. Sonra bizzat padisah, ordunun basina geçerek kusatmaya basladi. Istanbul kara tarafindan tamamen sarilmisti. Sehrin surlarinin çikis kapilarinin karsilarina siperler kazdirildi. Bu siperler, gayet kalin, sert ve saglam kiris ile kalaslardan insa edilmis olup surlara dönük cephelerine ok, mizrak ve tas gülleye karsi agaç dallarindan sira halinde koruyucu mahiyette bir takim sedler ilave edilmisti. Öyle ki Türk ordusu, bu kuvvetli siperler sayesinde Bizans surlarini delip tahrip edecegine inaniyordu. Murad'in yaptigi bu muhasara, o ana kadar Osmanlilar'in yapmis oldugu en büyük ve en siddetlilerindendi.<br /><br />Sultan Murad, askerlerini gayretlendirmek ve onlarin sayilarini artirmak için Istanbul ve hazinelerinin askerlere birakilacagini ilan ettirdi. Bu haber üzerine orduya pek çok yerden katilmalar oldu.<br /><br />Kusatmaya, Yildirim Bâyezid'in damadi Emir Sultan adi ile bilinen Seyh Semseddin Buharî de bes yüz dervis ve muhibbani ile katilmisti. O, askerlerin arasinda dolasarak manevî nüfuzu ile onlari cesaretlendiriyordu. Bu arada iç murakebeye dalarak ve dua ederek Istanbul surlarinin Murad'in önünde açilacagi zamani bekliyordu.<br /><br />Emir Sultan, sonunda çadirindan çikarak 1422 Agustos'unun 24 Pazartesi günü Kostantiniyye'nin düsecegini söyledi. Bazi kaynaklarin ifadesine göre Emir Sultan, dedigi gün ve zamanda bir savas atina binmis oldugu halde sehre dogru ilerler. Seyh kilicini kinindan çekip "Allah, Muhammed" diye haykirarak atini sürer. O, askerin basinda idi. Arkasindan Altinkapi ile Odunkapisi arasinda yani sehrin kara tarafindan surunu çevreleyen büyük hat üzerinde savas basladi. Bu hücum esnasinda Imparator Manuel ölüm döseginde idi. Oglu Ioannis, Sen Roman kapisini savunan askerin basinda idi. Kostantiniyye'nin bütün halki bu tehlikeli günde silah altinda idi. Kadinlar ve çocuklar kiliç yerine tirpan kullaniyor, fiçilarin altlarindan kendilerine kalkan yapiyorlardi. Savasin en kizgin zamanlarinda bir taraftan kopan "Allah" ve "Muhammed" nadalarina karsi, Bizanslilarin söyledikleri "Hiristos" ve "Panaiya" kelimeleri isitiliyordu. Günes batarken savas hâlâ sürüp gidiyordu. Sonunda Osmanlilar, ordugâhlarina döndüler. Bizanslilar, Müslümanlarin çekilmelerini gökten inen "Panaiya"nm (Hz. Meryem) görünüsüne baglamislardi. Öylesine ki o devir müverrihlerinden Kanano'ya göre bunu bizzat Emir Sultan da görmüstü.<br /><br />Istanbul, bu kusatmada da feth edilemedi. Sultan Murad, ordusunu Istanbul surlari önünden çekip kusatmayi kaldirdi. Böylece Istanbul, Imparatorun entrikalari sayesinde bir defa daha Osmanlilarin elinden kurtulmustu. Imparator Manuel, Bizans'in bundan önceki muhasaralarinda oldugu gibi, padisahin basina yeni gaileler açarak hükümdarin dikkatlerini baska bir yöne çekmeye çalismis ve bunda muvaffak da olmustu. O, Sultan Murad'in küçük kardesi ve Hamideli (Isparta) Sancak beyi Mustafa Çelebi'yi tesvik ederek sehzadenin saltanat davasina kalkmasina sebep olmustu. Iste bu yüzden Sultan Murad, Istanbul muhasarasini kaldirmak zorunda kalmisti.<br /><br />Takriben iki ay kadar süren bu muhasaranin kaldirilmasi için, hücum günü olan 24 Agustos 1422'de, burçlar üzerinde görüldügü ve Osmanlilar'in bundan dolayi kusatmayi biraktiklari iddia edilen kadin hayaleti, bir hikâyeden ileri gidemez. Hükümdari, muhasaradan vaz geçiren sebep ne Bizans'i kurtarmaya gelen Hz. Meryem, ne de Bizans'in güçlü bir sekilde karsi koymasidir. Kusatmanin kaldirilmasinin gerçek sebebi, hükümdarin küçük kardesi Mustafa'nin, saltanat dâvasina kalkisip Iznik'e kadar gelmis olmasidir.<br /><b><br />KÜÇÜK MUSTAFA ÇELEBI'NIN ISYANI</b><br /><br />Küçük Mustafa, Çelebi Sultan Mehmed'in oglu olup babasinin sagliginda henüz on üç yasinda iken Hamideli sancak beyligine tayin edilmisti. Küçük Mustafa, babasinin ölümünü müteakip, Murad'in Osmanli tahtina geçmesi üzerine, öldürülmek korkusu yüzünden Karamanoglu'nun yanina kaçmisti. Sultan Murad, Istanbul muhasarasi ile mesgulken Bizans Imparatoru'nun el altindan tesvik ve ugrasilan sonucunda Anadolu'da saltanat iddiasina kalkismisti. Imparator, kusatmadan kurtulmak için sehzadenin lalasi Sarabdar Ilyas'a mektuplar yazarak külliyetli miktarda altin göndermisti ki, bunlarla asker toplayabilsin. Is bu kadarla da bitmeyecek ve Imparator, Küçük Mustafa'yi Istanbul'a getirtecekti. Istanbul'a gelen Küçük Mustafa, Manuel ve onun çocuklari ile görüsür. bu görüsmede, muvaffak oldugu takdirde imparatora karsi yapacagi fedakârlik hakkinda teminat verdikten sonra Rumlarin verdikleri kuvvetlerle Anadolu tarafina geçerek faaliyetlere baslar. Bu faaliyetleri esnasinda, daha basindan beri Osmanlilar'la çekisen Karamanoglu'nun Turgutlu Türkmenleri ile Germiyanoglu'nun kuvvetleri de kendisine iltihak eder. Sehzade Mustafa bu sekildeki bir iddia ile ortaya çikmakla, babasinin vasiyeti hilafina hareket etmis oluyordu.<br /><br />Mustafa, topladigi kuvvetlerle Bursa üzerine yürür. Fakat Bursa halki, sehri ve kaleyi Mustafa'ya teslim etmek istemez. Bu sebeple kendisine, memleketin ileri gelenlerinden Ahi Yakub ile Ahi Hoskadem'i elçi olarak gönderir. Bunlar, Mustafa'ya para ve hediyeler takdim etmek suretiyle onu<br /><br />Bursa'yi almaktan vaz geçirmeye çalisirlar. Elçiler, Sehzade Mustafa'nin kendisine vezir yaptigi ve bütün bu olaylara sebep olan Sarabdar Ilyas ile de görüsürler. Heyet, Bursalilarin Sultan Murad'a bey'at ettikleri için ona sadakatla bagli kalacaklarini ve gerekirse sehri müdafaa edeceklerini söyler. Ayrica, bir Osmanli sehrinin Karamanoglu'nun kuvvetleri ile vurulmasinin da dogru olmayacagini anlatir. Sarabdar Ilyas, heyetin bu teklifini kabul edince, Mustafa'nin ordusu oradan ayrilip Iznik tarafina dogru harekete geçer.<br /><br />Sehzade Mustafa, Iznik kalesini kirk gün kadar kusatma altinda tutar. Firuz Bey'in oglu olan kale muhafizi Ali Bey, gelismelerden Sultan Murad'i haberdar eder. Pâdisah, kaleyi sulh yolu ile teslim etmesini bildirerek Mustafa orada mesgulken kendisinin yetisecegini yazar. Ayrica, küçük sehzadeyi alet edip kullanan Sarabdar Ilyas'i da ondan ayirmaya çalisir. Bunun gerçeklesmesi için Sarabdar Ilyas'a adamlar göndererek kendisini Anadolu beylerbeyligine tayin edecegini bildirir. Sarabdar'a gelen adam, beylerbeyilik beratini da yaninda getirmisti. Bu makama karsilik Sultan Murad, Sarabdar Ilyas'tan çok önemli bir hizmet bekliyordu. O da kendisi gelinceye kadar Sehzade Mustafa'nin kaçmasina engel olup onu oyalamasi idi.<br /><br />Sarabdar Ilyas, tiynetini bir defa daha ortaya koymustu. Vaktiyle Çelebi Mehmed'in taraftari iken Süleyman'in vaad ettigi menfaat karsiliginda derhal Çelebi Mehmed'i birakarak karsi tarafa geçmisti. Bu defa da saf degistirmekte bir sakinca görmemisti. Anadolu beylerbeyligine kondugunu ögrenince kendisinden istenen seyleri büyük bir ustalikla basardi.<br /><br />Ali Bey, Sultan Murad'dan aldigi talimat üzerine muhasaranin kirk gün uzamasindan dolayi halka ve sehre hiç bir zarar gelmeyecegine dair yeminli söz aldiktan sonra teslim olur. Sarabdar Ilyas da aldigi beylerbeyilik müjdesi üzerine sehirden ayrilmaz. Çandarlizâde Ibrahim Pasa'nin sarayina yerlesen Küçük Mustafa, timar ve memuriyetler vermek suretiyle hükümdarligini ilan etmis oluyordu. Böylece Osmanli mülkünde, yeniden ikinci bir hükümdar tehlikesi belirmisti. Âsikpasazâde bu hükümdarligi su ifadelerle nakleder:<br /><br />"Iznik'te, Ibrahim Pasa'nin sarayina kondular. Etraftan gelip timar isteyene timar dahi verdiler. Hüküm ve hükümet ettiler."<br /><br />Sultan Murad, bütün gücü ile Istanbul'u kusatip feth etmek üzere iken, kardesi Küçük Mustafa'nin faaliyetleri üzerine, bazi tedbirler alarak kusatmayi kaldirmak zorunda kalir. Çünkü kardesinin hareketleri, memleketi ikiye bölmeye yönelikti. Bu ise daha tehlikeli bir durum arz ediyordu. Onun için derhal Gelibolu yolu ile Anadolu'ya geçip Iznik üzerine yürür. Sultan Murad'in bu yolculugu devam ederken Sehzade Mustafa'nin, Iznik'te kalmasini tehlikeli bulan Germiyan ve Turgutlu kuvvetlerinin komutanlari, onu buradan uzaklastirmaya çalisirlar. Onu tehlikeden korumak için Karaman, Germiyan veya Istanbul'a götürmek istedilerse de daha önce Sultan Murad'dan beylerbeyilik beratini almis olan Sarabdar Ilyas, çesitli bahaneler ileri sürerek buna mani olur.<br /><br />Sultan Murad'in ordusu, yola çikisinin dokuzuncu günü gece geç saatlerde Iznik'e gelir. Henüz uyku mahmurlugunu atamamis ve Mustafa'ya bagli olan askerlerin saskin bakislari arasinda, sabahin erken saatlerinde açilan kapilardan Iznik'e girilir. O anda hamamda bulunan Küçük Mustafa, Mihaloglu tarafindan yakalanmak üzere iken Mustafa'nin beylerbeyi olan Taceddinoglu Mahmud Bey, efendisine bir at bulup onu kaçirmak ister. Fakat bunda muvaffak olamaz. Ama Mihaloglu'nu durdurup onunla vurusmaya baslar. Taceddinoglu ile Mihaloglu arasinda baslayan bu vurusma sonunda, her seyi idaresi altinda bulunduran ulu hakimin (Allah) ecel hükmü, Mihaloglu'nun sehadet beratini kanla yazip hakkini teslim eyleyecektir. Nitekim, attan düsürülen Mihaloglu ölümcül bir yara alir. Bundan bir kaç gün sonra da vefat eder. Mihaloglu'nu atindan düsürüp ölümüne sebep olan Taceddinoglu Mahmud Bey, daha sonra saklandigi yerde yakalanip Mihaloglu'nun adamlarina teslim edilecek ve onlar tarafindan öldürülecektir.<br /><br />Sultan Murad'in, Iznik'i kusattigi ve Taceddinoglu ile Mihaloglu'nun vurustugu sirada firsat kollayan Sarabdar Ilyas, Mustafa Çelebi'yi yakalayip Murad'in, sehrin önünde bulunan Mirahor basisina teslim eder. Âsikpasazâde bu olayi da söyle verir:<br /><br />"Bunlar bunda cenkte iken Sarabdar Ilyas, Mustafa'yi tuttu kucagina aldi. At üzerinde Mustafa "Hey lala, beni niçin tutarsin?" Hain Ilyas "Kardesine ileteyin" der. Mustafa "Beni kardesime iletme kim kardesim bana kiyar." der. Sarabdar Ilyas sakin oldu. Aldi gitti Hüdavendigar'a karsi iletti." Mustafa, padisahin emri ile Iznik disinda bir incir agacinin dibinde bogdurularak cesedi Bursa'ya gönderildi. Sehzade Mustafa, Bursa'da babasinin türbesine defn edildi.<br /><br />Görüldügü gibi Küçük Sehzade Mustafa Çelebi hadisesi, amcasininkinden daha kisa ve daha kolay bir sekilde halledilmis oldu. Ikinci Murad, Istanbul muhasarasini kaldirmakla, kardesinin fazla taraftar toplamadan hakkindan gelip kendisine birakilmis olan Osmanli tahtini emniyete almak istiyordu. Onun, vakit kayb etmeden isyani ortadan kaldirmaya tesebbüs etmesi, memleketin ikiye bölünmesini ve beyhude yere kardes kaninin akitilmasini önlemis oldu. Böylece, Bizans'in bu son oyunu da basarisizlikla son bulmus, ama olan aldatilmis bulunan zavalli Küçük Sehzade Mustafa'ya olmustu. Bizans'tan menfaat temin eden ve küçük sehzadenin öldürülmesine sebep olan Sarabdar Ilyas ise yaptiklari için:<br /><br />"Suretâ ben günahkâr oldum. Illa bu ikisi vilayette olsa zarar-i âmmdir. Ve biri dahi bu kim, ben efendim ogluna yaramaz is etmedim. Bu dünyanin murdarina bulasmadan sehid ettirdim. Ve hem cemi-i âlem rahat oldu. Ve hem bizden önden gelenler bu kanunu koymuslar" diyerek yaptigi fenaligi tevile çalismistir.<br /><br />Sultan Murad, Sehzade Küçük Mustafa'nin gailesini bertaraf etmekle birükte benzer bir tehlikenin daha mevcud oldugunun farkinda idi. Bir daha kardes kaninin akitilmamasi ve ülkenin, Bizans gibi entrikaci bir devlet ile, varligini Osmanlilar'in zayiflamasina baglayan Karaman gibi bir beyligin oyuncagi haline gelmemesi için henüz ortaya çikmadan bu tehlike ve fitnenin ortadan kaldirilmasi gerekiyordu. Bunun için Sultan Murad, tarihi henüz kesin olmayan bir zamanda, Tokat kalesinde tuttugu Mahmud ve Yusuf adlarindaki iki kardesinin gözlerine mil çektirip onlari kör ettikten sonra anneleriyle birlikte Bursa'ya getirir. Idareleri için de kendilerine yüksek seviyeden maas baglatir.<br /><br /><b>CANDAROGLU ISFENDIYAR BEY ILE OLAN MÜCADELE ve IDARÎ DÜZENLEME</b><br /><br />Karamanogullari'ndan sonra Anadolu Beylikleri'nin en kuvvetlilerinden plan Candarogullari, Karamanlilar gibi Osmanlilar'in en zor ve sikintili anlarindan faydalanmaya çalisan beyliklerden biri idi. Nitekim Candaroglu Isfendiyar Bey, Sultan Ikinci Murad'in amcasi Mustafa ve küçük kardesi Mustafa Çelebi'lerie mesgul oldugu ani firsat bilerek ondan yararlanmaya çalisarak Tosya, Çankiri ve Kalecik'i geri almisti. Halbuki buralar, daha önce Çelebi Sultan Mehmed zamanindaki gayretler sonucunda elde edilmis olup Osmanli himayesinde kalmak sartiyle Isfendiyar'in oglu Kasim Bey'e verilmisti. Isfendiyar Bey'in geri aldigi bu yerler, Osmanlilarin taraftan olan oglu Kasim'a ait yerlerdi. Isfendiyar Bey, bu topraklan almakla da yetinmeyip Tarakli Borlu denilen Safranbolu'yu alip Bolu'ya dogru uzanmisti. Bu arada Kasim Bey de Iznik hareketi esnasinda kaçip Sultan Murad'in yanina gelmisti. Sultan Murad, Küçük Sehzade Mustafa Çelebi olayini halledince Isfendiyar'a karsi kuvvet gönderdi. Kasim Bey de Osmanli kuvvetleri ile birlikte bulunuyordu. Osmanli ordusu Bolu'ya geldigi zaman Isfendiyar Bey'in ordusundaki Kasim Bey taraftarlari, efendilerinin bulundugu Osmanli ordusunun saflarina katilirlar. Böylece Isfendiyar Bey, büsbütün sarsilir. Bununla beraber savasi kabul etmekten baska çaresi de kalmamisti. Bu sebeple Bolu ile Gerede arasinda yapilan savasta maglub olup bozguna ugrar. Muharebenin karisikligi arasinda kendi Kapicibasisi Yahsi Bey tarafindan basina vurulan bir "bozdogan"la kulagi sagir olur. Zorlukla Sinop kalesine siginan Isfendiyar Bey artik sagirdi.<br /><br />Candaroglu'nu takib eden Osmanli kuvvetleri, Kastamonu ile Bakir Küresini zapt ederler. Isfendiyar Bey, küçük oglu Murad Bey baskanliginda bir heyet vasitasiyle baris istemek zorunda kalir. O, bu barisi saglamak üzere Osmanli devlet adamlarina da ayri ayri mektuplar yazarak tavassutlarini ister. Bu arada torununun (Ibrahim Bey'in kizi) padisah tarafindan nikahlanmasini da teklif eder. Sultan Murad'in adamlari, barisilmasi için hükümdarlarina ricada bulunurlar. Bunun üzerine Sultan Murad, sulh yapmayi kabul etti.<br /><br />Bu antlasma geregince Kasim Bey'e yerleri tekrar geri verilecek, Osmanlilarin aldiklari Kastamonu ile Bakir Küresi Isfendiyar Bey'e iade edilecekti. Fakat Isfendiyar Bey, Bakir Küresi hâsilatindan büyük bir kismini<br /><br />Osmanli Devleti'ne verecek ve gerektigi zaman da Osmanli ordusuna asker gönderecekti (827 H./1423 M.).<br /><br />Sultan Murad, bundan sonra bazi idarî tasarruflarda bulunup ondan sonra Edirne'ye dönmeye karar vermisti. Hükümdar ilân edildigi zaman henüz on sekiz yaslarinda bulunuyordu. Karsisinda da tehlikeli ve kuvvetli bir rakip olarak amcasi Mustafa vardi. Hükümdarliginin ilk senesi ümidsiz denecek kadar korkunçtu. Bununla beraber etrafinda ve kendisine sâdikane bir sekilde bagli olan Bâyezid, Ibrahim, Haci Ivaz Pasalarla Mihaloglu Mehmed Bey ve Kara Timurtas Pasa'nin vezirlik rütbesine kadar çikartilmis olan ogullan Ali, Umur ve Oruç Bey'ler bulunuyordu.<br /><br />Daha önce de görüldügü gibi Bâyezid Pasa, Mustafa Çelebi hadisesinde Rumeli Beylerbeyi oldugu için onun üzerine gönderilmis, sonunda Düzme Mustafa tarafindan katl edilmisti.<br /><br />Sultan Murad, küçük sehzade Mustafa Çelebi olayini halledince vezirleri ile maiyetindeki bazi mühim sahsiyetler arasinda mevcut rekabet ve geçimsizliklerin farkina varir. Devlet merkezinde fazla nüfuz sahibi kimselerin varligini kendi kudret ve hâkimiyeti için bir engel telakki etmis olmali ki, bunlarin bir kismini yeni vazifelerle merkezden uzaklastirma ihtiyacini duyar. Sultan Murad, Rumeli'ye dönmeden önce bu isi halletmeliydi. Bunun için Kara Timurtas Pasa'nin ogullarindan Umur Bey'i Kütahya'ya, Ali Bey'i Saruhan (Manisa) sancak beyligine gönderir. Oruç Bey'i de Anadolu Beylerbeyi yapar. Padisah, kendi lalasi olan Yörgüç Pasa'yi da Rumiye-i sugra valisi olarak Amasya'ya gönderir. Evrenoszâdeler ile Pasa Yigit oglu Turahan Bey ve Gümlü oglu gibi Rumeli beylerinin harp zamaninda padisahin maiyetinde birlesmeleri hariç baska zamanlarda Rumelideki vazife yerlerinde bulunuyorlardi. Onun için Rumeli beylerini ilgilendiren bir tedbire lüzum yoktu. Böylece divanda sadece Ibrahim Pasa ile Haci Ivaz Pasa kalmislardi.<br /><br />Bu defa da iki vezir arasinda nüfuz rekabeti bas göstermisti. Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa, devletin kurulusu ile birlikte hizmete giren Çandarli hanedanindan olup babasi Hayreddin ve biraderi Ali Pasa'lar da bu vazifede bulunmuslardi. Ibrahim Pasa, Çelebi Sultan Mehmed'e olan sadakati ve tehlikeli zamanlardaki hizmeti ile taninmis olup Çelebi Mehmed zamaninda kadiaskerlik ve ikinci vezirlikte bulunmustu. Bâyezid Pasa'dan sonra birinci vezir olmustu.<br /><br />Haci Ivaz Pasa da Çelebi Mehmed'in bütün savaslarina istirak etmis, Karamanog'lu'nun Bursa'yi muhasarasi sirasinda burayi müdafaa ve muhafazada sebat göstermisti. Mustafa Çelebi hadisesinde aldigi tedbirler ve yazdigi mektuplarla Mustafa Çelebi kuvvetlerinin dagilmasina sebep olmustu. Bu bakimdan büyük hizmetleri olan degerli bir sahsiyetti. Çelebi Mehmed zamaninda hürmet görmüs, Yesil Camiin plânlarini tertip ederek disardan memlekete sanatkârlar getirtmisti.<br /><br />îste bu iki degerli vezir arasindaki rekabet, Haci Ivaz Pasa'nin sahneden çekilmesine sebep olmustu. Haci Ivaz Pasa'nin kul (yeniçeri) ile gizli münasebetlerde bulundugu, padisaha suikast yapacagi ve divana silahla geldigi Sultan Murad'a haber verilir. Bir gün divanda Padisah, Haci Ivaz Pasa'nin gögsüne eliyle dokunarak içinde zirh bulundugunu anlayip sebebini sorunca Haci Ivaz Pasa buna cevap veremez. Bu durum, söylenenlerin dogru olabilecegini hatirlattigi için gözlerine mil çekilmek suretiyle Bursa'da ikamete mecbur edilir. Bu olayin hangi tarihte oldugu kesin olmadigi gibi, hadisenin bir at gezintisi sirasinda cereyan ettigine dair rivayetler de bulunmaktadir. Bu hadiseden sonra Ibrahim Pasa rakipsiz kalmis ve padisahin kendisine tam anlamiyla güvenmesinden dolayi tamamen müstakil imis gibi is görmüstür. Haci Ivaz Pasa ise hicretin 831 (1428) yilinda Bursa'da vefat etmistir. Cenazesi Pinarbasi'nda Kuzgunluk mevkiine defn edilmistir.<br /><br />Bu idarî düzenlemeden sonra padisah, Gelibolu üzerinden yeniden Rumeli'ye geçip Edirne'ye gelir. Sultan Murad, saltanatinin buhranli geçen ilk yillarini geride birakip devlet islerini idarî ve siyasî bir düzene kavusturduktan, ülke ve halkin problemlerine çözüm yollari bulduktan sonra biraz rahat bir nefes almaya baslar. Çünkü artik içerde taht kavgasina yeltenip ülkeyi bölünme noktasina getirecek kimse kalmamisti. Disariya göre ise Sultan Murad'in gücü, kendisinden çekinilir bir kuvvete ulasmisti. Bu bakimdan artik evlenip rahat bir nefes alabilirdi. Zira Isfendiyar Bey'in, bizzat padisaha vermeyi teklif ettigi torunu Hatice Alime Hanim'la evlenme zamani gelmisti. Bu sebeple padisah, gelini almak üzere Isfendiyar Bey'in sarayina Çasnigirbasi Elvan Bey, Tavasi Serafeddin Pasa ile Reyhan Pasa; kadinlardan Halil Pasa'nin dul esi ve padisahin Sah Ana diye hitab ettigi Germiyanoglu Yakub Bey'in hanimi ile daha birçok erkek ve kadini külliyetli miktarda mal ve esya ile gönderir. Bunlar "mihr-i muaccel"i takdim edip gelini getireceklerdi. Kastamonu'da sölenler tertipleyen Isfendiyar Bey de gelenleri rütbelerine göre agirlayip bir nice ikramda bulunur. Orada akd edilen dügün merasiminden sonra Isfendiyar Bey, torununu Halil Pasa ile Germiyanoglu Yakub Bey'in hanimlarina teslim ederek büyük bir merasimle ugurlar. Hicretin 828 (1424) yilinda gerçeklesen bu dügünün, Sultan Murad bakimindan Edirne'de mi yoksa Bursa'da mi yapildigi kesin olarak tesbit edilebilmis degildir. Zira kaynaklardan bir kismi bunun Edirne'de, bir kismi da Bursa'da olduguna dair bilgi vermektedir. Bazi kaynaklar ise Sultan Murad'in bulundugu yeri zikr etmezler. Uzunçarsili, Sultan Murad'in nikahladigi kizin adinin Hatice Sultan oldugunu hicrî, 906 (M. 1500) tarihli bir vakfiyesi bulundugundan, kabrinin Bursa'da Kükürtlü Kaplicasi'nin yakinindaki Hatice Sultan Türbesi denilen büyük bir türbede oldugunu, orada daha baska kabirlerin de bulundugunu, ne türbe kapisinda ne de diger kabirlerde bir kitabenin bulundugunu nakleder.<br /><br />Sultan Murad, evlendigi yil içinde kiz kardeslerinden üçünün de dügünlerini yaptirir. Hemsirelerinden Sultan Hatun'u Isfendiyar Bey'in oglu Kasim Bey'e, Ayse Hatun'u bilahare Varna muharebesinde sehid düsecek olan Karaca Bey'e, Ayse Hatun'u da Çandarlizâde Ibrahim Pasa'nin oglu Mahmud Bey'e nikahlamisti. Bu dügünler vesilesiyle büyük ziyafetler veriliyor, fakir ve yoksullar doyuruluyor, dügüne istirak eden herkese ihsanlarda bulunuluyordu.<br /><b><br />RUMELI'DE ISTIKRARIN saglanmasi<br /></b><br />Candaroglu Isfendiyar Bey üzerine yapilan harekâti firsat bilen Eflâk voyvodasi Drakul, Silistre'yi geçip Osmanli topraklarina taarruz etmisti. Sultan Murad'in emri ile bu taarruza karsilik olmak üzere Firuz Bey de Eflâk'a siddetli bir akin yapmisti. Bu akinda Firuz Bey, Drakul'u maglub etti. Maglub olan Drakul iki senelik haraca karsilik bir miktar para ve bazi hediyeler verecegini taahhüd etti. Bu maglubiyetle Drakul, barisa zorlanmisti. Sultan Murad'in Anadolu'dan Edirne'ye gelmesi üzerine Drakul iki oglu ile birlikte bizzat Edirne'ye gelmis ve bagliligini arz edip iki yillik vergisini de takdim etmisti. Bunun üzerine yaptiklarina göz yumulan Drakul, yerinde kalmak üzere ülkesine gönderildi. Ama iki oglundan biri (veya ikisi) de rehin olarak Osmanli sarayinda alikonmustu. 1424 yilinda gerçeklesen bu barisla bölge nisbeten rahat ve huzura kavusmus oluyordu.<br /><br />Bölgede istikrarin saglanmasina tesir eden âmillerden biri de süphesiz ki Bizans'la varilan antlasmadir. Gerek Düzme Mustafa, gerekse Küçük Mustafa olaylarini çikarip Sultan Murad'i ve ülkesini bir hayli yoran, kardes kaninin akitilmasina sebep olan Bizans, artik yapacak bir sey bulamadigi için Osmanlilar'la iyi geçinmek ihtiyacini hissetmisti. Zira aksi takdirde kendi ülkesi ve imparatorluklari tamamen elden gidebilirdi.<br /><br />Bu dönemde, Bizans Imparatoru Manuel, henüz hayatta ise de çok yasli oldugundan sekiz dokuz seneden beri bütün isleri saltanat ortagi olan oglu VIII. Ioannis görüyordu. Ioannis, daha kötü bir duruma düsmemek için Sultan Murad'a müracaatla baris yapmak istedigini bildirir. Bunun için elçi olarak Lukas Notaras, Melahrinos ve Bizans tarihçisi Françes'i Sultan Murad'a gönderir. Yapilan anlasma geregince Bizans, her sene Osmanli hazinesine üçyüz bin akça veya otuz bin duka altini vermeyi kabul ettigi gibi, Misivri ve Terkos mintikalari hariç olmak üzere, daha önce Bizanslilara geçmis olan Karadeniz sahilindeki bütün yerler ile Selanik havalisinde bulunan Situnion ve Ustruma (Karasu) taraflarina ilaveten, Osmanlilar'in Zeytin dedikleri Izdin'i de terk ediyordu (28 Subat 1424).<br /><br />Yine 1424 senesinde Sirp despotu Istefan (Etyen) Lazareviç, Edirne'ye gelip eski dostluk antlasmasini yeniledi. Onunla birlikte bir Türk heyeti Alman Imparatorlugu'na seçilmis olan Macar Krali Sigismond'u tebrike ve iki yillik bir mütareke müzakeresinde bulunmak için gönderildi. Buna göre Osmanli heyeti, hem Sigismond'un imparatorlugunu tebrik edecek, hem de iki yillik bir mütareke imzalayacakti. Osmanli hükümdari bu heyetle birlikte kiymetli hediyeler de göndermisti. Sigismond tarafindan kabul edilen Osmanli heyeti ile iki yillik bir baris antlasmasi imzalanir. Bu akitten sonra Sigismond, Osmanli padisahina ayni sekilde hediyeler gönderir.<br /><br />Rumeli'de istikrarin saglanmasina sebep olan anlasmalar yapildiktan ve bölge harpsiz bir döneme girdikten sonra artik Anadolu'daki pürüzlerin ortadan kaldirilmasina sira geliyordu.<br /><br />Çelebi Sultan Mehmed'in vefati ve iki Mustafa Çelebi'nin isyanlari zamaninda, daha önce Osmanli sarayinda rehin bulunan Mentese Beyi Ilyas Bey'in iki oglu Leys ile Ahmed kaçarak memleketlerine gelmis ve hükümdarlik yapmaya baslamislardi. Rumeli'deki durumu düzene sokan Sultan Murad, Mentese tarafina gelerek bu iki kardesi elde edip Tokat kalesine gönderdikten sonra beyligi tamamen ilhak etmisti. Hicrî 829 (M. 1425) tarihinden itibaren bu beylik artik tarihe karismisti.<br /><b><br />IZMIROGLU CÜNEYD BEY'IN AKIBETI</b><br /><br />Kaynaklarda Izmiroglu, Aydinoglu, bazan da Kara Cüneyd diye adlandirilan bu beyin babasi olan Ibrahim, Yildirim Bâyezid tarafindan Izmir'e subasi olarak tayin edilmisti. Ankara savasi sonrasinda çikan kardes kavgalari esnasinda Cüneyd Bey, önce Isa Çelebi'ye yardim etmis, arkasindan da Süleyman Çelebi ile birleserek onun tarafindan Ohri sancak beyligine getirilmisti. Kardesler arasindaki mücadeleden istifadeyi düsünen Cüneyd Bey'in bu dönemdeki faaliyetlerinden ilgili bölümlerde bahsedilmis ve hakkinda bilgi verilmisti.<br /><br />Daha önce de temas edildigi gibi Cüneyd, Mustafa Çelebi (Düzme Mustafa) kuvvetleri ile Ulubat suyu kenarina kadar gelmisti. Burada, Sultan Murad tarafindan tatmin edilip Aydin beyligine döner. Bundan sonra bütün gayretiyle eski Aydinogullan topraklarini tamamen elde etmeye çalisir. Böylece Anadolu birligini yeniden bozma faaliyetlerine ön ayak olur. Osmanlilara olan bagliligi red edip Osmanli idarecileri ile ugrasmaya baslar. Bunun üzerine Sultan Murad, onu yola getirmek maksadiyla yeni Aydin ili beyi Yahsi Bey ile Anadolu Beylerbeyi Oruç Bey'i vazifelendirir. Ancak bu beyler Cüneyd'e karsi bir basari elde edemezler. Bu son muvaffakiyet üzerine Aydin Bey'i olarak harekete geçen Cüneyd, Anadolu beylerini ve Bizans'i Osmanlilar'in aleyhine tahrike baslar. O, bununla da yetinmeyerek Venedik ile de ticarî ve siyasî münasebetlere girisir. Bununla beraber Sultan Murad'in Anadolu Beylerbeyligine tayin ettigi Hamza Bey, bu meseleyi ciddi bir sekilde ele alarak Halil idaresinde gönderdigi kuvvetler, Cüneyd'i Akhisar civarinda maglub edip onu sigindigi Ipsili kalesinde kusatirlar. Cüneyd, Karamanoglu Ibrahim Bey'in yardimlarini saglamak maksadiyla gizlice onun yanina gidip bir miktar Karaman askeri ile döndüyse de, bilahare bu yardimci kuvvetlerin kaçmasi sonunda Sisam adasinin karsisinda bulunan Ipsili kalesinde oglu Bâyezid ile birlikte tutunmaya çalisir. Bu arada Bizans Imparatoru VIII. Ioannis ve Venedik ile temasa geçerek yeni bir saltanat müddeisini Selanik'e geçirip Rumeli'nde isyan çikarmayi tasarlar. Fakat Murad Bey, Cenevizliler'den kiralanan gemiler ile onu deniz tarafindan da sIkIstirdigmdan vaziyeti gittikçe kötülesmeye ve artik müdafaada bulunamayacak bir duruma gelir. Bunun üzerine Hamza Bey'e teslim olmak zorunda kalan Cüneyd, kanina girdigi insanlara karsilik 1425 yilinda öldürülür. Çanakkale hapishanesinde bulunan oglu Kurt Hasan ile kardesi Hamza Bey de ortadan kaldirilarak soyuna son verilir.<br /><b><br />KARAMANOGLU MEHMED BEY'IN ANTALYA'YI KUSATMASI VE OGLU IBRAHIM BEY'IN OSMANLI HIMAYESINE GIRMESI</b><br /><br />Ankara Muharebesi'nden sonra Timur tarafindan yeniden kurulan Karaman Beyligi'nin basina Alaeddin Ali Bey'in oglu Mehmed Bey tayin edilmis, kardesi Bengi Ali Bey de Mehmed Bey'in hâkimiyeti altinda olmak sartiyla Nigde ve havalisine getirilmisti. Mehmed Bey, Osmanlilar'dan çekindigi için bir ara Memlûk sultaninin himayesini kabul etmisti. Fakat Memlûk Devleti'ne ait bazi yerlere el uzattigi için o devletle de arasi açilmisti. Gerçekten de Tarsus kusatmasi yüzünden Memlûklularla arasi açilan Karamanoglu Mehmed Bey, önce Nigde'ye hâkim bulunan kardesi Bengi Ali Bey, sonra da Dulkadiroglu Nasirüddin Mehmed Bey'le giristigi mücadeleyi kayb etmis ve Dulkadirliler tarafindan esir alinarak Kahire'ye gönderilmisti. Memlûk Sultani Melik Müeyyed Seyh, gerek Bursa'da, gerekse Tarsus ve Kayseri'de giristigi taskin hareketlerinden dolayi Karamanoglu Mehmed Bey'i azarlayip hapse attirmisti. Onun yerine de Karaman hükümdari olmak isteyen Nigde hâkimi Bengi Ali Bey'i destekleyerek onun hükümranligini tanimisti. Böylece Bengi Ali Bey, Karaman hükümdari olmustu. Fakat Memlûk sultani Melik Müeyyed'in ölümünden biraz sonra hükümdarligi elde eden Seyfeddin Tatar, Mehmed Bey'i serbest birakarak memleketine gönderir. Bengi Ali Bey, Mehmed Bey'in idareyi tekrar ele geçirmesi üzerine yeniden Nigde'ye çekilir.<br /><br />Bilindigi gibi Ankara Muharebesi'nden sonra Antalya ve Korkuteli ile civari, Timur tarafindan Hamidoglu Osman Bey'e verilmisti. Osman Bey, Antalya'yi Osmanlilar'dan alamamis ise de Korkuteli taraflarinda hüküm sürüyor ve Antalya'yi da elde etmek için çare ariyordu.<br /><br />Gerek Çelebi Sultan Mehmed'in ölümü, gerekse Mustafa Çelebiler isyanin, meydana getirdigi karisikliklardan istifade etmek isteyen Hamidoglu Osman Bey, Antalya'yi zapt etmek istemis, fakat bu ise tek basina gücünün yetmeyecegini anlayinca Karamanoglu ile birlikte hareket etmeye karar vermisti.<br /><br />O dönemde, Osmanlilarin Antalya Sancak beyi olan Firuz Bey oglu Hamza Bey, bu birlesmeye mani olmak ve dolayisiyla sancagini kurtarmak için henüz iki kuvvet birlesmeden önce Korkuteli'nde bulunan Osman Bey'in kuvvetlerine baskin yapmis, Hamidoglu da bu müsademe esnasinda öldürülmüstü. Bu olaydan sonra Karamanoglu Mehmed Bey, Antalya önüne gelip kaleyi karadan kusatmisti. Bu sirada kaleden atilan bir gülle, Karamanoglu'na isabet ederek ölümüne sebep olmustu. Böylece Antalya, hem muhasara hem de isgalden kurtulmustu. Karaman ordusunda bulunan Mehmed Bey'in büyük oglu Ibrahim Bey, babasinin cenazesini alarak Karaman ordusuyla birlikte dönmüs ve Mehmed Bey'in cenazesini Larende'ye (Karaman) defn etmisti (27 Safer 826/9 Subat 1423).<br /><br />Mehmed Bey'in ölümü üzerine yaninda bulunan ogullarindan Ali Bey, aralarindaki saltanat rekabeti yüzünden askerin Ibrahim Bey'i istedigini görünce kaçip Antalya kalesine siginir. Ibrahim Bey ve diger kardesi Isa Bey ise babalarinin cenazesini alip memleketlerine dönerler. Fakat Mehmed Bey'in kardesi Bengi Ali Bey, kardesinin öldügünü ögrenince Konya'ya gelip hükümdarligini ilân etmisti. Bunun üzerine Ibrahim ve Isa Beyler, babalarinin cenazesini defn ettikten sonra Osmanlilar'a siginmak zorunda kalmislardi.<br /><br />Bu arada Antalya sancak beyi olan Hamza Bey de Karamanoglu Mehmed'in ölümünü ve Antalya'nin kurtuldugunu, kendisine iltica etmis olan Mehmed Bey'in oglu Ali Bey'le Sultan Murad'a arz etmisti.<br /><br />Ibrahim Bey, amcasi Bengi Ali Bey'in yerine hükümdar olmak üzere Sultan Murad'in yardimini istemisti. Sultan Murad, eskiden beri aralarinda bulunan akrabaligi kuvvetlendirmek için Ibrahim Bey'le kardesleri Ali ve Isa'ya birer kiz kardeslerini vererek onlari kendine baglamaya çalisir. Osmanli siyasetine uygun düsen bu davranisla Sultan Murad, aradaki eski düsmanliklari ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Bu düsmanligi tamamen yok etmek için onlarin her birine Rumeli'nde birer sancak da vermisti. Bu arada Ibrahim Bey'e kuvvet verip onun Konya ve Larende üzerine yürümesini saglayan Sultan Murad'in bu kuvveti sayesinde Ibrahim Bey, amcasini kaçirip Konya'da Karaman Beyligi'ne hâkim oldu. Fakat bunun karsiliginda da daha önce Osmanlilara ait olup Timur tarafindan Karamanogullari'na verilmis olan bazi yerleri (Hamideli Beysehir) eski sahiplerine yani Osmanlilar'a terk etmeye razi oldu (1424).<br /><br />Sultan Ikinci Murad, gerek Rumeli, gerekse Anadolu'da kismen baris, kismen de mücadelelerle sagladigi sükûnetin devam etmesi için daha bazi islerin yapilmasi gerektigine inaniyordu. Nitekim Amasya, Tokat ve Canik havalisindeki yerlerde bir takim küçük Türkmen aile ve asiretleri vardi. Bunlar, gerek bulunduklari kalelerinin sarp olusu, gerekse devletin baska bölgelerde mesgul olmasindan istifade ile zaman zaman çevrelerini vurup eskiyalik ediyorlardi. Halk, bu yüzden bir hayli sIkInti çekiyordu. Hatta Solakzâde'nin ifadesine göre, insanlar bunlarin yüzünden evlerinden çikamaz hâle gelmislerdi. Bunlarin normal bir hale gelmesi ve geregi gibi idareleri devleti bir hayli mesgul ediyordu. Bu yerli Türkmen ailelerinden bir kismi, Ankara muharebesinden sonra Çelebi Sultan Mehmed tarafindan ortadan kaldirilmis ise de büyük bir grubu faaliyetlerine devam ediyordu. Sultan ikinci Murad, lalasi Yörgüç Pasa'nin faaliyetleri sonucunda bunlarin büyük bir kismini ortadan kaldirmaya muvaffak olmustur.<br /><b><br />GERMIYANLI MÜLKÜNÜN OSMANLI'YA VASIYETI</b><br /><br />Daha önce, Yildirim Bâyezid tarafindan zapt edilmis bulunan Germiyan Beyligi, Ankara Muharebesi'nden sonra yeniden dirilttirilen diger Anadolu beylikleri gibi o da tekrar bagimsizligina kavusmustu. Germiyanoglu Ikinci Yakub Bey de ülkesine yeniden sahip olmustu. Yakub Bey, "Fetret Dönemi" diye bilinen sehzadelerin mücadeleleri esnasinda Çelebi Sultan Mehmed tarafini tutmustu. Bir ara Karamanoglu'nun tecavüzüne maruz kaldiysa da Çelebi Sultan Mehmed'in, Karamanoglu'nu yenmesi üzerine Yakub Bey, Osmanlilar'i<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3159-2-murat.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3159-2-murat.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:41:21 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[1. Mehmed]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/1.mehmet.jpg" alt="Resim Ekleme" /> <br /><b>1. Mehmed<br /><br />Osmanlı padişahlarının beşincisi</b><br /><b><br />Saltanatı: </b>1413-1421<br /><br /><b>Babası:</b> Yıldırım Bayezid- Annesi: Devlet Hatun<br /><br /><b>Doğumu:</b> 1379 Vefatı: 26 Mayıs 1421<br /><br />Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu. Babası Sultan Yıldırım Bayezid Han, annesi Germiyanoğlu Süleyman Şahın kızı Devlet Hatundur. Küçüklüğünden itibaren devrin en yüksek alimlerinden ders aldı. Din ve fen ilimlerini öğrendi. 1393&#8242;te devlet idaresinde tecrübe sahibi olmak üzere Amasyaya sancak beyi tayin olundu.<br /><br />Çelebi Mehmet, Ankara savaşından sonra parçalanan Osmanlı topraklarını yeniden bir idare altında birleştirmek için fetret devrinde (1402-1413) kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa Çelebiler ile mücadele etti. En son 1413&#8242;te Çamurlu mevkiinde, Musa Çelebi kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra, Edirnede tahta çıktı. Böylece Osmanlı Devletini karşılaştığı bu büyük bunalımdan kurtararak devletin birliğini sağlayan Çelebi Sultan Mehmet, ilk olarak elden çıkan toprakları geri almaya çalıştı.<br /><br />1414&#8242;te Anadolu üzerine yürüyerek Aydınoğlu Cüneyd beyin elinden Kayacık, Nif ve İzmiri aldı. Karamanoğullarına ait Konyayı muhasara etti ise de İkinci Mehmetin af dilemesi ve tabiiyetini arz etmesi üzerine barış yapıldı. Ancak Karamanoğlunun sözünde durmaması üzerine Sultan Mehmet, Şehri ikinci defa kuşatarak zaptetti (1415). Daha sonra yapılan antlaşmayla Konyayı Karamanoğullarına bırakan Sultan, Beypazarı, Sivrihisar, Akşehir, Yalvaç ve Beyşehir kalelerini ülkesine kattı.<br /><br />Bundan sonra, evvelce Musa Çelebi ile birleşerek kendisine karşı hareket eden ve vergisini de göndermeyen Eflak beyi Mirça üzerine yürüyen Sultan, onu Yer-Göğüde mağlup etti. Mirça, üç yıllık vergisini ödediği gibi, oğlunu da rehin olarak bıraktı. Rumeliden dönüşünde Candaroğulları üzerine yürüdü. Tosya, Çankırı ve Kaleciki ele geçirdi. 1416 ve 1420&#8242;de ilk defa Tuna ırmağının kuzeyine geçerek Basarabyaya girdi.<br /><br />Çelebi Mehmet devrinin en önemli iç hadisesi Şeyh Mahmut Bedrettin isyanıdır. İslama uymayan sapık fikirlerini halk arasında yayan Şeyh Bedrettinin çıkardığı isyan kısa sürede Karaburundan Amasyaya kadar yayıldı. Ancak ülkeye tek başına hakim olduğu günden beri Şeyh Bedrettinin hareketlerini dikkatle takip eden Sultan, Şeyhin ve taraftarlarının başlattığı bu ayaklanmayı zamanında bastırmaya muvaffak oldu. Yakalanan Şeyh Bedrettin İslam alimlerinin fetvası üzerine idam edildi.<br /><br />Aynı yıl Rumelide taht mücadelesine giren ve Düzmece Mustafa olarak da bilinen kardeşi Mustafa Çelebiyi yenilgiye uğrattı. Mustafa Çelebi kaçarak Bizans imparatoruna sığındı. Bu olaydan kısa bir müddet sonra Sultan, Edirnede avlanırken rahatsızlandı ve çok geçmeden de 26 Mayıs 1421&#8242;de vefat etti. Naşı Bursaya getirilerek Yeşil Türbeye defnedildi.<br /><br />Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmet, sabırlı, azim ve irade sahibi, sözüne ve vaadine sadık, vakur bir hükümdar idi. Sekiz yıllık saltanatını Allhü tealanın dinine hizmet etmek ve yolunu yaymak için kuvvetli bir devlet kurmaya feda etti. Küçük ve büyük yirmi dört muharebede bulunarak kırka yakın yara aldı. İçte ve dışta daimi olarak din ve devlet düşmanlarıyla mücadele halinde iken yazdığı bir şiiri:<br /><br />Cihan hasm olsa, Hakktan nusret iste!<br /><br />Erenlerden dua vü himmet iste!<br /><br />beytiyle başlamaktadır.<br /><br />Çelebi Mehmet, memleketindeki refahtan diğer müslümanlara da pay vermek, Resul-i Ekremin mübarek komşularının dualarını almak için her sene onlara hediyeler gönderme adetini başlattı. Sürre alayı adı verilen bir heyetle gönderilen hediyeler, Mekke ve Medinedeki mübarek yerlerin tamir ve bakımı ile fakirlerin yiyecek ve giyecekleri için sarf edilirdi.<br /><br />Memleketin imarına büyük önem veren Sultan, Bursada Yeşil Türbe ile bir cami, medrese ve imaret, Edirnede bir cami ve bedesten, Amasyada da oğlu Kasım için bir türbe yaptırmıştır.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3158-1-mehmed.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3158-1-mehmed.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:39:34 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Yıldırım Beyazıt]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/yildirim-beyazit.jpg" alt="Resim Ekleme" /> <br /><b>Yıldırım Beyazıt<br /></b><br /><br />OsmanlıSultanlarının dördüncüsü Bayezid Han 1360 yılında doğdu. Annesi GülçiçekHanımdır. Çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim alan Bayezid Han, şehzadelikdönemini Kütahyada geçirmiştir. Babası ile birlikte Kosova savaşına katılmış,onun şehit düşmesi ile idareyi eline almıştır.<br /><br />Sultan Bayezid, hükümdarlığının ilk yıllarını (13891392) Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamidoğulları beyliklerinikontrol altına almak için mücadele ederek ve buraların yönetimine kendisarayında yetişmiş kullarını atayarak geçirdi. Ardından kendisi Anadolu ileilgilenirken ihmal edilmiş bulunan Balkanlara yöneldi. Kendi aralarında mücadelehalinde olan Balkanlardaki yerel devletleri tekrar kontrol altına almak güçolmadı. Bu dönemde girişilen mücadele 1396da Niğboluda Avrupanın en güçlüşövalyelerinden müteşekkil Haçlı Ordusunun yenilmesi ile son bulmuştur. NiğboluZaferi Osmanlıların Balkanlardaki hâkimiyetini pekiştirmekle kalmamış aynızamanda, Sultan Bayezidin İslam topraklarındaki itibarını da artırmıştır. Buzaferden sonra Müslüman coğrafyada Sultan olarak anılmaya başlanmıştır. Butarihten sonra İran, Irak gibi karışıklık içinde bulunan coğrafyalardan Anadolutopraklarına, Sultan Bayezidin idaresine girmek üzere önemli ölçüde göçlerbaşlamıştır.<br /><br />1399da Anadoluya dönen Bayezid, Karaman ve Kadı Burhaneddin topraklarını ilhak ederek Toroslardan Tunaya kadar uzanan merkezi bir imparatorluk kurmuştur.<br /><br />Bu arada Orta Asya ve İrana uzanan güçlü bir imparatorluk kurmuş bulunan Timur(1335-1405); Anadolu topraklarına girmeden önce Çağatay, Harzemşah ve İlhanlı gibi hanedanların son varislerini de ortadan kaldırmış bulunmaktaydı. Bu nedenle kendisi bu hanedanların doğal varisi olarak görmekteydi. 1400 yılına gelindiğinde ise Anadolu topraklarına yönelerek Kadı Burhaneddin Devletinin başkenti olan Sivası ele geçirdi. Bunu gören Türkmen Beyleri derhal Timurun tarafına geçerek onun yanında yer aldılar.<br /><br />Sultan Bayezid ve Timurun karşılaşması kaçınılmazdı. Türk dünyasının lideri olma iddiasındaki bu iki büyük hükümdar her ne kadar birbirlerinden farklı hedeflere sahip olsalar da birbirleri ile mücadele etmeye mecbur kalmışlardı.<br /><br />İşte bu halde iken iki tarafın ordusu 27 Ağustos 1402de Ankara yakınlarında Çubuk Ovasında karşılaştılar. Coğrafya itibarıyla daha avantajlı bir konumda savaşa giren Timurun ordusu daha kalabalıktı. Savaşın başında üstünlük sağlamasına rağmen, bazı Türkmen yedek kuvvetlerinin ve Sırp vasal kuvvetlerinin Timurun tarafına geçmesi sonucunda Bayezid savaşı kaybetti. Osmanlı Ordusu yenildi ve Bayezid esir düştü. İki oğlu, Şehzade Musa ve Mustafa ile birlikte Akşehire sürgüne gönderilen Sultan 9 Mart 1403 tarihinde vefat etmiştir. Sultan Bayezid tahta geçerken; Türkmen beylerinin desteklediği şehzade Yakupa karşı devşirme unsurların desteğini alarak tahta çıkmıştır. Onun idaresi zamanında devşirme sistemi tekrar canlandırılmış ve Hıristiyan gençleri sadece bir asker olarak değil aynı zamanda bir Osmanlı ve idareci olarak da yetiştirilmeye başlanmıştır. Bunun yanında Sırbistan Kralının kızı ile evlenmesi, Avrupalı prensliklerle nispeten iyi ilişkiler kurması, onun devşirme unsurların etkisinde kalmakla itham edilmesine sebep olmuştur.<br /><br />Sultan Bayezidin en büyük emeli şüphesiz İstanbulu fethetmekti. Bunun için Boğaza Anadolu Hisarını yaptırmıştır. Üç defa İstanbulu kuşatmasına rağmen hem Batıdan hem Doğudan gelen tehditler, diğer taraftan İstanbul kalelerini aşacak teknik yetersizlikler ve yabancı danışmanlarının etkisi, onu bu emeline kavuşmaktan mahrum bırakmıştır.<br /><br />Merkezi hazinenin genişletilmesi, teşkilatlanma alanlarında önemli bürokratik yenilikler bu devire ait gelişmelerdir. Tahrir sistemine ait en eski kayıtlar bu döneme aittir. Ulemanın tasarrufundaki pek çok vakıf malı bu dönemde devlet erkine devredilmiş, idarede kul sistemi geniş ölçüde uygulanmaya başlamıştır. Hatta eski kayıtlarda, Bayezidin, görevlerini suistimal eden kadıları çok şiddetli bir biçimde cezalandırdığına dair kayıtlar da bulunmaktadır. Diğer taraftan Sultan Bayezid, oldukça iyi bir idareci ve askerdir. Batıda ve Doğuda etrafını kuşatan düşmanlarına karşı aldığı kararlarda ve manevralarda son derece hızlı hareket etmesinden dolayı kendisine Yıldırım lakabı verilmiştir.<br /><br /><br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3157-yildirim-beyazit.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3157-yildirim-beyazit.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:37:28 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[1. Murat]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/1.murat.jpg" alt="Resim Ekleme" /> <br /><br /><b>1.Murat</b><br /><br />Üçüncü Osmanlı padişahı. 29 Haziran 1326da Bursada doğdu, 28 Ağustos 1389da Kosovada öldü.<br /><br />Orhan Beyin oğludur. Annesi Yarhisar Tekfurunun kızı Nilüfer Hatundu. I.Murad, Osmanlı tarihinde daha çok "Hüdavendigâr" sanı ile anılır. Lalası Şâhin Paşanın yanında dînî, millî, idârî ve askerî kültürünü arttırdı. 1340a doğru Bursada sancakbeyliği yaptığı sanılmaktadır. Ağabeyi Süleyman Paşanın Rumeli'de başlattığı bir dizi fetihte yardımı görüldü ve Süleyman Paşa 1359da ölünce bu bölgedeki birliklerin komutanlığını üstlendi ve Osmanlı tahtına veliahd tâyin edildi.<br /><br />1361 yılı sonlarında Orhan Beyin ölümü ardından Bursaya çağrılarak bey ilan edildi. Beyliğe getirilişinde o dönemdeki siyasal kararlarda ağırlıkları bulunan Bursa Ahilerinin etkisi büyük oldu. Orhan Beyin ölümü, Bizansla ilişkileri gerginleştirdi. I.Muradın Bursaya geçmiş olmasını fırsat sayan Rumlar, yitirdikleri toprakları geri almak için harekete geçtiler. Ahiler de Ankaranın yönetimine el koydular. Bizanslı yöneticilerin kışkırttığı Osmanlı şehzadeleri ve özellikle Şehzade Halil, ciddi bir sorun olmaya adaydı. 1362de Ankaraya yürüyen I.Murad, kenti Ahilerden teslim aldı. Buradan, kardeşlerinin kaçtığı Eskişehire yöneldi. Burayı da Ahilerden geri aldı ve ağabeyi Halil ile iki kardeşini öldürttü. Olay, Osmanlı tarihinde, taht için kardeş öldürme olaylarının ilkiydi.<br /><br />Osman ve Orhan beyler, yönetim ve askerlik işleri için, kardeşlerini ya da oğullarını yardımcı seçerlerken Murad Bey, bu olanaktan yoksundu. Dolayısıyla yeni bir geleneği başlattı ve Çandarlı Kara Halil Hayreddini (Paşa) kazasker, lalası Şahin Beyi de (Paşa) beylerbeyi atadı. 1363te Rumeliye geçti. Lüleburgaz ve Çorluyu geri aldı. Akıncı komutanları Evrenos ve Hacı İlbey de Keşan, İpsala, Dimetoka ve Dedeağaçı Osmanlı topraklarına kattılar. Bu yılın sonbaharında, çevresiyle bağlantıları kesilen Edirne Sazlıderede Rum-Bulgar ortak güçleriyle yapılan bir savaştan sonra fethedildi. I.Murad'ın ilk önemli başarısı bu oldu. Rumeli fetihlerini sürdürmek, Edirneye Batıda yeterli bir güvence alanı kazandırmak için, Dimetokayı karargâh seçti.1364te Filibe ve Gümülcine alındı. Bulgarlar ve Sırplar, Osmanlılara karşı Avrupa devletlerinden müttefikler bulmaya koyuldular. I.Murad ise, alınan Rumeli topraklarına Anadoludan göçmenler getirerek bölgede yerleşmeyi sağlayacak önlemler almaktaydı.<br /><b><br />Sırp Sındığı</b><br /><br />İlk kez Osmanlı veziri sanını alan Çandarlı Kara Sırp Halil Hayreddin Paşa, beylik sınırlarını aşan devletin, Sındığı askeri yapısına el attı ve 1365te Yeniçeri Ocağını Savaşı kurdu. Bu, fetihlerin sürdürüleceğini gösteriyordu. Karşı ittifak ise, papa V. Urbanusun çabaları sonucu kurulabildi. Sırp Kralı Uroş önderliğinde, Macarları, Bulgarları, Sırpları, Lehleri ve Bosnalıları kapsayan geniş bir ortaklık, kalabalık bir ordu çıkardı ve 1365te Edirneyi hedef seçti. Beylerbeyi Lala Şahin Paşa, Bursadaki Murad Beyden yardım isteme gereği duydu. Fakat bu istek yerine ulaşmadan, Hacı İlbey komutasındaki baskıncı bir süvari birliği müttefik ordusunu Meriç vadisinde yendi. Sırp Sındığı denen bu zaferin hemen ardından I.Murad Karabigayı aldı. Burayı, Anadolu-Rumeli arasında köprübaşı yaptı ve epeyce bir kuvveti karşıya geçirerek Rumelinde iki yıl kadar sürecek yeni bir sefer başlattı. Geliboluyu geri aldı. Aydos, Süzebolu, Karinâbad kaleleri, Hayrabolu bu dönemde ele geçti. 1367de Yanbolu ve Samakov, 1368de Vize, Pınarhisar, Kırklareli ele geçirildi. Bu hızlı ve planlı yayılış, Bulgar Kralı Ivan Şişmanı, antlaşmaya zorladı.<br /><br />I.Murad'ın Balkanlardaki yayılma siyaseti, 1374e dek aralıksız sürdürüldü. Savaş deneyimleri giderek artan ve bölgeyi daha yakından tanıyan Türk komutanlar, Batı Trakyayı, Makedonyanın önemli bir kısmını ele geçirmede güçlük çekmediler. Halil Paşa, Selanik önlerine kadar ilerledi. Köstendil, kısa bir süre için Osmanlıların sınır noktası olurken 1374te Sırp Kralı Lazar Hrebelyanoviç de barış istemek zorunda kaldı. Bu hızlı yayılışı güvenceye alabilmek için, işgal edilen topraklarda kalan birçok küçük kalenin de fethedilmesi gerekiyordu. I.Murad 1375te bu amaçla Rumeliye geçti. Malkarayı karargâh edinerek bu tür noktaların alınmasını yönetti. Ferecik, İnceğiz, Çatalburgaz kaleleri Türklere geçti.<br /><br /><b>Anadolu Beylikleriyle İlişkiler</b><br /><br />Bundan sonra, kuvvetlerin ağırlığı Anadoluya kaydırıldı. I.Murad 1376dan 1382ye dek beş yıl, Bursada kaldı. Bir yandan imar çalışmalarına, bir yandan da Anadolu beylikleriyle ilişkilere önem verdi. 1381de Germiyanoğulları Beyliğinin elindeki Kütahya, Tavşanlı ve Simavı barışçı yoldan ülkesine kattı. Bunu, 1382de Hamidoğullarından 80.000 altın karşılığı Akşehir, Yenişehir ve Yalvaçı alması izledi. Anadoludaki bu güçleniş paralelinde Bulgaristanın Sofya, Niş ve Manastır gibi önemli merkezleri alındı. Kara Timurtaş Paşa, Evrenos Bey ve Çandarlı Halil Hayreddin Paşa 1385e dek bu bölgede savaşları ve akınları sürdürdüler. 1383te, Çandaroğulları beyi II.Süleyman Şah Osmanlı korumasına girdi.<br /><br />1385te oğlu Savcı, Bizans prensi Andronikosla birlik olarak ayaklandı. Ancak yenilerek öldürüldü. I.Murad, oğluyla bu acı hesaplaşmanın hemen ardından, kızı Melek Hatunun kocası Karaman Beyi Alaeddinle uğraştı. 1387de asi damadının işgal ettiği Beyşehrini kurtarmak için Karaman topraklarına yürüdü. Kayınpederine karşı kalabalık bir Türkmen ordusu çıkaran Alaeddin Bey yenildi ve Konyaya sığındı.<br /><br /><b>Kosova Savaşı ve Ölümü</b><br /><br />Osmanlıların iki yönlü genişleme ve yerleşme siyasetine karşı Sırplar, Arnavutlar, Hırvatlar, hatta Karamanoğulları 1388de güçlü bir birlik oluşturdular. Birlik güçleri önce Balkanlardaki Osmanlı garnizonlarını bastı. Bu cesaretli çıkış, Macarları, Eflâklıları, Lehleri, hatta Osmanlı boyunduruğundaki Bulgarları da yüreklendirdi. Murad Bey, soğukkanlı bir siyaset izleyerek Rumeliye asker, cephane ve erzak yığdı. Çandarlı Ali Paşa, Tırnovayı alırken kendisi de ordu ile Bulgaristana girdi. Ali Paşanın fetihleri Tuna boyunca Niğboluya dek uzadı. Bulgar Kralı Şişman, koşulsuz teslim oldu. Bu başarı, karşı ittifakı, Bulgar desteğinden yoksun bırakmakla kalmadı, büyük bir savaşın ne denli pahalı olacağını da örneklendirdi. Sofya, Köstendil, Kartova yolu ile Usküp yakınındaki Karatavuk Ovasına (Kosova) gelindiği zaman, düşman kuvvetlerinin de buraya pek yakın bir noktada olduğu öğrenildi. I.Murad, ordusuna geleneksel düzeni verdi. Merkezi doğrudan yönetecekti. Ön safı Yeniçeriler tutuyordu. Onları gerideki topçu bataryaları koruyacaktı. Şehzade Yakub sol, Bayezid sağ kol birliklerine komutan seçildiler. Karşıda, Sırp Kralı Lazar, prensler, Bosna, Eflâk, Macar, Hırvat beyleri ve birlikleri vardı. 28 Ağustos 1389da yapılan savaş sekiz saat sürdü. Şehzadelerin çabaları ile düşman ordusu bozguna uğratıldı, kaçanlar kovalanmaya başlandı. Ancak I.Murad, nasıl olduğu aydınlığa kavuşmamış bir biçimde, Miloş Obiliç (Kabiloviç) adlı bir Sırp tarafından savaş alanında şehit edildi. Olay, Osmanlı ordusunu bir öç duygusuna itti. Kral Lazar ablukaya alınarak yanındakilerle birlikte kılıçtan geçirildi.<br /><br />I.Muradın cenazesi Bursaya gönderilerek Çekirgedeki türbeye gömüldü. Kosovada şehit düştüğü yer ise Meşhed-i Hudavendigâr olarak Türkler tarafından önemli bir yer sayıldı. Yüzyıllarca önemini korudu.<br /><br />I.Murad, döneminin siyasal koşullarını iyi değerlendirmiş, Orhan Beyden devraldığı beyliği, askeri, iktisadi ve siyasal bakımlardan bir devlet gücüne ulaştırmıştır. Anadolu beyliklerinin bir bölümünü uzlaşmacı girişimlerle Osmanlı egemenliğinde eritirken, bir bölümü üzerinde de yaptırımcı bir denetim kurmayı amaçlamıştır. Bizansı, vergi ödeyen bağlı bir devlet durumunda tutması; Memlûklerle dost geçinmesi; çok uzaklardaki Azerbaycan ve Altın Ordu hükümdarları ile yazışması; Venedik ve Cenovalılarla ticareti ve tutsak değişimini öngören antlaşmalar imzalaması güttüğü siyasetin ana çizgileri olarak gösterilebilir. Döneminde Osmanlı kültür ve sanat yaşamı canlanmış, özellikle Osmanlı mimarlığı, sanatsever kişiliğinin koruyuculuğunda gelişmeye başlamıştır.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3156-1-murat.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3156-1-murat.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:29:35 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Orhan Gazi]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/orhan-gazi.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><b><br />Orhan Gazi &nbsp; </b> &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp; <br /><br />Osman Bey'in, yigit ve bahadir oglu Orhan Gazi, Osmanli tahtina geçip oturdugu zaman, ne yaptigini ve ne yapmasi gerektigini iyi bilen bir kimse idi. Gazi, Sucau'd-dünya ve'd-din, Ihtiyaru'd-din ve Seyfu'd-din gibi ünvanlara sahip olan Orhan, babasinin suurlu politikasini devrine ve yerine göre hem kiliç, hem de ideoloji sahasinda devam ettirmek kararinda idi.Dedesi Ertugrul Gazi'nin vefat ettigi 680 (1281-1282) senesinde dünyaya gelen Orhan Bey'i, 1324 yilindan itibaren hükümdar kabul etmek mümkündür. Tahta cülûsu esnasinda bir sehzadesi dünyaya gelen Orhan Bey'in bu ogluna, kutlu ve mübarek olmasi için "Murad" adi verilir.Tahti, kardesine teklif edip ondan feragat edebilecegini söyleyecek kadar özverili bir kimse olan Orhan'in bu teklifi, Alaeddin Ali tarafindan geri çevrilir. Zira Alaeddin Ali, tahtin kendisine daha layik oldugunu, bu sebeple onun bey, kendisinin de ona yardimci olarak kalmasini istemisti.Çevresindeki ulema, gazi ve silah arkadaslari tarafindan oy birligi ile reislige getirilen Orhan, Sükrullah'in ifadesine göre güzel yüzlü, begenilir özlü ve herkese karsi eli açik cömert birisi idi. "Savas gününde de sanki Sâm veya Nerimandi. Okundan kaza, kilicindan ölüm ders alirdi. Mü'mine rahmet, kâfire zahmetti." Gerek siyaset, gerekse savasta tükenmeyen bir enerji ve ustaliga sahip bir hükümdardi. Gerçekten, babasi gibi güçlü ve büyük bir hükümdar oldugunu isbatlayan Orhan, tahta çikar çikmaz topraklarini genisletmek ve tebeasinin varligini çogaltmak için fetihlere basladi. Aslinda, onun askerî yeteneklerinin üstünlügünü gören babasi, daha ölümünden önce onun kendi yerine geçmesini istemisti. Bununla beraber o, yine de tahti kardesine teklif etmekten çekinmemisti.Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda zeka, cesaret, güvenirlilik ve taktikleri uygulama bakimindan fevkalade bir sahsiyet olan Orhan Bey'in özellikleri (hilye, fizikî yapi) hakkinda su bilgiler verilmektedir: Bursa kalesinin fatihi Ebu'l-guzat Sultan Orhan, uzunboylu, ak benizli, ela gözlü, koç burunlu, genis gögüslü, iri yapili, heybetli ve vakur bir padisah idi. Ancak yumusak huylu olup kimseyi incitmez, kimsenin hatirini kirmazdi. Güler yüzlü, tatli sözlü idi. Bünyesi kuvvetli, sakal ve biyigi sik olup parlakti. Sag kulaginin altinda bir ben vardi ki, bu bir güzellik alâmeti olarak kabul ediliyordu.Babasinin kendisine 16.000 km2 olarak biraktigi yeni beyligin basina geçtigi zaman, beyliginin yayilip gelisecegi çevrede irili ufakli bir çok devlet vardi. Gerçekten bu dönemde Anadolu'da Karaman, Germiyan, Saruhan, Aydin, Karasi, Mentese, Çandarogullari gibi Türk beyliklerinden baska Amasra'da Cenevizliler, Trabzon'da Komnenoslar, Marmara ve Ege'de Bizanslilar, Ak Deniz adalarinda Cenevizliler ile Venedikliler bulunuyordu.Tarihî olay ve bunlardan bahs eden kaynaklarin belirttigine göre bu yeni devletin siyasî anlayis ve hareketinde, Müslüman Türk beyliklerinden önce, Türk ve Müslüman olmayan unsurlarin tasfiye edilme isteginin agirlik kazandigi anlasilmaktadir.1324 Subat'indan baslayip 1362 Mart'ina kadar devam eden Orhan Bey'in idaresi, 38 yil sürmüstür. Tarihin bu zaman dilimi, fetih ve idarî müesseselerin kurulup yerlestirilmesi ile geçer. Devletin, Ilhanlilarin etkisinden çikarak tamamen bagimsiz hale gelmesi de yine bu hükümdar döneminde olmustur. dinamik, faal ve cesur bir kuvvetin basinda, mahirâne bir strateji takib ederek çevresindekilerle münasebetlerini devam ettirip gelistiren Orhan Gazi, ileride de görülecegi gibi bu iliskilerinde hasimlarina karsi bile âdil davranan, onlarin kisiliklerini rencide etmeyen ve kisilik haklarina riayet eden bir davranis içinde olmustur.<b><br /><br />ORHAN GAZI DONEMI FETIHLERI<br /><br /></b>Babasinin, kendisine biraktigi vatan topragini dinamik ve faal kadrosu ile kisa zamanda birkaç katina çikaran Orhan Bey, fetih hareketlerine daha babasi hayatta iken baslamisti. 1320 yilindan itibaren faal siyasî hayattan çekildigi anlasilan Osman Bey'in yerini, oglu Orhan'in aldigi görülmektedir.<br /><br /><b>BURSA'NIN FETHI<br /><br /></b>Osmanli Devleti'nin ilk baskentlerinden biri olmasi hasebiyle Bursa, devletin, idarî, siyasî, dinî, ilmî, kültürel, sosyal ve ekonomik hayatinda önemli derecede rol oynayan bir merkezdi. Çok daha sonralari gelecek olan Keçecizâde Fuad Pasa'nin "Bursa Osmanlinin dibacesidir" sözü, Bursa'nin Osmanli tarihinde oynadigi role isaret etmektedir.<br /><br /><b>Kurulusu, milattan önceki yillara dayanan Bursa, daha sonra Romalilarin eline geçer. Roma'nin Dogu ve Bati olmak üzere ikiye bölünmesinden sonra çevresi ile birlikte Dogu Roma Imparatorlugunun (Bizansin) idaresinde kalmistir.<br /><br /></b>Osmanli Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in siyasi faaliyetlerinden bahsedilirken isaret edildigi gibi Osman Bey, Bursa'yi kusatma altina almis fakat fethine muvaffak olamamisti. Bununla beraber Bursa'ya Bizans'tan gelecek yardima mani olmak için, sehrin yakinlarina iki kale yaptirmis, bunlardan birine Ak Timur'u, digerine de Balabancik'i muhafiz olarak tayin etmisti. Böylece Osman Bey, Bursa'ya disardan gelebilecek yardim yollarini denetim altina almis oluyordu. Bu sebeple 1315 yilindan iti. baren Bursa, Osmanlilar tarafindan çevresinde insa edilen kaleler vasitasiyle bir mânâda muhasara altina alinmis oluyordu.Orhan Bey, 1326 yilinda büyük bir kuvvetle Bursa üzerine yürür.Âsikpasazâde ve Nesrî gibi kaynaklar, Osman Gazi'nin, Bursa'nin fethinden önce oglu Orhan'a:"Ogul, sen önce Adranps (Orhaneli)'a git ki, o kâfirin babasi Dinboz gazasinda benim Bay Koca'min düsmesine sebep oldu." diyerek onu Gazi Mihal (Köse Mihal), Turgut Alp, Seyh Mahmud ve Edebali'nin kardesi oglu Ahi Hasan'la gönderdi. Orhan Bey, bu tecrübeli komutanlarla görüserek Bursa'nin güneyinde ve bir bakima Bursa'nin anahtari durumunda olan Adranos kalesini alip yiktirir. Orhan Bey'in gelisinden önce kaleyi bosaltip Elete dagina çikmis olan halk ve kale beyi, Orhan'a itaatini bildirirler. Bunun üzerine tekrar yerlerine iade edilen halka karsi Orhan Bey, insaf ölçülerini asmayacak derecede merhamet ve hosgörülü bir sekilde davranir.Bundan sonra Bursa önlerine gelen Orhan Gazi, Pinarbasi mevkiinde karargahini kurup kaleyi kusatir. Bizans'tan beklenen yardimin gelmeyecegini anlayan ve kaleyi kurtarmaktan da ümidini kesen kale beyi, Gazi Mihal Bey vasitasiyle ve bazi sartlarla Bursa'yi teslim edecegini bildirdiginden 2 Cemayizelevvel 727 (6 nisan 1326) tarihinde Bursa Osmanlilara teslim edilir. Kale muhafizi olan Evrenos da Müslüman olarak Osmanlilarin hizmetine girer. Orhan Bey, burayi aldiktan sonra babasinin na'sini buraya getirterek sonradan Gümüslü Künbed diye meshur olan yere defn ettirir.Gerek strateji, gerekse psikolojik bakimdan Osmanlilar için büyük bir mânâ ve ehemmiyet ifade eden Bursa'nin fethini küçük bir hadise olarak göstermeye çalisan Gibbons, bunu özellikle Istanbul'daki iç çekismelere ve halkin maddî sikinti içinde bulunmasina baglar. Bu arada Bursa'nin fethinden sonra Evrenos Bey'in müslüman oldugunu, birçok kimsenin de ona uyarak yeni fatihlerin (Osmanlilarin) dinini kabul ettigini de belirtir. Böylece kurulus dönemindeki Osmanli Beyligi'nin gücünü ve çevrelerindeki insanlar üzerinde meydana getirdikleri olumlu havaya da isaret eder.Bursa'nin fethinden sonra, Orhan Gazi için ele geçirilmesi gereken hedef artik Iznik olmustur. Marmara havzasinda bir sanayi sehri olan Iznik, o dönemlerde Bursa'dan daha mühim bir sehir olma özelligine sahipti. Burasi Bizans'in, Anadolu'daki en büyük sehirlerinden biri olmakla kalmiyor, ayni zamanda hiristiyanlik için dinî bir merkez olma hüviyetini de tasiyordu. Nitekim miladî takvimin 325. senesinde Büyük Kostantin tarafindan günümüz hiristiyanliginin akidelerinin tesbitinde rol oynayan en mühim konsil burada toplanmisti. 1074 yilindan Birinci Haçli Seferi (1097) ne kadar Anadolu Selçuklu Devleti'ne baskentlik eden Iznik, belirtilen tarihten itibaren Bizanslilarin elinde idi. Hatta 1204 yilindan 1261 yilina kadar da Bizans Imparatorlugu'nun merkezi olmustu. Bundan baska Iznik, Kocaeli yarimadasi bakimindan stratejik önemi haiz olan önemli bir sehirdir.Bursa'nin zaptindan sonra Osmanli Beyligi'nin merkezi buraya nakl edilmistir. Yeni hükümdar burayi yeni binalarla süslemisti. Insa edilen dinî ve sosyal eserlerle sehir, Müslüman Türk sehri olma hüviyetini kazanip yeni bir çehreye büründü. Orhan Bey, daha isin basinda eski kiliseleri mescid ve medreselere çevirdi. Bursa'da fakir ve yoksullari doyurmak için imâret yaptirip onlara vakiflar tahsis eyledi. Buradaki bilgin ve hafizlara da maas bagladi.<br /><br /><b>PELEKANON MUHAREBESI VE IZNIK'IN FETHI<br /></b>Gerek Osmanli, gerekse Yakin Sark tarihi bakimindan mühim bir hadise olan Pelekanon muharebesi, VI. Mirmiroglu'nun isaret ettigi gibi Osmanli tarihçileri tarafindan üzerinde fazla durulmayan veya kendisinden yeterince bahsedilmeyen bir muharebedir. O, bu konuda söyle demektedir:"Osman Bey, Vatheos (Koyun Hisari) civarinda 27 Temmuz 1302 tarihinde Bizans askerlerini maglub ederek emâretini (beyligini) etrafa tanitmis oldugu gibi, oglu Orhan Bey dahi Bizans askerlerini maglub ederek Pelekanon muharebesini kazanmis ve bu sayede Britinya'nin en güzel yerlerini ve en büyük sehirlerini zapta muvaffak olmustur. Bu sebepten nasi Pelekanon muharebesi Yakin Sark (Yakin Dogu) tarihi için mühim bir merhale teskil etmektedir."Istanbul'un fethinden 124 yil evvel vaki olan bu muharebede Osmanli askerleri, Bizans askerlerini payitahtlarinin yakinlarinda* maglub ve perisan, imparatorlarini yaralayip kaçmaya mecbur ettiklerinden dolayi, Osmanlilar Anadolu'daki Türkmen beylikleri arasinda mümtaz bir mevki almis olduklari halde maalesef Osmanli tarihçileri bu muharebe için ya bir sey yazmiyorlar veya pek az malumat veriyorlar."Daha önce de temas edildigi gibi Orhan Bey, Bursa'nin fethinden sonra bütün dikkatlerini Iznik üzerinde toplamisti. Iznik'in Osmanlilar tarafindan ele geçmesi, Bizans'in Marmara havzasindaki en kuvvetli dayanaklarindan birisini kayb etmesi demekti. Gerçekten de Türklerin, Kocaeli yarimadasindaki kaleleri alarak yavas yavas Bogaza dogru ilerlemeleri, Bizans Imparatorlugunu telasa düsürüyordu. Hem zapt edilen kaleleri geri almak, hem de uzun zamandan beri muhasara altinda bulunan Iznik'i kurtarmak için bizans Imparatoru III. Andronikos (1328-1341) gizlice hazirliklara baslar.Andronikos, planini uygulamaya, Karasi emiri ve Bulgarlarla bir baris antlasmasi yaparak baslar. Ayni maksatla Kizikos (Kapidagi Yarimadasi)'a geçer. Süphe uyandirmamak için de Artaki (Erdek)'te bulunan Hz. Meryem'in mukaddes Ikonunu (tasvirini) ziyareti bir vesile olarak gösteriyordu. Bütün bunlar, Orhan Bey'i hazirliksiz olarak yakalamak içindi. Erdek'ten Biga'ya gelen Imparator, burada Karasi Beyi Demir Han ile bir saldirmazlik antlasmasi imzalar. Daha önce de benzer bir muahedeyi Bulgar krali III. Mihal ile yapmisti. Bu sekilde siyasî bir basari kazanmis görünen Imparator, Osmanlilara karsi sefere hazirlandi. Bu sebeple 1329 senesinin Mayis ayinda mümkün oldugu kadar sür'atle Trakya'dan iki bin civarinda asker getirtip Istanbul ve çevresinde bulunan mevcut askerlere katar. Bu askerlerle Anadolu yakasinda bulunan Üsküdar'a geçer. Bunu haber alan Orhan Bey, Iznik muhasarasinda bir miktar asker birakarak sekiz bin kisilik ordusunun basinda Pelekanon** denen mevkide Imparatorun komutasindaki Bizans ordusu ile meydan muharebesine girisir. Böylece, Osmanli tarihinin ilk mühim meydan savasi baslamis oldu. Gün boyu deva eden muharebe, aksama kadar sürmüstü. Gece muharebeye devamin tehlikeli oldugunu gören Imparator, ordugahina döner. Bu sirada vaziyeti fark eden Orhan Bey, firsati kaçirmayarak siddetli bir taarruza geçer. Bu ani taarruz, Bizans ordusunda büyük bir panik havasinin yasanmasina sebep olur. Yaralanan Imparator, deniz yolu ile zorlukla Istanbul'a ulasir. Bu muharebede Orhan'in kardesi Pazarlu Bey de komutan olarak bulunmustu.Orhan Bey, Pelekanon zaferinden sonra tekrar Iznik üzerine döner. Artik Bizans'tan herhangi bir yardim imkâninin olamayacagini anlayan Iznik Rum Beyi, bazi sartlarla teslim olur. Bursa'nin zaptindan sonra halka gösterilen yumusaklik ve müsamaha ile teslim sartlarina riayet edilmis olmasi, Iznik'in tesliminde de gösterildi. Sehir ve kaleyi teslim alan Orhan Bey, halktan, isteyenlerin esyasi ile birlikte gitmesine müsaade etti. Hatta bu müsamahakârlik ve müsamahada o kadar ileri gitti ki, Iznik halkindan isteyenlerin kendi tebeasi olma ve sadece cizye vermek sartiyle kendi örf, âdet ve geleneklerini muhafaza edebileceklerini ilân etti. Bunun üzerine halkin büyük bir kismi Iznik'te kalmaya karar verdi. Fakat Rum Beyi, deniz yolu ile Istanbul'a gitti. Iznik, Orhan Bey'e kapilarini açtiktan sonra çevresindeki bazi yerler de alinmisi. Iznik, bölge itibariyle harb sahasina yakin olmasindan dolayi geçici bir müddet için beylik merkezi haline getirildi.Iznik kusatmasi esnasinda kalede bulunan Rum muhafizlari ile halktan gerek muharebede, gerekse açlik, hastalik, vs. gibi sebepler yüzünden ölen erkeklerin dul kalmis olan kadinlari, Iznik'te bulunan Orhan Bey'e basvurarak kendilerine bakacak kimselerinin bulunmadigini söylemislerdi. Bunun üzerine Orhan Bey, askerlerden arzu edenlerin bu kadinlari nikahla alabileceklerini ve bunlarla evlenenlerin Iznik muhafazasinda birakilacaklarini açikladi. Böylece, kimsesiz kalan kadinlarin evlenmesini saglayarak bu sosyal problemi de ortadan kaldirmisti.Iznik'in 1330 yilinda feth edilmesi, Avrupa'da büyük bir hadise olarak yankilandi. Bu fetih, Bizans için de büyük bir ümitsizlik sebebi oldu. Hele buradaki Ayasofya Kilisesinin camie çevrildigi haberi, büsbütün bir teessüre sebep olmustu.Biraz sonra temas edilecegi gibi Orhan Gazi, Iznik'i feth ettikten sonra orada pek çok eser meydana getirdi. Halka karsi büyük bir sefkat ve merhamet örnegi gösteren Orhan Bey, halktan isteyenlerin bütün esyasi ile birlikte sehri terk edebilecegini söylemisti. Fakat halk, Orhan Gazi'nin idare ve adaletine meftun olmustu. Bu yüzden çok az kimse sehri terk etti. Hammer bu olayi su ifadelerle nakl eder:"Iznik muhafizlarinin pek azi bu serbestiden istifade ederek tekfurla birlikte gittiler. Idarecilerin haksizligindan dolayi me'yus olmus ve Hiristiyan imparatordan ziyade Orhan'in müsamahasindan ümitvar olmus olan digerleri, sehir halki ile birlikte galibi (Orhan Gazi'yi) karsilamaya çiktilar. Padisah, Yenisehir kapisindan sehrin güneyine girdi. Orhan'in buradaki davranisi, yüce gönüllü ve zafer haklarini akilli bir siyaset ugruna gözden çikarmasini bilen bir hükümdarin hareketi oldu. Böylece hesaplari da bekledigi sonucu verdi".Göründügü kadari ile Orhan Bey'in hareket ve bu harekete yön veren anlayisi, onun böyle bir siyaset uygulamasina sebep olmustu. Nitekim, Orhan Gazi'nin, kocalari ölen veya kimsesiz kalan dul kadinlari gazilerle ser'î nikah üzere evlendirmesi bu anlayisin bir sonucudur. Osmanli tarihleri de devrin anlayis ve dili ile bu hadiseyi asagidaki ifadelerle nakl ederler:"Sonra güzel yüzlü kadinlar geldiler. Orhan: "Bu kadinlar nedir?" diye sorunca kendisine:"Sultanim, bunlarin erlerinin kimisi açliktan, kimisi de savasta kirilmistir. Yüksek evlerde de bos kalmislardir." dediler. Bunun üzerine Orhan, gazilere bunlari ser'î nikahla almalarini buyurdu. Gaziler, bunun üzerine bu kadinlarla evlendiler. Hazir ev, hazir avrat buldular, geçip saray gibi evlerde oturuverdiler.Görüldügü gibi kadinlarin ser'î nikahla alinmasi, onlara normal bir vatandas muamelesinin yapilmasi demekti. Böylece Orhan, onlari esir veya cariye durumuna düsürmekten kurtarmis oluyordu. Halbuki galib olan Orhan ve Osmanli idaresi, onlara karsi istedigi sekilde muamele yapmakta serbest idi. Bu sekildeki bir hareketine de mani olabilecek bir güç mevcut degildi. Hammer ise Orhan Gazi'nin tamamen insanî olan ve hatta yirmi birinci asra girmek üzere oldugumuz su günümüzde bile uygulanamayan bu insanî muameleye kendi açisindan farkli bir sekilde bakmaktadir. Ona göre Orhan, Iznik'in kendiliginden teslim olmasindan dolayi bol ganimetlerden yoksun kalan silah arkadaslarina mükâfati unutmamistir. Söz gelimi, uzun bir kusatmanin, alisilmis sayilabilecek veba ve kitligin tesiri ile baba ve anneden, kocalarindan yoksun kalan ve yari yikik saraylarinda oturan Rum kadin ve kizlarini onlara bölüstürdü. Böylece, ordusunun subaylarina bu yapilarin mirasçilari ile evlenmelerine izin vermekle bu ihtisamli konutlarin yeniden senlenmelerine yol açilmis oldu.Kaynaklarin verdigi bilgilerden anlasildigi kadari ile Orhan Gazi, Iznik'i feth ettikten sonra derhal sehre bir Müslüman Türk hüviyeti kazandirmak için faaliyetlere girisir. Bu sebeple büyük bir kiliseyi Cuma mescidi haline getirir. Orhan, umuma ait binalari kitâbe ve güzel sözlerle bezeyip süsleyen, böylece Dogu'nun eski bir gelenegine uyan ilk Osmanli padisahidir. Onun, sultanlik günlerinden baslayarak bütün camiler, medreseler, hastahaneler, çesmeler, mezarlar ve köprüler Osmanli ülkesinin hemen her târafinda yaptiranlarin (bânilerinin) adlarini ve yapilis tarihlerini seyyahlara göstermektedirler. Bu âbide (anit)ler üzerinde çogu zaman Kur'an'dan alinmis tasvir, tesbih ve benzetme bulunan âyetler okunur. Orhan Gazi, Iznik'te bir manastiri da medreseye (yüksek okul = fakülte) çevirdi. Medresenin müderrisligini (profesör) Davud Kayserî denilen birine verdi. Konya'da Mevlânâ Siraceddin Konevî'nin ögrencisi olan Taceddin el-Kürdî, bu medresede, Davud Kayserî'ye halef olmustu. Taceddin'in ölümünden sonra da Alaeddin Esved, daha çok yaygin olan adi ile Kara Hoca o göreve atanmistir.Orhan Gazi'nin Iznik'te bulunan ve bazi kaynaklarda bir manastirdan çevrilmis oldugu belirtilen medresesinin, kilise veya manastirdan degil, bizzat kendisi tarafindan insa ettirildigi Mecdî gibi bazi kaynaklarda belirtilmektedir. Mecdî, Seyh Davud Kayserî'nin biyografisinden bahs ederken "Orhan Han Gazi Hazretleri, Iznik nâm kasabada bir medrese-i ulya peyda edüp seyh hazretlerine tayin eyledi" diyerek Osmanli Devleti'nin bu ilk medresesinin bizzat Orhan Gazi tarafindan yaptirildigini anlatir. Ayrica Osmanli dönemi ilk medreseleri üzerinde arastirma yapan Mustafa Bilge de Orhan Gazi vakfiyesinden yola çikarak ayni kanaatte oldugunu söyle ifade eder:"Bu medresenin, Nesrî ve diger bazi kaynaklarda belirtildigi sekilde Iznik'te bulunan manastir veya kiliselerden çevrilmis olmayip insa edilmis oldugunu belirten en kuvvetli delil, elimizde bulunan vakfiyedir. Orhan Gazi, Iznik'teki medresesini yaptiktan sonra tanzim ettigi ve Molla Hüsrev tarafindan 841 H./1437 M. 'de tescil edilen vakfiye suretinde, medresenin bina edildigi ve Hayreddin Pasa Camii'nin yaninda oldugu açikça belirtilmektedir." Sultan Orhan, bu medreseye sahibi bulundugu Kozluca köyünün gelirlerini sahih ve seriata uygun bir sekilde vakf etmistir. Gerçekten çok daha sonraki tarihlere (1136=1724) ait bir arz belgesi, Iznik'e bagli Kozluca köyünün Orhan Gazi medresesine vakf edildigini göstermektedir.Iznik, Türklerin eline geçtikten sonra, Orhan Bey buradaki yerli halktan isteyenlerin mallari ile birlikte sehri terk etmelerine müsaade etti. Gitmeyenlerin ise Osmanli tebeasindan olmak ve sadece vergi (cizye) vermek sartiyle din, gelenek ve göreneklerini muhafaza edebileceklerini bildirdi. Burayi bir müddet kendisine merkez yaparak Iznik'in bir Müslüman Türk sehri olmasina gayret etti. Bunun için orada cami, imâret ve medrese gibi dinî, sosyal ve kültürel müesseselerin temelini atti. Ayrica zevcesi Nilüfer Hatun tarafindan bir imâret, oglu Süleyman Pasa tarafindan da bir medrese insa edildi. Bundan baska diger hayir sahiplerinin yaptirdiklari tesislerle kisa bir müddet sonra Iznik, istenilen Müslüman-Türk sehri hüviyetini kazandi.Kaynaklar, Orhan Gazi'nin buradaki faaliyetlerinden bahs ederken onun bir hükümdar gibi degil, herhangi bir vatandas gibi davrandigini belirtirler. Nitekim onun yaptigi imârette pisirilen yemekleri bizzat kendisinin dagitmis olmasi, aksam olunca kandillerini bizzat kendi eli ile yakmis olmasi bunu göstermektedir.Orhan Gazi, Iznik ve bilahere Izmit'in fethinden sonra idarî bir sistem kurarak memleketi buna göre idarî bölgelere ayirdi. Buna göre Izmit, oglu Süleyman Pasa'ya verilmis, onu Yenice, Göynük ve Mudurnu'ya havale etmisti. Bursa'yi da oglu Murad Han Gazi'ye vererek adini "Bey Sancagi" koymustu. Karacahisari amcasinin oglu Gündüz'e verdi. Kendisi de bütün bunlarin üstünde memleketi idare ediyordu.<b><br /><br />IZMIT'IN FETHI</b><br /><br />Bir ticaret merkezi durumunda bulunan Izmit, Iznik'in fethinden hemen sonra Osmanlilar tarafindan alinmak istenmis ve hatta bir ara elde edilmis ise de sonradan yine Rumlara verilmisti. Osmanli kuvvetleri Iznik'in fethinden bir sene yani 1331 Haziran'indan sonra sehri kusatmislarsa da Bizans Imparatoru UI. Andronikos'un yardima gelmesi üzerine Orhan Bey, Imparatoria anlasarak kusatmayi kaldirmisti. Orhan Bey, bu kusatmadan alti sene sonra (1337) sehri siddetli bir sekilde tekrar kusatti. Bu kusatma üzerine disardan yardim alamayan sehir, teslim olmak zorunda kaldi. Kale muhafazasinda bulunan Paleologos hanedanina mensup Marika, mallarini alarak bir gemi ile Istanbul'a gitti. Izmit'in fethi ile Kocaeli Yarimadasinin tamami Osmanlilarin eline geçmis oluyordu. Orhan Gazi, Izmit ve havalisinin idaresini oglu Süleyman Pasa'ya verdi. Süleyman Pasa'nin halka karsi din ve milliyet farki gözetmeden âdil bir sekilde davranmasi, ve çevrelerinin tamamen Osmanlilar ile kusatilmis olmasindan dolayi civarda bulunan bir çok kale (Tarakli Yenicesi, Göynük, Mudurnu) de birer teslim oldular. Ayni sekilde Izmit Körfezindeki Gemlik, Armutlu gibi mevkiler de Kara Timurtas Bey vâsitasiyle Orhan Bey kuvvetlerinin eline geçmisti.<b><br /><br />KARESI BEYLIGI'NIN ILHAKI<br /><br /></b>1340 yilina kadar Bizans topraklarinda fetih hareketlerine girisip sinirlarini genisleten Osmanli Devleti, fethedilen yerlere dogudan gelen Türkleri yerlestiriyordu. Bununla beraber Bizans topraklarinda genislemekte olan bir Türk devleti için bu kafi degildi. Çünkü Anadolu'da bulunan diger beyliklerin sinirlari, Osmanlilarin dogrudan dogruya bütün Bizansi çevirmesine imkân vermiyordu. Bu sebeple Karesi Beyligi topraklarinin alinmasi gerekiyordu. Bu, Bizanslilara karsi kazanilan zaferlerden daha önemliydi. Zira bu sayede Osmanlilar, Çanakkale'ye kadar gelerek, bogazin güney kiyilarini ellerinde bulunduracaklardi. Bu da ilk firsatta Avrupa'ya geçme imkânini saglayacakti. Böylece Orhan Gazi, Bizans'in taht kavgalarindan istifade edecek ve hatta topraklarina akinlar düzenleyip isgal edebilecekti. Gerçekten de batiya dogru açilip genisleyebilmek için sadece Istanbul Bogazina yaklasmak kâfi degildi. Ayni sekilde Çanakkale Bogazi'na da yaklasmak gerekiyordu. Zira sadece bir taraftan tutulan Marmara ile stratejik güç haline gelmek imkansizdi. Bu küçük iç deniz (Marmara) iki taraftan kiskaç içine alinmaliydi. Ancak bu sayede batiya geçilebilirdi. O dönemde batida Karesi ogullan vardi. Fakat bunlar, Çanakkale Bogazi'nin Asya yakasini elinde bulundurmanin stratejik nimetini takdir edebilecek deha ve imkâna sahip degillerdi. Bu arada Bizans da bütünüyle Güney Marmara'dan çekilmis degildi. Osmanlilar ile Karesiler arasinda Bizans'a ait bazi topraklar vardi. Osmanlilar, 741 (1342) tarihinde Ulubat, Mihaliç ve Kirmasti gibi yerleri Bizans'tan alip feth etmek suretiyle, merkezi Balikesir'de bulunan Karesiogullari Beyligi ile ayni hududlari paylasir oldular.Bu siralarda Karesi Beyligi'nde çikan bir hadise, Orhan Bey'e Türklerle meskûn bulunan bu topraklarin zaptinda ilk firsati verdi. O zamana kadar Osmanlilar, sadece Bizans'la muharebe etmis ve ülkelerini özellikle Bizans Imparatorlarindan aldiklari yerlerle genisletmislerdi. Ne Osman ne de oglu Orhan, Küçük Asya'da bulunan diger beylere karsi hasmane bir tesebbüste bulunmamislardi.Osmanli kaynaklarina göre Karesi Beyi'nin ölümünden sonra yerine oglu Demirhan geçmisti. Fakat kardesi Dursun Bey, buna muhalefet ederek veya biraderi tarafindan öldürülmekten korkarak Osmanlilara iltica etmisti. Beyligin basina geçen Demirhan'in fena ve kötü hareketlerinden dolayi Karesi ileri gelenleri (ümera), Haci Ilbeyi vasitasiyle Orhan Bey'in sarayinda bulunan Dursun Bey'i hükümdar olmak için tesvik ederler. O da Osmanli hükümdari Orhan Gazi'ye Balikesir, Aydincik ve Bergama'yi verme teklifinde bulunur. Kendisi de Truva mintikasindaki Kizilca Tuzla ile Bayramiç gibi yerlerde hükümdarligini sürdürecekti. Bu teklif ile Orhan Bey'i tahrik ve tesvik eden Dursun Bey, büyük bir ihtimalle 1345 yilinda meydana gelen Karesi seferine Orhan Bey'le birlikte istirak eder. Balikesir üzerine yürüyen Orhan'in gelisini haber alan Demirhan, Bergama kalesine siginir. Bu arada Balikesir ümerasi basta Haci Ilbeyi oldugu halde Evrenos, Ece Halil ve Gazi Fazil Bey'ler, Orhan Bey'i karsilarlar. Orhan Gazi, iki kardesi baristirmak için Dursun Bey'i Haci Ilbeyi ile beraber Bergama kalesine gönderir. Bunlar kale önüne gelip görüsmek isterler. Fakat kaleden atilan bir okla Dursun Bey maktul düser. Bundan çok müteessir olan Orhan Gazi, Bergama'ya gelip kaleyi muhasara eder. Halkin israrina dayanamayan Karesi Bey'i kaleden çikip Orhan Gazi'ye teslim olmak zorunda kalir. Bundan sonra Bursa'ya getirilen Demirhan gelisinden iki sene sonra Yumrucak (taun, veba) hastaligindan vefat eder.Böylece Karesi Beyligi'ne ait olan Balikesir, Manyas, Kapidagi ve Edincik gibi sehirler Osmanli topragina ilhak olunur. Karesi Beyligi'nden birçok sahil bölgesinin Osmanlilara geçmesi ile Rumeli'ye geçis kolaylasir. Bu ilhakin Orhan Bey bakimindan önemli bir yönü de bu beylige tabi degerli komutan ve emirlerin Osmanli hizmetine girmis olmalaridir. Biraz önce isimlerinden bahs edilen ve Çanakkale bogazi ile çevresini çok iyi taniyan bu degerli komutanlar sayesinde Rumeli fetihleri kolaylasmisti. Zira bunlar denizciligi de iyi biliyorlardi. Osmanlilar, Haci Ilbeyi, Ece Halil, Gazi Fazil Bey ve Evrenos Bey gibi askerî ve idarî bakimindan yönetici olacak durumdaki bu insanlardan istifade edip bilgilerinden yararlanmislardir.Karesi Beyligi'nin ilhakindan sonra uzun bir müddet önemli sayilabilecek bir fetih hareketine girisilmedigi anlasilmaktadir. Hammer bu sessizligin sebebi ve bu konudaki yanlis degerlendirmeler hakkinda asagidaki ifadelerle bir gerçege parmak basarak söyle der:"Karesi'nin fethinden sonra yirmi sene zarfinda Osmanli ülkesi yeni ve önemli bir fetih ile genislemedi. Bununla beraber tarihçilerin buradaki derin sessizlikleri, Bizanslilarin zannettigi gibi devamli kayiplarin ve bozgunluklarin bir soncu degildir. Aksine, bu dinlenme çaginda, Alaeddin (ulemadan)'in akillica görüsleri ile kurulan yeni ordunun tam ve disiplinli bir düzene sokulmasi, içerde güvenlik durumunun sarsilmaz sekilde saglanmasi gibi isleri gelistirdi. Bu ifadelerin gerçek sahidi ise Karesi bölgesinin fethinden sonra insasina baslanan câmi, medrese, imâret ve kervansaray gibi büyük binalardir. Nitekim, Orhan'in dindarligi sebebiyle meydana gelen bu müesseseler, (bes sene önce ilk medrese ve imâretin tesis olundugu) Iznik'teki müesseselerle kisa zamanda rekabet edip boy ölçüsebilecek duruma geldiler."îleride daha genis bir sekilde ele alinacagi gibi Osmanli Devleti'nin ilk teskilâti, Orhan Gazi zamaninda kurulmustu. Bursa ve Iznik'in zapt edilmesi, Osmanli Beyligi'nin ilk devir tarihinde önemli hâdiseler olarak mütalaa edilebilir. Orhan Gazi Beyligi'nin hududlari, artik devamli olarak genisliyordu. Yeni müesseseler ile saglam temellerin atilmasi bu siyasî varliga ve birlige bir hayatiyet saglayacakti. Zira bu beylik, yavas yavas eski asiret usûl ve kaidelerinden ayrilmak zorunda idi. Ancak bu sayede modern bir devlet olma özelligini kazanabilirdi. Bu sebeple devlet, idarî sahada adalet, askerî sahada da yeni bir sistem ve teskilât meydana getirmek ihtiyacini hissetmeye basladi. Bu konularda ulema sinifindan gelmis olan vezir Alaeddin Pasa ile Bursa kadisi Cendereli (Çandarli) Kara Halil faaliyetlerde bulundular.Osmanli Devleti'nin mucizeli bir sür'atle yükselis ve inkisafini bir yandan tarihî halet ve gerçeklerde, bir yandan da Islâmî prensiplerin adalet, insaf ve dinamizmine gösterilen sadakat ve saygida aramak icab eder.Onun için de, devletin kurulus ve yükselis hadisesini fikirden aksiyona çeviren ve kuvvetler birligini vücuda getiren faaliyetin sirrini, bu faaliyete istirak eden din, ilim, hukuk ve idare otoritelerinin kollektif idealizmi ile izah, isabetli bir inanis olsa gerekir.Orhan Gazi, Mevlânâ Sinan, Dursun Fakih, Davud Kayserî ve Taceddin Kürdî gibi büyük âlimler; Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahman Gazi gibi seçme yigitler; Taptuk Emre, Gülsehrî gibi mutasavvif sairler; Abdal Musa, Abdal Murad, Doglu Baba, Geyikli Baba, Ahi Evren, Ahi Semseddin gibi ululara, çevresinde yer vermekle gerek devleti, gerek hükümdarlik makamini bir idealist üreticiler zümresine dayamis oluyordu.Gerçekten, seneler süren ve Osmanlilari bir hayli yoran cenklerden sonra orduyu, idareyi ve cemiyeti mayalayip yoguran manevî temsilcilerin fetih tarihindeki hikâyeleri, Asikpasazâde, Nesrî ve Ibn Kemâl gibi kaynaklarda anlatilir. Biz bu ulularin hizmet ve hikâyelerine örnek olmasi bakimindan Asikpasazâde tarihindeki bir rivayeti nakl etmekle yetinmek istiyoruz. Olay, Âsikpasazâde'nin dilinden söyle ifade edilir:"Hele simdi görelim Orhan Gazi Bursa'da neyler: Devletle geldi imâret yapti. Vilâyetin dervislerini teftis eylemeye basladi. Inegöl yöresinde Kesis Dagi (Uludag)'nin arasinda bir nice dervis gelmisti. Anda makam tutmuslardi. Bu dervislerden biri ayrilir varir dagda geyiciklerle yürür ve ol Turgud Alp âni sever. Orhan Gazi'ye adam gönderdi kim benim köylerim yaninda bir dervis daim ânin yanina gelir. Âninla musahabet eder. Turgut Alp pir olmustu (yaslanmisti). Geldi mukim oldu. Hayli mübarek dervistir dedi. Orhan Gazi eydür: Aceb kimin mürididir? Eydür: Sorun kendinden der. Geldiler sordular. Eydür: "Baba Ilyas müridiyim" der. "Seyyid Ebu'l-Vefa tarikatindanim" dedi. Emr etti kim getirin dedi. Geldiler davet ettiler, gelmedi. Dervis dahi haber gönderdi kim sakin gelmesin. Orhan Gazi'ye haber verdiler. Orhan Gazi yine haber gönderdi kim niçin gelmez. Veya beni niçin komaz anda varmaya. Cevab verdi kim dervisler göz ehli olur. Gözetirler dahi vaktinde varirlar kim dualari makbul olur.Bir nice günden sonra bir kavak agacini omuzuna kodu. Dogru Bursa'nin hisarina geldi, padisahin hisarina (sarayina) girdi. Gördüler, Han'a haber verdiler. Ol dervis geldi bir agaç dahi getirdi, kapida dikiyor. Orhan Gazi çikti gördü tamam dikmis. Dahi sormadin, Han'a eydür teberrükümüz oldukça dervislerin duasi makbuldur dedi. Hemandem dua etti, durmadi geri mekânina vardi.Kavak agaci simdi dahi vardir (Asikpasazâde zamani). Orhan Gazi dahi dervisin mekanina vardi. (Ey) Dervis bu Inegöl nevahisi senin olsun dedi. Dervis eydür: Mülk ve mal Hakk (Allah)'indir, ehline verir biz ânin ehli degiliz, der. Sordular: Ehli kimdir? Ayudtu: Hak Teâlâ dünya mülkünü sizin gibi Hanlara ismarladi. Kullari birbirleri ile mesalihin görsün deyü. Orhan Gazi eydür: Dervis! Nola benden su sözü kabul etsen. Dervis eydür Sol karsiki tepecikten bericigi dervislerin havlicigi olsun dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü dua aldi yine mekânina gitti."Kendisiyle görüsmek isteyen hükümdardan köse bucak kaçan, ne onun yanina varmaya yanasan, ne de onu kendi mekânina isteyen büyük istigna, iç zenginligi, ezeli tokluk ve gönül saltanati. Ne malda gözü var, ne mülke tamah düsürmüs. Gazi Hünkâr: "Sol Inegöl nevahisini al senin olsun" deyince "biz onun ehli degiliz" diyor. Beyin israrlari karsisinda ufku göstererek "Su tepecikten bericigi dervislerin avlucugu olsun" diyor. Sirtladigi fidani hünkarin bahçesine dikmekle de, Allah'in, mülk ve mali kendilerine ismarladigi han ve hükümdarlara yardimci ve destek oldugunu açiklamak istiyor.Âsikpasazâde sözlerine devamla söyle der: "Orhan Gazi o dervisin üzerine kubbe yapti. Yaninda tekye yapti. Bir de Cuma mescidi yapti. Simdiki vakitte onarilip bes vakitte padisahin ruhuna dua ederler. O zâviyeye "Geyikli Baba Tekkesi" derler."Devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan tasavvuf erbabi ile Orhan Gazi'nin ilgi ve münasebetlerini anlatan Hammer, Orhan'in bu konuda babasini örnek aldigini söyleyerek su sekilde fikrini beyan eder:Orhan, Dervis Turud ile Kumral Abdal için tekke insa eden babasina uyarak Geyikli Baba'ya uygun bir zâviye bina ettirdi. Pek çok ziyaretçisi bulunan bu zâviye, Uludag'in eteginde ve sehrin dogu taraflarinda idi. Adi geçen dagin yüksek bir yerinde ve Gökpinari denilen yerde Doglu Baba'nin türbesi bulunur. Sehrin kapilarinda ve Uludag'in zirvesinden dogan Alisir Irmagi kenarinda Horasan'da dogmus olan Dervis Abdal Murad'in tekkesi, batida ve Kaplica yakininda Abdal Musa'nin tekke ve mezari bulunmaktadir. Bu iki baba, Bursa muharebesinde iki Abdal veya iki aziz kisi ile Sultan Orhan'a refakat ederek, gerek dualari gerekse kerametleri ile neticenin kisa zamanda alinmasina vesile olmuslardir. Bursa fatihi (Orhan Gazi), bu insanlarin civarlarinda medfun bulunduklari birçok zâviyenin insasiyle onlara karsi minnettarligini ebedîlestirmistir.Bu iki muttaki zatin (Geyikli ve Doglu Baba) isimleri, onlarin tabiat ve ahlâklarini çok güzel izah etmektedir. Bunlardan ilki geyiklerle birlikte yasadigi, digerinin de sadece yogurt yiyerek hayatini sürdürdügünü göstermektedir.Rivayete göre Geyikli Baba muhasara ordusunun önünde elinde altmis okkalik bir kiliçla bir ceylana binmis olarak harb etmistir. Abdal Murad'in, dört arsin uzunlugundaki agaç kilicindan baska bir silahi olmadigi halde hayrete deger yigitlikler gösterdigi de söylenir. Abdal Musa da pamuk ile ates toplamistir.Geyikli Baba Hoy'da dogmus, Osman zamaninda kerameti ile söhret bulmustu. Bu zat, daima tasavvufu vecd içinde yasar ve Uludag'da ormanlar arasinda geyiklerle birlikte günlerini geçirirmis. Orhan çagirmadikça oradan inmezmis.Rivayete göre yine bir gün geyige binmis ve omuzunda bir çinar dali bulundugu halde sultanin sarayina gelir. Devletin bahtliligina bir isaret ve belirti olmak üzere fidani bahçeye diker. Osmanli Devleti'nin, bu agaç gibi kök salarak dallarini uzaklara ulastiracagini ve göklere kadar yükselecegini söyler. Bu ve benzeri rivayetler, toplumun maserî vicdaninda bir karsilik (makes)bulmus olacak ki, sosyal bir vak'a olarak günümüze kadar uzantisi devam etmektedir.<b><br /><br />ANKARA'NIN ZAPTI<br /><br /></b>Osmanlilar, Anadolu'da bulunan devlet ve beyliklerin topraklarini zapt edip anlari hakimiyetleri altina almak yerine bati ve hatta Trakya'da bulunan bölgeleri feth etmeyi yegliyorlardi. Çünkü Anadolu'daki beylikler de kendileri gibi Müsluman ve Türk unsurlardan meydana geliyordu. Bu bakimdan kendileri ile hasmane hareketlerde bulunmayan bu beyliklerin topraklarina karsi tamahkârlikta bulunup hiç bir sebep yokken onlari ele geçirdikleri söylenemez.Kurulus dönemindeki mütevazi imkânlarina ragmen, Islâm'i Anadolu'nun batisindaki topraklara tasimayi hedefleyen Osmanlilar, bu gayelerini gerçeklestirmek ve daha fazla müslüman nüfustan istifade için zaman zaman komsu Müslüman beyliklere de müdahalede bulunmuslardi. Bu sayede Istanbul ve Çanakkale bogazlarinin batisinda bulunan bölgelere de Islâm'in sesini ulastirabileceklerdi. Bunun için de Rumeli'nin fethedilmesi ve Müslümanlarin eline geçmesi gerekiyordu. Fakat bu da büyük bir nüfus ve insan gücüne sahip olmaya bagliydi. Bu sebeple Müslüman Türk nüfusu çogaltmak gerekiyordu. Bu düsüncede bulunan devlet ve idare adamlari, Bolu taraflarindan baska Ankara cihetine dogru da genislemek ve buradaki Türk nüfusundan istifade etmek gerektigine kanaat getirdiler. Öyle anlasiliyor ki Orhan Bey, Germiyan ve Karamanlilar'dan toprak kazanmayi düsünmüyordu. Zira güçlü ve kuvvetli olan bu iki Müslüman Türk Beyligi ile, ne kadar sürecegi süpheli olan bir maceraya girismek, Osman Gazi ile oglu Orhan'in takip ettikleri politikaya tamamen aykiri idi. Halbuki Bizans ve Müslüman olmayan diger devletlere karsi elde edilecek muvaffakiyetlerin verecegi san ve seref Osmanlilari o kadar yükseltecekti ki, zaman içinde Germiyan, Karaman ve diger beylikler herhangi bir çatismaya mahal kalmadan Osmanlilarin idaresini kabul edebilecek hale geleceklerdi. Osman Bey, oglu ve torununun bu politikasi ile dinî ve siyasî anlayisi, onlarin bütün davranislarinda kendini açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Bu sebeple, Türk devletleri ile harbe girisip kuvvetlerini yipratmak Osmanlilarin aklindan bile geçmiyordu. Zira bu yol, onlari ileriye degil, geriye sürüklerdi. Öztuna'nin dedigi gibi "Rumeli maddî, fakat Anadolu mânevî güçle feth olunacakti."Osmanlilarin, komsu ve kardes beyliklerle herhangi bir çatismaya girismeksizin ihtiyaç duyduklari Türk nüfusunu çogaltmak, bir bakima Aricara'nin ele geçirilmesi ile mümkündü. O dönemde Ankara Ahi'lerce idare edilen müstakil bir sehir devleti idi. Karamanogullari'nin Ankara üzerinde birtakim emelleri varsa da fiilen onlarin topragi ve sinirlari içinde bulunmadigi için bu yüzden Osmanlilarla harb etmeyi göze alamazlardi.Anadolu'nun mühim merkezlerinden birisi olan Ankara, merkezi Sivas olmak üzere kurulmus bulunan Eretna Beyligi (1335-1381)'nin idaresi altinda bulunmakta ve bu beyligin en bati ucunda yer almakta idi. Eretna Beyi Alaeddin'in vefati üzerine yerine geçen ogullari zamanindaki karisiklik, Ankara'yi bir müddet Karamanogullari'na daha sonra da müstakil bir idarenin, Ahilerin eline geçmesine sebep oldu. Bu karisikliklardan istifadeyi düsünen Orhan Bey, oglu Süleyman Pasa komutasinda gönderdigi bir ordu ile Ankara'yi zapt ederek (1354) Osmanli ülkesine katar. Böylece Osmanlilarin dogu hududunda bulunan kuvvetli bir nokta elde edilmis oldu. Ankara'nin Osmanlilar'a ilhaki mühim bir hadisedir. Bu hadise (Ankara'nin ilhaki), Osmanlilari Sakarya ile Kizilirmak arasindaki topraklara hakim kilmistir. Kizilirmak çevresinin bütünüyle fethi de bir mânâda Anadolu hâkimiyeti demekti. Ankara 1361-1362 arasinda 1 yil kadar Osmanlilarin elinden çikmissa da, 1362'de Sultan Murad tarafindan çevresi ile birlikte tekrar Osmanlilara kazandirilmisti.<b><br /><br />RUMELIYE GEÇIS</b><br />Bilindigi gibi Asya, eskiden beri bilinen ve insanlik tarihinin besigi olarak kabul edilen bir kitadir. Bu bakimdan gerek Türk, gerek Avrupali ve gerekse diger bir çok milletin ilk yurdudur.Kavimler göçü sonunda insanlar, farkli bölgelere dagilarak hayatlarini sürdürdüler. Bu siralarda bazi Türk kabileleri de Asya'dan Avrupa'ya geçerek göçmen milletler arasindaki yerlerini aldilar. Buna göre Avrupa ve özellikle Balkan Yarimadasi daha o zamandan beri Türklere yabanci olmayan ve onlar tarafindan taninan bir yerdi.Avrupa'ya geçmis bulunan Türk kavim ve kabileleri, asirlari içine alan uzun bir zaman zarfinda surada burada vakit geçirmis olduklarindan tarih sahnesinde pek gözükmeye imkân bulamamislardi. Bunlar, ancak Bulgar, Macar, Sirp, Ulah ve diger kavimlerin, Bizans Imparatorlugu ile yapilan mücadelelerinden sonra meydana çikmislardi. Osmanlilardan önce Avrupa'ya geçmis bulunan bu insanlar, Türk, Peçenek, Kuman, Alan, Yürük, Türkmen ve Tatar gibi isimlerle ortaya çikmislardi. Bunlar, bazan Bulgar, bazan Macar, bazan da Ulah gibi kavimlerle birleserek Bizans'a karsi mücadeleye giristikleri gibi bazan da kendi baslarina ve yalniz olarak mücadele etmislerdir. Bu Türkler, kendileri ile tesrik-i mesaide bulunduklari milletlerle zaman içinde kaynasmis, onlarin kültür degerlerine katkida bulunmus, meydana gelen harplerde büyük kahramanliklar göstermislerdir. Bununla beraber zaman zaman da savaslarda maglub olan bu Türklerden bir kismi yine kendi öz yurtlari olan Asya'ya dönmüs, bir kismi da galip gelen devletlerin içinde ve onlarin dinleri olan Hiristiyanligi kabul ederek hayatlarini devam ettirmislerdir. Bu sebepledir ki, Türkler Rumeli'ye ayak bastiklari zaman yer yer Ortaasya göçlerinden artakalmis ve zamanla Ortodoks kilisesine baglanmis topluluklarla karsilasmislar. Zira, bilhassa 5. asirdan beri Ortaasyadan bosalircasina akan Türk kavimleri bugünkü Rusya'yi asip Dogu Avrupa'ya, Mora'ya, Adriatik kiyilarina ve Avrupa'nin kuzey sahillerine kadar uzanarak zaman zaman hakimiyetler kurmus, kismen Cermenler, daha genis ölçüde de Slavlar ile karsilasarak dil ve din degistirmislerdir. Bilhassa Bizans Imparatorlugunun siyasî hududlari içine yerlesen kavimler, Ortodoks birligine girmis olmakla beraber, bu topluluklardan dillerini, millî ve kavmî özelliklerini muhafaza edenler de oldukça mühim bir yekûn teskil ediyorlardi. Hatta X. asir Bizans ordulari içinde Slavlar, Iskandinavyalilar, Ruslar, Iberler, Kafkasyalilar, Araplar, Sicilya Normanlari oldugu gibi, Hazarlar, Peçenekler ve Fergana Türkleri gibi Türk kavimleri de mühim bir yekûn tutuyorlardi.Malazgirt zaferi ile Müslüman Türkler lehine neticelenen Selçuklu-Bizans karsilasmasinda, bir ifadeye göre Bizans ordusunda bulunan Uz veya Peçenekler kendi dillerini konusan, kendi kanlarini tasiyan irkdaslarina karsi cenk etmeyi kabul etmeyerek atlari ve silahlari ile beraber Selçuklu ordusuna katilmislardi.Daha önce de kismen temas edildigi gibi asirlar boyu dalgalana dalgalana kabarip tasan Türk seli, ayak bastigi ülkelerin siyasî, ictimaî ve etnik bünyesinde derin iz ve eserler birakmis olmakla beraber, bazan da kendileri bu tesirlerin altinda kalmislardi. Nitekim, Bizans'in dinî temellere dayali olarak kolonize ettigi diger kavimlerle birlikte Türkleri de Ortodoks birligine çektigi anlasilmaktadir. Bu yüzden Bizanslilar, Türkleri de bu kültür ve din kaynasmasiyla kendi millî hüviyetlerinden soyma politikasi güdüyorlardi. Öyle ki bazan harp esiri olan Türk hükümdarlari, ordulariyla birlikte hiristiyanligi kabul ediyor, bazi kabileler de reisleriyle beraber din degistiriyorlardi. Bizans devlet politikasinin, asilzâdelik ünvanini vermek ve toprak bagislamak gibi tavizleri, yine Ortodoks cemaatine yeni dindaslar kazandiriyordu. Bazan da mecburî göçler yaptirilmak suretiyle Türk kavimleri, Helen harsinin (kültür) kesif oldugu bölgelere sürülüyordu. Böylece onlari kendi kültürleri içinde eritip yok etme politikasini güdüyorlardi.Esasen, asirlardir binlerce kilometreyi asarak Ortaasya'dan gelen çesitli Türk kabileleri, bir yandan Cermen, bir yandan Slav tesiri altinda yerli halkin dillerini, dinlerini, toplum ve site hayatlarini benimseyerek onlarin içinde erimis bulunuyorlardi. Buna paralel olarak Bizans da hududlari içinde iskân edilen veya vazife alan yahut da esir edilen zümreleri, Ortodoks birligi ve Helen kültürünün baskisi altinda kavmî ve millî hüviyetlerinden çikarmis bulunuyordu.Kilise ve misyon teskilâti, Türk kabilelerinin alnindaki tarihî kaseyi örtmek için Bizans'a bir hayli yardimci olmustur. Bizans'in bu neviden faaliyetleri her zaman asiri olagelmistir. O kadar ki, Yukari Tuna Steplerinden Kafkaslara ve Habesistan'a kadar bütün güney ülkeleri halkini, Incil'e baglamak yolunda muazzam bir teskilât hüküm sürmüstü.Görüldügü gibi bir koldan Stepler memleketine, Dogu Avrupa'ya Bizans ve Mora'ya; bir koldan da Iran, Mezopotamya, Suriye ve Arap ülkelerine yayilan Türk kabileleri farkli baskilar altinda eriyip yok olmus bulunuyorlardi. Iste Çin, iste Hind, iste Iran, asirlarca topraklarina yürüyen bu dalgalari kendinden seçilmez hâle getirmis, hatta defalarca kurduklari siyasî hâkimiyete ragmen adlari ve sanlari bile silinip gitmistir.Surasi üzerinde dikkatle durulmasi gereken bir husustur ki, eger arkadan Osmanlilar yetismeselerdi Küçükasya Türklügü de ayni akibete ugrayacakti.Tarihin, gerçekleri konusan dudagi sahittir ki, zaman sisleri arasinda kaybolagelen mazi miraslarini geri alip dört basi mamur bir Türk devleti kurmak ve onu tarihî hassalari ile yasatmak kudretini yalniz Osmanlilar gösterebilmistir.Iste yine bu Müslüman Osmanli Türklügüdür ki, Rumeliye adim atar atmaz çesitli devletlerin kültür ve diplomasisi tarafindan temsil edilmis bir Ortaasya bakiyesi ile karsi karsiya geldi. Bu topraklarda yerlesmis fakat kültür ve kavmî itiyadlarini kiskanç bir muhafazakârlikla saklamis olan bu Türk topluluklari da hakim millet olarak karsilarina çikan irkdaslarina derhal sarildilar ve onlarin idarelerine girmekte tereddüd etmedikten baska, fütuhat ve yerlesme davalarinda soydaslarina yardimci oldular.Böylece idarî, askerî, sosyal, dinî ve tekmil bütün müesseseleri ile Rumeli'ye akmaya baslayan Osmanlilar, yalniz kendi irk ve medeniyetleri için yeni bir ülkeye sahip olmakla kalmayacaklardir. Zira asirlardir çesitli kavimlerin bir cenk ve mücadele sahnesi olmus bulunan Balkanlar'da baris ve huzuru iade ederek tarihe karsi serefli bir borcu yerine getirmeye hazirlaniyorlardi.Gerçekten de Hammer'in tesbitlerine göre Süleyman Pasa'nin Rumeli'ye geçisi, Türkler tarafindan gerçeklestirilen 18. geçis olmaktadir. Bundan önce Türkler su veya bu sekilde Rumeli'ye ayak basmis ve bölgede çesitli faaliyetlerde bulunmuslardi. Fakat bunlar genellikle geçici bir süre için oldugundan bilhassa Osmanli tarihçileri tarafindan üzerinde fazla durulmamistir. Ama Orhan Gazi'nin oglu Süleyman Pasa'nin geçisi, artik Müslüman Türklerin orayi vatan edinmelerine zemin hazirlamisti. Osmanli tarihçileri, daha önceki geçisler üzerinde fazla durmazlar. Zira onlara göre önceki geçisler, devamli bir fetih ve yerlesmeye yetecek kadar bir sebep teskil etmezler. Bu bakimdan bu geçisler, üzerinde fazla durmaya degmez görünmüstür. Bizans tarihçilerinden de sadece Kantakuzen, Süleyman Pasa'nin geçisinden fazla teferruata girmeden ve geçisin detaylarina inmeden ana hatlari ile söz eder. Buna karsilik Türk tarihçileri bu geçisi tafsilatli bir sekilde anlatirlar. Böylece, halk arasinda Osman Gazi'nin rüyasinin yavas yavas gerçeklesmek üzere oldugu kanaati da yayginlasmaya baslar.Bilindigi gibi XIV. asrin baslarindan itibaren içten içe çökmeye yüz tutan Bizans Imparatorlugu'nun topraklarinda, Sirbistan ile Bulgaristan devletlerinin gözü vardi. Bu devletler, imparatorlugun varisleri olmak için bazi faaliyet ve çalismalarda bulunuyorlardi. Bu dönemde, siyasî, ekonomik, sosyal ve hatta dinî buhranlar içinde bulunan Bizans'in fazla uzun ömürlü olamayacagi biliniyordu. Bu bakimdan, adi geçen devletin mirasindan Osmanlilar da istifade etmeyi düsünmek zorunda kaldilar.Bu üç devlet, gayelerini gerçeklestirmek ve en büyük hisseyi elde etmek için büyük gayretler sarf ediyorlardi. Bu bakimdan Osmanli Beyligi'nin ilk müessisi Osman Bey ve özellikle oglu Orhan, Bizans'in gerek iç, gerekse dis durumunu yakindan takip ediyorlardi. Hatta bu yüzden olsa gerek ki, ya basta bulunan idarecilere (hükümete) yardim etmek veya partilerden birini rakiplerine karsi daha faal bir rol oynamak için desteklemeye çalisiyorlardi. "Osmanlilarin, Bizans Devleti'ni sadece Avrupa kitasina sürmüs olmakla iktifa etmeyerek, orada da Osmanli Beyligi'nin menfaatlerini temine ugrasmalari bunun içindir. Lakin bu ilk faaliyetlerden her zaman kat'i ve fiili neticeler beklenmeyecegi de muhakkakti. Yani Osmanlilarin baskin yaptiklari veyahut yardim maksadiyla girdikleri yerleri istilaya kalkismayarak evvela kendilerine zemin hazirlayacaklari gayet tabii idi. Orhan Bey,henüz babasi Osman Bey'e vekâlet ettigi tarihlerden itibaren, Trakya sahillerine birçok çikartmalar yaptirarak bu havalinin vaziyetini iyi bir surette ögrenmisti."Gerek Katalanlar, gerekse Latinlerle iyi iliskileri olmayan ve Latinlerin Istanbul'u alip Bizans Imparatorunu Anadolu'ya atmak için gösterdikleri çabalar yüzünden Bizans Imparatoru, Osmanlilara karsi zaman zaman yumusak bir siyaset takib etme ihtiyacini duymustu. Hatta bu ihtiyaç, onun Osmanlilar'dan yardim istemesine kadar variyordu. Bizans Imparatoru Kantakuzenos'un sik sik Osmanlilarin yardimina ihtiyaç duymasi, gelecekteki bu tür seferler için Bolayir yakinindaki Çimbi (Çimpe)'yi askerî bir üs olarak Osmanlilara vermesine sebep oldu. Bu konu ile ilgili kaynaklar su bilgileri vermektedir. <br />Damadi Orhan Bey'in verdigi kuvvetler ile, sikisik bir durumdan kurtulmaya muvaffak olan Kantakuzenos, zaman zaman da Papaya müracaat edip Haçli seferlerinin tertip edilmesini isterken, basi sikistikça da Orhan Bey'e bas vurmaktan geri kalmiyordu. Nitekim 1349'da Sirbistan krali Stefan Dusan, Selanik sehrini zapt etmek üzere iken Kantakuzenos'un Orhan Bey'e müracaat ile temin ettigi ve Orhan Bey'in oglu Süleyman Pasa idare ve komutasinda bulunan 20.000 kisilik Osmanli kuvveti, onun lehine olmak üzere vaziyeti kurtarmisti. Bu sirada Bizans donanmasi ile birlikte bir miktar Osmanli deniz kuvvetlerinin de harekata istirak ettigi görülür. Bu hadiseden kisa bir müddet sonra Kantakuzenos ile imparatorluk ortagi olan V. Ioannes arasinda mücadele alevlendigi zaman Orhan Bey, Cenevizliler ile birlikte yine Kantakuzenos tarafini tutmus ve yardimci kuvvetlerini göndererek bir taraftan Edirne'de kusatma altinda bulunan Kantakuzenos'un oglu Mateos'u kurtarmis, öbür taraftan da 10.000 kisilik bir kuvvetle Dimetoka'da Sirp ve Bulgarlara karsi mühim bir galibiyet elde etmisti. 1352 yilinda meydana gelen bu hadisede Osmanli kuvvetlerine Süleyman Pasa komuta ediyordu. Süleyman Pasa, bu vazifesini basari ile yapip Anadolu'ya dönerken, bir miktar askerini de Kantakuzenos'un bu yardima karsilik olarak Gelibolu yarimadasinda vermis oldugu Çimbi kalesinde birakmisti.Böylece Osmanlilar, Bizans'taki taht ve saltanat mücadelesine 1345'ten itibaren karismis, fakat buna karsilik hem ileride kendi hesaplarina yapacaklari Rumeli fütuhati için tecrübe kazanmis, hem de Rumeli yakasinda yerleserek bir hareket üssüne sahip olmus bulunuyorlardi.Gerçekten, Orhan Bey saltanatinin üçüncü ve son devresi, 1353'ten itibaren Rumeli'ye yerlesmek seklinde basladi. Bu yerlesme ve fütuhat, Kantakuzenos ile de ciddi anlasmazliklarin meydana gelmesine yol açti. Zira Kantakuzenos, Osmanlilarin Avrupa mintikasina yerlesmelerinin kendileri için ne kadar tehlikeli oldugunu anlamisti. 1354'te Orhan Bey kuvvetlerinin Bolayir ve Tekirdagi'na kadar bütün Marmara kiyilarina sahip olduklarini gördükten sonra buna mani olmayi düsünmüstü. Bu sebeple Orhan Gazi'ye haber gönderip 10.000 altin karsiliginda Çimbi'yi satin almak istedigini bu arada Türk kuvvetlerinin Gelibolu'yu terk ve tahliye etmelerini, Izmit'te kendisi ile görüsmek arzu ettigini bildirdi. Buna karsilik Orhan Gazi, imparatorun kendisine yardim karsiligi verdigi Çimbi'yi teklif geregince terk edebilecegini, fakat Gelibolu'yu bizzat kendi kuvvetlerinin zapt etmis olmasindan dolayi iade edemiyecegini ve hastaligi sebebiyle de kendisi ile görüsemeyecegini bildirdi. Gerçekten Kantakuzenos Izmit'e kadar gelmis olmasina ragmen Orhan Bey ile görüsemeden Istanbul'a döndü. Kantakuzenos bu durumda Sirp ve Bulgarlarla birlikte olup Balkanlarin Osmanlilara karsi muhafaza ve müdafaa edilmesi hususunda basarisiz bir tesebbüste bulundu. Kantakuzenos, bundan kisa bir müddet sonra Bozcaada'daki hapishaneden, Venediklilerin yardimi ile kurtulup gelen rakibi Ioannes'e saltanati birakmak zorunda kaldi. Bundan sonra bir manastira çekilen Kontakuzenos damadi Orhan Bey ile olan bütün münasebetlerini kesti.Gelibolu yarimadasinin Osmanlilar tarafindan feth edilmesi, Bizans'i alt üst etmisti. Kantakuzenos buna sebebiyet vermekle itham edilmis, bu yüzden imparatorluk tahtindan da feragat edip bir manastira çekilmek zorunda kalmisti.Böylece, Osman Gazi'nin, oglu Orhan tarafindan titizlikle takip edilen dahiyane projesi, gerçeklesmis oluyordu. Artik, Ege ile Karadeniz'e hakim olan Marmara'nin bir iç deniz haline getirilmesi an meselesiydi.Süleyman Pasa, 1354'ten itibaren Rumeli'de (Gelibolu) kendisi için yaptirdigi sarayda oturmaya basladi. Orhan Bey, ogluna büyük bir selahiyet ve yetki vermisti. Bu arada Orhan Bey'in ikinci oglu ve Süleyman Pasa'niri ana baba bir kardesi Murad Bey, Haci Ilbeyi, Lala Sahin pasa, Evrenos Gazi, Gazi Fazil ve Ece Yakub Bey gibi degerli komutanlar, Süleyman Pasa'nin kurmay heyetini teskil ediyorlardi.1358 veya 1359 yilinda bir avi takib ederken atindan düsüp kaza neticesi vefat eden Süleyman Pasa, o siralarda 43 yaslarinda bulunuyordu. Süleyman Pasa'nin vefati üzerine o siralarda 33 yasinda bulunan kardesi Murad Bey, onun yerine tayin edildi. Böylece Murat Bey veliahd da olmus oluyordu.Gazi Siileyman Pasa'nin vefati üzerine Rumeli'deki fütuhat harekatinda bir duraklama görüldüyse de bu durum Lala Sahin Pasa, Haci Ilbeyi ve Evrenos Bey gibi dirayetli emirler tarafindan büyük bir çözülmeye sebep olmadan ber taraf edildi.Süleyman Pasa, feth ettigi yerlerde yerli halka çok iyi davraniyordu. Onlara, Bizans idaresinden çok daha iyi imkânlar hazirliyordu. Böylece halefi olan ve daha sonra Sultan I. Murad adini alacak o büyük hükümdara fütuhatinin yollarini çizmis oluyordu. Süleyman Pasa, feth ettigi Bolayir'daki türbesine defn edildi. Kendisinden asirlarca sonra gelecek ve gerçekten büyük bir hükümdar olan Sultan II. Abdülhamid, bu mezari yeniden yaptirmistir.Süleyman Pasa'nin, Melik Nasir, Ismail ve Ishak adinda üç oglu ile iki kizinin bulundugu belirtilmektedir. Ogullarindan Melik Nasir denizde bogulmustur ki bu hadise Süleyman Pasa'nin sagliginda olmalidir.Büyük oglunun ölümü haberiyle son derece sarsilan Orhan Bey, Bolayir'a gelip oglunun kabrini ziyaret eder. Fütuhati, veliaht olan oglu Murad Bey'e emanet ettikten sonra Bursa'ya döner.Babasindan devr aldigi küçük beyligi iki misli büyüterek, teskilatli bir devlet haline getiren Orhan Gazi, Mart 1362'de vefat etti. Onun vefati esnasinda oglu Murad, Rumeli'de devletin esas kuvvetlerinin basinda bulunuyordu. Trakya fetihleri ile büyük ve hakli bir ün kazandigindan baska, Bizans'a karsi yapilan savas ve fütuhat politikasini temsil ettiginden, o dönem devlet islerinde büyük bir nüfuzu bulunan ahiler ile gazilerin destegini alarak babasinin yerine tahta geçti.Osmanlilarin, Gelibolu'ya yerlesmeleri, Avrupa'nin dikkatini çekmisti. Bu hareket, Müslüman bir toplumun kendi kitalarinda yerlesmesi tehlikesini gündeme getirmisse de Balkan devletlerinin birbirleri ile ugrasmalari yüzünden o taraflarda bulunan Türkler için bir tehlike arz etmiyordu. Bu bakimdan Osmanlilarin Balkan yarim adasina yayilma düsüncesi, esas politikayi teskil ediyordu. Bununla beraber Sirp, Bulgar, Macar, Bizans ve Venediklilerin birlikte müdahale etmeleri ihtimali göz önünde bulundurularak derhal köklü bir yerlesme siyasetinin tatbikine baslandi. Bu gayenin gerçeklesmesi için Anadolu'daki Osmanli arazisinden (Yani Karesi taraflarindan) bir kisim yörükleri nakl edip yerlestirdiler. Bu konuda Asikpasazâde, Süleyman Pasa'nin, babasi Orhan'dan oraya yerlestirilmek üzere nüfus nakline dair olan arzusu hakkinda su bilgileri verir."Atasi Orhan Gazi'ye haber gönderdi kim devletlu himmetinle Rum eli feth olunmaga sebep olundu. Kâfirler gayet zebundur. Imdi söyle malum ola kim bu taraftan feth olan hisarlara ve vilayetlere ehl-i Islâm'dan çok âdem gerektir. Bu feth olunan hisarlar içine koymaya ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etti. Vilayetine göçer Kara Arap evleri gelmisti. Onlari Rum eline geçirdi. Bir nice zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular." Orhan Gazi bununla da yetinmeyerek, feth edilen bu yerlerdeki insanlardan askerî sinifa mensub olanlari da Anadolu'ya naklettirmisti. Nitekim kaynagimiz bu konuya temasla söyle der:Rumeli'ye yerlestirilen bu yörüklere karsilik elde edilen yerlerin askerî sinifina mensub Rumlarini da ileride isyan çikarabilir endisesiyle Balikesir ve havalisine nakl ettiler.Anlasilan o ki Osmanlilar, Rumeli'ye geçtikten sonra sadece askerî tedbirlerle buralarda kalamayacaklarini biliyorlardi. Bunun için köklü bazi tedbirlere bas vurmak gerekiyordu. Bu tedbirlerin basinda, yabanci unsurlarin bulundugu yerlerde o bölgenin siyasî ve askerî emniyetini saglamak ve bos bulunan sahalari iskâna açmak için Anadolu'dan Rumeli'ye Müslüman Türk unsurunun geçirilmesi geliyordu.Biraz önce de temas edildigi gibi bu sebeple Balikesir bölgesinde yasayan Türk asiretlerinden bir grup 1357 tarihinde Rumeli'ye geçirildi. Bu grup önce Gelibolu bölgesine, sonra da Hayrabolu'ya yerlestirildi. Ilk grubun geçmesinden sonra akillica yapilan propagandalar, Anadolu'dan pe çok ailenin Rumeli'ye geçmesini sagladi. Bunlarin büyük bir kismi, verimli topraklara yerlesip ziraatla mesgul olmaya basladi. Bir kismi ise Gelibolu'nun kuzey bati taraflarina giderek begendikleri yerlere yerlestiler. Bunlar, gerektigi zaman toplu olarak akinlara bile katildilar.Osmanli kaynaklan, büyük ölçüde birbirlerinden nakiller yapmak suretiyle Süleyman Pasa'nin, Çimbi kalesinin karsisinda ve Anadolu sahillerinde bulunan Viranca Hisar'dan Rumeli sahiline nasil adam geçirdiklerini ve o sahillerde nasil faaliyetlerde bulunduklarini detayli bir sekilde anlatirlar. Asikpasazâde'nin verdigi bilgi, tarihî bir malumat olarak bu konuda su ifadelere yer vermektedir:"Bir gün memleketi gezerken Aydincik'a geldi. Temasa etmeye basladi. Bir garip binalar gördü. Biraz durdu. Hiç kimseye söylemedi. Ece Beg derler bir aziz er vardi. Hayli bahadir olarak anilirdi. Süleyman Pasa'ya:"Han'im düsünceye daldin" dedi. Süleyman Pasa: "Bu denizi geçmeyi düsünüyorum, öyle geçsem ki kâfirin haberi olmaya" dedi. Ece Beg ve Gazi Fazil: "Biz ikimiz geçelim, Han'im görsün" dediler. Süleyman Pasa: "Nereden geçersiniz" dedi. Dedtier ki "Han'im! Burada bir yer var ki yakindir. Geçecek yerlerdir." Gittiler. O yere vardilar ki orasi Görece'den asagi deniz kenarinda Viranca Hisar'dir.Çimbi'nin karsisinda Ece Beg ile Gazi Fazil çabucak bir sal yaptilar. Bindiler, Çimbi Hisari'nin civarina çiktilar. Baglarinin arasinda bir kâfir ele girdi. Getirdiler, sala koydular. Hemen Süleyman Pasa'ya getirdiler.Süleyman Pasa bu kâfire bir kaftan giydirdi. Basina bir sapka verdi. Beline bir kusak ayagina da ayakkabi verdi. Kâfiri donatti. Kâfire dedi ki:"Sizin hisarinizda yer var midir ki, kâfirler duymadan içeri girelim. Kimse bizi görmesin?" Kâfir "Ben sizi söyle ileteyim ki kimse görmeden sizi hisara koyayim" dedi. Çabuk birkaç sal daha yaptilar. Süleyman Paça yetmis-seksen yarar er aldi. Geceleyin geçtiler. Bu kâfir, dogru Çimbi Hisari'nin bir ters dökecek yeri vardi. Bu müslümanlari oraya götürdü. Hemen oradan hisara girdiler. Kâfirlerin de çogu disarda baglarinda ve harmanlarindaydi. Zira o vakit, harman vakti idi. Elhasil hisari aldilar. Kâfirlerini incitmediler. Belki kâfirlere dahi ihsanlar ettiler. Içinden bir kaç taninmis kâfiri tuttular. Bu hisarin limaninda gemiler vardi. O gemilere koydular. Karsida oturan askere gönderdiler. Velhasil o gün ikiyüz adam geçirdiler.Ece Beg, hisarin atlarina bindi. Bolayir yaninda Akça Liman derler bir liman vardi, oradaki gemileri yakti. Oradan sürdü yine hisarina geldi. Bu hisarin (Çimbi) limaninda olan gemileri sakladilar. Durmadilar, adam geçirdiler. Elhasili askerlerin çogunu yanlarina getirdiler. Bu kâfirlerden hiç kimseyi incitmediler, gönüllerini aldilar. Onlar da kendilerini güvenlik içinde buldular. Kadinlarini da kendilerini de hos tuttular. Kâfirlerin gemicilerini gemilere koydular. Kendileri baslarinda durdular. Daha hayli adam geçirdiler. Bir iki gün içinde iki bin er geçirdiler. Bu kâfirler (Çimbi kâfirleri) gaziler ile ittifak ettiler.Yürüdüler. Bir gece Ayaslonca (Ayasilonya) derler bir hisar vardi, onu dahi aldilar. Ehl-i Islâm elinde hisar iki oldu. Bunun halkinin dahi gönlünü hos tuttular. Bu iki hisari saglamlastirdilar. Hayli adamlar da Aydincik'tan gemi ile geldiler. Süleyman Pasa "Bu hisarlardan sipahi olan kâfirleri çikarin. Evleri ile Karesi iline iletin ki, bunlardan sonunda bize bir kötülük gelmeye" dedi. Öyle yaptilar.Bir iki ay bu hisarlari iyice saglamlastirdalar. Durmadilar. Her yerden istegi olani getirdiler.Birgün, Gelibolu'nun kâfirleri bunlarin üzerine gelmek için toplandi. Bunlar da hemen karsiladilar. Savas oldu, kâfirleri kirdilar. Hisarin kapisini yaptirdilar. Yakub Ece'ye ve Gazi Fazil'a yoldaslar verdiler. Bunlari Gelibolu'ya havale ettiler. Gece, gündüz bunlar Gelibolu kâfirlerine huzur vermez oldular. Iskelesine dahi gemi birakmaz oldular ki çika. Bu iki gaziye hayli yarar gaziler verdiler. Onlari Gelibolu ucuna koydular. Bolayir'da oturdular."Bu tarihî metinden anlasildigina göre Osmanli, daha o dönemlerde bile müslüman olmayan ve hatta kendileri ile mücadele eden bu insanlara karsi gerçek bir hosgörü ile muamele etmisti. Osmanlilarin, hareket ve davranislarindaki basarinin sirrini bu anlayista aramak gerekir.<b><br /><br />EDIRNE'NIN FETHI</b><br /><br />Osmanli fethinden önce küçük bir sehir olan ve günümüzde "Kaleiçi" denilen sinirla çevrili bölgeden ibaret olan Edirne, Balkanlara geçip orada tutunmak ve hakimiyet kurmak için stratejik önemi haiz olan bir sehirdi. Bizans Imparatorlugu'na bagli idi.Süleyman Pasa'dan sonra Rumeli'nin ikinci fatihi diyebilecegimiz Sultan I. Murad, bu sehrin askerî önemini anlamisti. Bunun için de Edirne'yi feth etmeyi kendisine hedef olarak seçmisti. Ankara'nin yeniden alinmasindan sonra artik sira Edirne'ye geliyordu.Kaynaklardan büyük bir kisminin, Sultan Murad'in, babasini müteakip Osmanli tahtina geçmesinden sonra feth edildigini bildirdigi Edirne'nin zapti, Osmanlilarin Avrupa'ya kesin bir sekilde yerlesmeye çalistiklarinin isareti idi.Sultan Murad, Ankara'dan döndükten sonra Trakya'ya geçip faaliyetlere baslar. Gerçi Osmanlilar, Imparator Kantakuzenos'a defalarca yardima geldikleri zaman, gerek Edirne'nin, gerekse bütün bir bölgenin ehemmiyetini anladiklari gibi ulasim ve stratejisini de anlamislardi. Bundan dolayi Edirne'nin gerisini emniyet altinda bulundurmak ve Istanbul tarafindan gelebilecek bir Bizans taarruzuna mani olmak için Tzurulon denilen ve daha önce alinip sonradan elden çikmis bulunan Çorlu'nun alinmasi gerekiyordu. Buraya hücum eden Osmanli birlikleri, kisa zamanda burayi tekrar alip surlarini yiktilar. Buradan piskoposluk merkezi olan ve Arkadiopolis denilen Lüleburgaz'a geçtiler. Burayi da kisa bir zamanda ele geçiren Osmanlilar, buranin surlarini da yiktilar. Lüleburgaz'in zaptindan hemen sonra Anadolu'dan göçmenler nakl edilerek buraya yerlestirildi. Bu, Büyük Selçuklularin Anadolu'daki yerlesme siyasetlerinin bir benzeri idi. Böylece Osmanlilar'in Trakya'yi da Islâmlastirmaya yönelik gerçek maksatlari ortaya çikmis oluyordu.Bizans tarihinden bahs eden Dukas, Sultan Murad'in Trakya'daki faaliyetlerinden bahs ederken söyle der:"Ayni sene zarfinda, Türk basbugu Orhan dahi vefat ederek, beyligini oglu Murad'a terk eyledi. Murad Bey, Trakya sehirlerinden birçoklarini hükmü altina aldiktan sonra, Edirne'yi muhasara etti. Selanik'ten baska bütün Tesalya kitasini zapt etti. Bu suretle Murad, Bizanslilara ait tekmil yerleri ele geçirdikten sonra Trivalya (Tuna nehri ile Bati Trakya arasinda kalan bölge)'ya geldi.Görüldügü gibi Sultan Murad, Edirne yolu üzerinde bulunan ve daha önce düsman eline geçmis olan Çorlu ile Lüleburgazi aldiktan sonra Edirne üzerine yürüyüp orayi feth etti. Bu arada Bizans'in daha önce geri almis oldugu Malkara, Kesan ve Ipsala, Gazi Evrenos Bey tarafindan tekrar zapt edilip Osmanli idaresine katildi. Haci Ilbeyi ise Enez Körfezi üzerinde ve Meriç'in batisinda bulunan Dedeagaci (Megri-Makri) kasaba ve limanini aldi. Buradan da Kuzeye dogru Meriç'i takib etmek suretiyle Didimatihon denilen Dimetoka'yi zapt etmisti.Evrenos ve Haci Ilbeyi, yukarida belirtilen yerleri elde ettikleri sirada bütün komutanlarin davetiyle Lüleburgaz mevkiinde toplanan bir harp meclisinde, verilen karar üzerine beylerbeyi Lala Sahin Pasa büyük bir kuvvetle Edirne üzerine sevk edildi. Bulgarlarin, Rumlara yardim etmeleri ihtimaline karsi sag koldan Karadeniz sahiline dogru ilerleyen bir kisim kuvvetler, Kirklareli'ni isgal; Serez ve Drama taraflarinda bulunan Sirplarin da müdahale edebilecekleri düsünülerek sol kola memur edilmis olan Evrenos kuvvetleri de Dimetoka'nin batisina dogru sevkedilerek savunma tertibati alindi. Nihayet Babaeski ile Pinarhisar arasinda Sazlidere mevkiine kadar gelmis olan Rum ve Bulgar kuvvetleri ile yapilan kesin bir meydan muharebesi sonunda düsman bozuldu. Bunun sonucunda da Edirne zapt edildi (764 H. / 1363 M.). Edirne'de bulunan Rum komutan ise Meriç nehrinin kabarmasindan istifade ile bir gece, maiyetinin bir kismi ile bir kayiga atlayip Enez'e kadar inerek oradan da Sirp ülkesine kaçmaya muvaffak oldu.Sultan Murad, Edirne vaziyetini yoluna koyduktan sonra Beylerbeyi Lala Sahin Paça'yi burada birakarak kendisi Dimetoka'ya gitti. <br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3155-orhan-gazi.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3155-orhan-gazi.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sun, 17 Nov 2013 01:16:52 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (Admin)]]></author>
<category><![CDATA[Osmanlı Padişahları]]></category>
<title><![CDATA[Osman Bey]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-Admin.html">Admin</a><br /><br /><b>Osman Bey &nbsp; </b> &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp; <br /><b><img src="http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/images/osman_gazi.jpg" alt="Resim Ekleme" /><br /><br />Saltanatı: </b>1299-1326 <b><br />Babası:</b> Ertuğrul Gazi - <br /><b>Annesi:</b> Hayme Hatun <b><br />Doğumu:</b> 1258 <b><br />Vefatı:</b> 1326 <br /><br />Oğuzların Kayı boyundan, Türkiye Selçuklularının uç beyi Ertuğrul Gâzi'nin oğlu olup, 1258 senesinde Söğüt'te doğdu. Küçük yaştan îtibâren İslâm ilimlerini öğrenen Osman Gâzi, ayrıca mükemmel bir askerî tâlim ve terbiye gördü. 1277'de Anadolu'nun İslâmlaştırılıp, Türkleşmesi faâliyetlerine katılan gönül sultanlarından ve ahîlerden biri olan Şeyh Edebâlî'nin kızı ile evlendi. Babası Ertuğrul Gâzi'nin 1281'de vefatı üzerine bey seçilip idâreyi ele aldı. Osman Bey, Kayıların başına geçince Söğüt'ü kendisine merkez yaparak Akçakoca, Gâzi Abdurrahman, Aykut Alp ve Konur Alp gibi beylerle Bizans'a karşı fetihlere girişti. 1285'te Kulaca Hisarı fethedildi. 1288'de İnegöl ve Karacahisar tekfurlarının kuvvetlerini Ekizce'de bozguna uğrattı. Bu savaşta Osman Gâzi'nin kardeşi Saru Batu şehit oldu. Osmanlıların daha sonra Karacahisar, Taraklı ve Göynük'ü elde etmesi üzerine, bölge tekfurları ittifak ederek Osman Gâzi'yi bir düğün münasebetiyle öldürmek istediler. Dostu, Harmankaya hâkimi Köse Mihal'in (ki daha sonra İslâmiyet'i kabûl ederek Mihal Gâzi adını almıştır.) haber vermesi ile vaziyeti öğrenen Osman Gâzi süratle harekete geçerek Bilecik ve Yarhisar'ı zaptetti. Gelini ele geçirerek Nilüfer adını verip, oğlu Orhan Gâzi ile nikahladı. 1299'da Türkiye Selçuklu sultanlığındaki iktidar boşluğundan faydalanan Osman Gâzi istiklâlini îlân etti. 1301'de Yenişehir'i alarak İznik ve Bursa'nın fethinin yolunu açtı. Bursa, Kite ve Atranos tekfurlarının kuvvetlerini Koyunhisar mevkiinde bozguna uğrattı. Bu zaferden sonra Kestel, Kite ve Ulubat kaleleri Osmanlıların eline geçti. 1308'de İznik'in en mühim ileri karakolu olan Karahisar ele geçirildi. Böylece İznik-İzmit karayolu Türklerin hâkimiyetine girmiş oldu. artık başta Bursa olmak üzere İznik ve İzmit'in zabtını ilk hedef olarak görüyordu. 1314 yılında başlayan Bursa kuşatması, on seneden fazla sürdü. 1324'de hastalanan Osman Bey, kumandayı oğlu Orhan'a devretti. Osman Gazi sâlih bir müslüman olup, İslam ahlâkının iyi ve güzel vasıflarına sahipti. Az sayıdaki aşiret kuvvetleriyle Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip zaferler kazanarak dünyanın en uzun ömürlü hânedânını ve en büyük devletlerinden birini kurdu. Bir taraftan fetihlere devam ederken, diğer taraftan devlet teşkîlâtının müesseselerini mükemmel bir şekilde kurmaya ve sistemleştirmeye çalıştı. Ömrü, Rum kâfirleri ile savaşmakla ve İslâmiyet'i yaymakla geçti. Vefat edeceği zaman, oğlu Orhan Bey'e gönderdiği vasiyetnâmesi, İslâmiyet'e olan sevgi ve saygısını ve Türk milletinin rahat ve huzurunu düşündüğünü ve insan haklarına da gönülden bağlılığını açıkça bildirmektedir. <b><br /><br />Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihatı<br /><br /></b>"Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esasını daima göz önünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur. Din gayretine sahip olmayan, sefahate düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zira, yaratanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez. Zulümden ve hangisi olursa olsun bid'atten, yani İslâmiyet'e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid'ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler. Allahü teâlânın rızası için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen devlet adamlarını daima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efradını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyacını karşıla, tebeandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine hakkını ver, layık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun ve ailelerini de gözet. Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker taifesini güzelce idare edip rahatlarını temin eyle. Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakiki alimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarlarını, sanat erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ihsan ve ikramda bulun. Bir ülkede, olgun bir alimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan, uygun ve layık bir usul ve ifade ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince alim ve arifler, bilginler memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizama oturup ilerlesin.Sakın, orduya ve zenginliğe mağrur olma. Hakiki alim ve ariflere, bilginlere hürmet edip, sarayında onlara yer ver. Benim halimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misali, hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allahü tealanın nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizamı uygula. Muhammed aleyhisselâmın dinini, bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebeanı himaye eyle! Allahü teâlânın hakkını ve kullarının hakkını gözet. Dinimizin tayin ettiği beytülmaldeki gelirin ile kanaat eyle! Devletin zaruri ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tembih eyle. Daima adalet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman Allahü teâlânın yardımına sığın! Tebeanı, düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma. Daima halkını hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla. Onların gönüllerini kazanmayı, bunun devamını ve artmasını büyük nimet bil! Tebeanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle!" <b><br /><br />Osman Bey'in Rüyası</b><br />Bizans'ın hakimiyetindeki batı Anadolu sihat diyarı olduğundan, bölgede gaza niyetiyle pek çok kumandan, mücahit derviş ve herbiri gönül sultanı şeyh ve alim bulunuyordu. Osman Gazi, Anadolu'nun İslamlaştırılıp, Türkleşmesi faaliyetine katılan bu gönül sultanlarından ve ahilerden biri olan Karamanlı Şeyh Edebali'nin sohbetlerini hiç kaçırmamaya gayret ederdi. 1277 senesinde, Edebali hazretlerinin dergahında misafir olduğu bir gün acaip bir rüya gördü. Rüyasında, hocası Edebali'nin koynundan bir ayın çıkıp, kendi koynuna girdiğini, arkasından da kendi göbeğinden bir çınar ağacının bitip, alemi tuttuğunu, gölgesinde nice dağların bulunup, nehirlerin aktığını, bir çok insanların kaynaştığını, kimisinin bahçe ve tarla sulayıp, kimisinin çeşmeler akıttığını gördü. Gördüğü rüyayı ertesi gün hocasına anlattı. Şeyh Edebali O'na; "Müjde ey Osman! Hak teala sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya, evladının himayesinde olacak, kızım Mal Hatun da sana eş olacak." deyip rüyasını tabir etti. On dokuz yaşında iken Şeyh Edebali'nin kızı Mal Hatun ile evlendi. Bu izivaçtan Orhan Gazi doğdu. Orhan Gazi'nin doğduğu sırada, Ertuğrul Gazi de vefat etti (1281). Bazı kaynaklarda Edebali'nin kızının adı Bala Hatun olarak geçmekte ve Mal Hatun'un Ömer Bey'in kızı olduğu yazılmaktadır. &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp;  &nbsp; <br /><br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3154-osman-bey.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k3154-osman-bey.html</guid>
</item>


</channel>
</rss>