<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
<channel>
<title><![CDATA[Web Turkiye Türkiyenin &nbsp; Paylaşim Portali]]></title>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum</link>
<atom:link href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/rss.php?f=122" rel="self" type="application/rss+xml" />
<description><![CDATA[Web Turkiye - Türkiyenin  Paylaşim Portali]]></description> 
<language>tr-TR</language>
<copyright>phpKF © 2007-2017</copyright>
<managingEditor>phpkf@phpkf.com (phpKF)</managingEditor>
<webMaster>mail@yavuzgunay.com (Web Turkiye Türkiyenin  Paylaşim Portali)</webMaster>
<category><![CDATA[Web Turkiye - Türkiyenin  Paylaşim Portali]]></category>
<lastBuildDate>Mon, 25 May 2026 01:47:33 +0300</lastBuildDate>
<generator>phpKF - php Kolay Forum</generator>
<ttl>60</ttl>

<image>
<title><![CDATA[Web Turkiye Türkiyenin &nbsp; Paylaşim Portali]]></title>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum</link>
<url>https://www.webturkiye.com.tr/forum/temalar/varsayilan/resimler/phpkf-b.png</url>
<width>100</width>
<height>32</height>
</image>

<item>
<pubDate>Sat, 17 Aug 2013 00:27:28 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Namaz Nasıl Kılınır ?]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3">NAMAZ NASIL KILINIR?</font><br /><br />Soru: İki rek'atlık bir namaz nasıl kılınır?<br />Cevap: İki rek'atlık sabah namazının farzını veya sünnetini kılabilmek için, kalbden niyet edilir. Meselâ, "Niyet ettim Allah rızâsı için sabah namazının farzını kılmaya" denir. Eller kulaklara kaldırılıp, (Allahü ekber) diyerek tekbîr getirilip eller göbek altına başlanır. Sonra, Sübhâneke okunur ve E'ûzü Besmele çekilerek Fâtiha,arkasından da zamm-ı sûre okunur.<br /><br />Kırâatten, ya'nî okumadan sonra, Allahü ekber diyerek rükü'a gidilir. Üç kere (Sübhâne rabbiyel azîm) denir. Rükü'dan kalkarken, (Semi'allahü limen hamideh) ve doğrulduktan sonra, (Rabbenâ lekelhamd) denir. Sonra secdeye gidilir. Secdede de üç defa, (Sübhâne rabbiyel a'lâ) denir. Her rek'atte iki secde yapılır. Birinci secdeden kalktıktan sonra bir miktar durulur, sonra ikinci secdeye gidilir.<br /><br />Ayağa kalkınca, ikinci rek'atta Besmele çekilerek Fâtiha ve bir zamm-y sûre okunur. Bundan sonra, birinci rek'attaki gibi, rükü' ve secdeler yapılır ve oturulur. Ettehiyyatü, salli, bârik ve Rabbenâ... okunarak selâm verilir. Böylece iki rek'at kılınmış olur.<br /><br />Dört rek'atli sünnetin kılınışı<br /><br />Dört rek'atli sünnet namazlardan öğlenin ilk sünneti müekked sünnettir. Üçüncü ve dördüncü rek'atlerinde kıyâmda iken, Fâtiha sûresinden sonra, zamm-ı sûre de okunur. İlk oturuşta da Ettehiyyâtü okunur.<br /><br />İkindi ve yatsının farzından önce kılınan dört rek'at ise gayrı müekked sünnet olup, ilk oturuşta Ettehiyyâtüden sonra Allahümme salli ve bârik de okunur. Üçüncü rek'ate kalkınca Sübhâneke ile başlanır.<br /><br />Üç rek'atlık akşam namazında ise, ilk iki rek'ati iki rek'atlık namaz gibi kılınır. Üçüncü rek'ate kalkınca, yalnız Fâtiha okunur. Rükü ve secdeler yapılır ve oturulup diğer duâlar okunarak selâm verilir.<br /><br />Kunut duâsını bilmeyen<br /><br />Yatsı namazından sonra kılınan vitir namazının üçüncü rek'atinde ayakta iken, zamm-ı sûreden sonra rükü'a gidilmeyip, eller kulaklara kaldırılarak tekbîr alınır. Eller başlanır ve Kunût duâları okunduktan sonra rükü' ve secdeler yapılarak oturulur ve namaz tamamlanır. Kunût duâsını bilmiyen, öğreninceye kadar, onun yerine üç kere istigfâr okur. Meselâ, (Allahümmagfirli) veya (Rabbenâ âtina...) yı sonuna kadar okur.<br /><br />Namazda az da olsa iyi bilinen sûre ve duâları okumalıdır. Namaza yeni başlıyan, önce kısa sûreleri ezberleyip diğerlerini öğrenene kadar bunlarla kılar. Meselâ, sadece Fatihâ, innâ a'tayna ve Kulhüvallahü ile ettehyiyâtü'yü ezberleyen bunlarla namazını kılabilir. Çok sûre bilmiyorum diye namaz terk edilmemelidir.<br /><br />Namazın hükmü<br /><br />Soru: Namaz kılmanın hükmü nedir?<br /><br />Cevap: Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır.<br /><br />Mükellef ya'nî âkıl ve bâlig olan her müslümanın, hergün beş vakit namazı kılması farz-ı ayndır.<br /><br />Farz olduğu, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, açıkça bildirilmiştir. Namaz kılmamak çok büyük günâhtır.<br /><br />Yedi yaşındaki çocuğa, namaz kılmasını emretmek, on yaşında kılmaz ise, el ile dövmek lâzımdır.<br /><br />Çocuklara, başka ibâdetleri de öğretmek ve yapmaya alıştırmak, günâhlardan sakındırmak lâzımdır.<br /><br />Namaza niyet<br /><br />Soru: Namaza niyet nasıl yapılır?<br /><br />Cevap: Namazın şartlarından biri de niyet etmektir. Niyet iftitâh tekbîri söylerken edilir. Daha önce de edilebilir.<br /><br />Cemâ'at ile namaz kılmak için niyet edip evinden çıkan kimse, ayrıca niyet etmeden hemen imâma uysa, câiz olur. Fakat yolda, namazı bozan şeylerden birini yapmamak lâzımdır. İftitâh tekbîrinden sonra edilen niyet, sahîh olmaz.<br /><br />Namaza niyet etmek demek, namazın ismini, vaktini, kıbleyi, imâma uymayı irâde etmek, kalbinden geçirip, kılmayı tercîh etmek demektir. Yalnız ilim, ya'nî ne yapacağını bilmek niyet olmaz.<br /><br />Dil ile niyet<br /><br />İbâdetler yapılırken, yalnız ağız ile söylemeye niyet denmez. Kalb ile niyet edilmezse, dört mezhebde de namaz sahîh olmaz.<br /><br />Kalb ile niyet edenin, şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi câiz olur.<br /><br />Farzlarda ve vâciblerde niyet ederken, hangi farz ve hangi vâcib olduğunu bilmek lâzımdır.<br /><br />Bayram ve vitir namazlarını kılarken, bunların vâcib olduklarını ve isimlerini düşünmek lâzımdır. Rek'at sayısını niyet lâzım değildir.<br /><br />Sünnet kılarken namaza niyet etmek kâfîdir. Cenâze namazına, Allahü teâlâ için namaza, meyyit için duâya diye niyet edilir.<br /><br />İmâmın niyeti<br /><br />İmâmın, erkeklere imâm olmaya niyet etmesi lâzım değildir. Fakat, cemâ'at ile kılmak sevâbına kavuşamaz. İmâm olmaya niyet ederse, bu sevâba da kavuşur. Yalnız kılan kimseye, sonra başkasının gelip uyması câizdir.<br /><br />Cemâ'atin uydum hâzır olan imâma diye de, niyet etmesi lâzımdır. Cemâ'atin imâmı tanıması, bilmesi şart değildir. İmâm tekbîr söylerken, ona uymaya niyet etmeli ve hemen namaza durmalıdır.<br /><br />İmâm, yerinde durunca, ona uymaya niyet edip, namaza berâber başlamak da iyidir.<br /><br />İmâmIn, kadınlara imâm olmaya niyet etmesi lâzımdır. Niyet etmezse, erkeklerin namazı sahîh olur, kadınlarınki sahîh olmaz.<br /><br />İftitâh tekbiri<br /><br />Soru: İftitâh tekbîri nedir?<br /><br />Cevap: Namazın şartlarından biri de tahrîme ya'nî iftitâh tekbîridir: Bu tekbîr namaza başlarken, "Allahü ekber" demek olup, farzdır. Namaz içindeki tekbîrler ise sünnettir. Başka kelime söylemekle olmaz. Bu iftitâh tekbîri, namazın şartlarındandır. Rükün değildir.<br /><br />Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır. Baş parmak uçları kulak yumuşağına değer. Avuç içleri kıbleye döndürülmüş olmalıdır. Eller, kulaktan ayrılırken Allahü ekber demeye başlanıp, göbek altına başlarken bitirilir.<br /><br />Kadınlar, iki ellerini, omuz hizâsına kaldırır ve iftitâh tekbîrini getirir. Sonra, sağ eli, sol elin üstünde olarak, göğüse kor. Bilek kavramazlar.<br /><br />Kadının namazı<br /><br />Soru: Kadının, erkeğe göre, namazda farklı olduğu yerler nelerdir?<br /><br />Cevap: Kadın, namaza dururken, ellerini, kulaklara değil, omuzlarına kadar kaldırır.<br /><br />Ellerini kol ağzından dışarı çıkarmaz. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Sağ avucu, sol el üzerinde olarak göğüs üstüne kor. Rükü'a eğilirken ayaklarını birleştirmez.<br /><br />Rükü'da az eğilir, belini başı ile düz tutmaz, dizlerini büker. Ellerini dizleri üstüne kor, dizlerini kavramaz ve parmaklarını açmaz.<br /><br />Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluklarına bitiştirir.<br /><br />Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. Parmakları birbirine yapışık olur.<br /><br />Duâ ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.<br /><br />Sabah namazını geç kılması müstehab değildir. Vakit girer girmez kılmaları iyi olur.<br /><br />Namazlarda yüksek sesle okumaz. Kurban bayramında farz namazlardan sonra teşrîk tekbîrini sessiz okur.<br /><br />Kıyâm<br /><br />Soru: Kıyâm nedir?<br /><br />Cevap: Kıyâm, ayakta durmak demek olup, namazın beş rüknünden birincisidir.<br /><br />Sağlam bir kimsenin gemide, trende, hareket hâlinde, farzları oturarak kılması, İmâm-ı a'zama göre câizdir. İmâm ise, özürsüz câiz görmedi. Fetvâ da böyledir.<br /><br />Ayakta iken, iki ayak birbirinden dört parmak eni kadar açık olmalıdır. Ayakta duramıyan hasta, ayakta başı dönen, başı, dişi, gözü veya başka yeri çok ağrıyan, idrâr, yel kaçıran, yarası akan, ayakta düşman korkusu, malın çalınmak tehlikesi olan, ayakta kılınca orucu veya okuması bozulacak veya avret yeri açılacak olan kimseler, oturarak kılar.<br /><br />Sandalyede oturarak namaz kılınmaz. Bu şekilde namaz kılmak hıristiyanlara benzemek olur. Hıristiyanlar, kilisede sandalyede oturarak âyin yaparlar. Ayrıca, sandalyede oturmak için zarûret yoktur.<br /><br />Sandalyede namaz<br /><br />Sandalyede oturarak namaz kılabilen, yerde oturarak da namaz kılabilir. Hasta veya ayakta duramıyan, rahat durabileceği şekilde oturur, namazını böyle kılar. Oturamıyan, yatarak kılar. Yatarken, başın altına yastık koyup başı kıbleye çevirmelidir. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rükü ve secdeleri îmâ ile kılar.<br /><br />Her halükârda namaz kılmamız şartır. Kişinin şuuru yerinde ise, en azından başı hareket edebiliyorsa namazını kılmak zorundadır. Ba'zıları îmâyı göz ile olur zannediyor. Göz ile namaz kılınmaz. Mutlaka boyun veya beden hareketi lâzımdır. Az veya çok, hareket etmeden namaz olmaz.<br /><br />Kıraât<br /><br />Soru: Kırâat nedir?<br /><br />Cevap: Kırâat, okumak demektir. Namazın farz olan beş rüknünden biridir.<br /><br />Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Namaz kılanın kendi işitecek kadar sesli okuması şarttır. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, cehrî ya'nî yüksek sesle okumak denir.<br /><br />Sünnetlerin ve vitrin her rek'atinde ve farzların ilk iki rek'atinde, ayakta, Kur'ân-ı kerîmden bir âyet okumak farzdır. Kısa sûre okumak daha sevâbdır. Buralarda, kırâat olarak Fâtiha okumak ve Fâtiha'dan başka bir de, sûre veya üç âyet okumak, vâcibdir.<br /><br />Farzlarda Fâtihayı ve sûreyi ilk iki rek'atte okumak ve ayrıca Fâtiha'yı sûreden önce okumak vâcibdir. Fâtihayı sünnetlerin her rek'atinde bir defa okumak da vâcibdir. Bu beş vâcibden biri unutulursa, secde-i sehv yapmak lâzım gelir.<br /><br />Sırayla okumak vâcibdir<br /><br />İmâmın, birinci rek'atte, ikinci rek'atte okuduğunun iki misli uzun okuması sünnettir. Yalnız kılan, her rek'atte aynı miktarda okuyabilir. Her namazda, ikinci rek'atte, birinciden üç âyet uzun okumak mekrûhtur.<br /><br />Birinci rek'atte okuduğunu, ikinci rek'atte de okumak tenzîhen mekrûhtur. Birincide Kul'e'ûzü bi-Rabbin-nâs okursa, ikincide tekrar okur.<br /><br />İkincide, birincideki âyetin devamını okumak efdaldir, daha iyidir. İkincide, birinci rek'atte okuduğundan sonraki bir kısa sûreyi atlıyarak, daha sonrakini okumak mekrûhtur.<br /><br />İkincide, birincide okuduğundan önceki âyetleri veya sûreleri okumak mekrûhtur. Kur'ân-ı kerîmi mushaftaki sıra ile okumak, her zaman vâcibdir.<br /><br />Rükü<br /><br />Soru: Rükü' nedir?<br /><br />Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden biridir. Rükü'da, en az, üç kere (Sübhâne rabbiyel-azîm) denir. Rükü'da, bacaklar ve kollar dik tutulur. Sırt ve baş düz tutulur. Rükü'dan kalkarken, (Semi'allahü limen hamideh) denir. Cemâ'at bunu söylemez. Bunun arkasından, yalnız kılan ve cemâ'at, hemen (Rabbenâ lekel-hamd) der ve dik durulur ve (Allahü ekber) diyerek secdeye varılır.<br /><br />Secde<br /><br />Soru: Secde nedir ve nasıl yapılır?<br /><br />Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden biri olup, rükü'dan doğrulduktan sonra, Allahü ekber denilerek alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koymaktır.<br /><br />Secdede el parmakları, birbirine bitişik, kıbleye karşı, kulaklar hizâsında, baş iki el arasında olmalıdır. Alnı temiz yere koymak farz olup, burnu da beraber koymak vâcibdir.<br /><br />Secdede en az üç kere, (Sübhâne rabbiyel-a'lâ) denir.<br /><br />Ka'de-i ahire<br /><br />Soru: Ka'de-i ahîre nedir?<br /><br />Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden sonuncusu olup, son rek'atte, ettehiyyâtü okuyacak kadar oturmak demektir.<br /><br />Son oturuşta Ettehiyyâtüyü okumak vâcib, salli-bârik ve Rabbenâ duâlarını okumak sünnettir. Bunlar okunduktan sonra selâm verilir.<br /><br />Farzdan sonra, hemen son sünnete kalkmak, arada birşey okumamak sünnettir. Peygamberimiz farzı kılınca, Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli velikrâm diyecek kadar oturup, fazla oturmaz, hemen son sünneti kılardı. Âyet-el-kürsî ile tesbîhleri, farzla sünnet arasında okumazdı. Bunları, son sünnetten sonra okumak, farzdan sonra okumak sevâbını hâsıl eder.<br /><br />Farzdan önceki sünnetler de, böyle olup, farz ile sünnet arasında birşey okunursa, namazın sevâbı azalır.<br /><br />Namazdan sonra duâ<br /><br />Soru: Namazdan sonra duâ nasıl yapılır?<br /><br />Cevap: Selâm verince üç defa (Estagfirullah) denir. Hadîs-i Şerîfte, (Her namazdan sonra, üç kerre, Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh okuyanın, bütün günâhları affolur) buyuruldu. Bunları yüksek sesle okumak bid'attir.<br /><br />İstigfârdan sonra, Âyet-el-kürsî ve tesbîhleri okumak ve duâ etmek de müstehabdır. Hadîs-i Şerîfte, (Beş vakit farz namazdan sonra yapılan duâ kabûl olur) buyuruldu<br /><br />Duâ, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalıdır. Duâyı yalnız namazlardan sonra veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek mekrûhtur.<br /><br />Duâya Allahü teâlâya hamd ve senâ ve Peygamber efendimize salevât ile başlamak ve duâ bitince, Sübhâne Rabbike âyetini okumak ve avuçları yüze sürmek sünnettir.<br /><br />Cemâ'atin imâm ile birlikte, sessizce duâ etmeleri efdaldir, iyidir. Ayrı ayrı duâ yapmaları ve duâ etmeden kalkıp gitmeleri de câizdir.<br /><br />Duâdan sonra<br /><br />Duâdan sonra, onbir İhlâs ve bir kerre iki Kul-e'ûzü okunur. Bundan sonra 67 kere de yalnız (Estagfirullah), sonra on kere (Sübhânallah ve bîhamdihi sübhânallahil'azîm), en sonra da (Sübhâne Rabbike....) âyeti okunur.<br /><br />Cenâze olduğu zaman, tesbîhleri terk etmemelidir. Cemâ'atin bunları okumalarına mâni' olanlar, Cehennemde şiddetli azâb görecekleri bildirilenlerin arasında bulunmaktan, çok korkmalıdırlar.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k141-namaz-nasil-kilinir-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k141-namaz-nasil-kilinir-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sat, 17 Aug 2013 00:18:04 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br />Kıyamet nedir?<br /><br />Kıyamet sözlükte geçen anlamıyla yalnız kalkmak, dirilmek anlamında değildir. Bu tabir canlı ve cansız bütün yaratıklara şamil umumi bir imha ve yeniden dirilme gibi iki safhalı bir olay bildirmektedir. Yani bütün canlıların helak oldukları güne Kıyamet dendiği gibi, bütün ölülerin tekrar diriltikleri günede Kıyamet denir.<br /><br /><br /><br />Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm'ın ikinci temel inancı olan Âhiret hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş ve yeniden dirilişle birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem gibi olaylar hep Kıyâmet gününün gündem içindedir. Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet ve onunla birlikte gelecek olaylara inançtan başka birşey değildir.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Kıyamet, Kur'an-ı Kerim'de hangi isimlerle anılıyor?<br /><br />Kıyamet, kelimesi Kur'an-ı Kerim'de 70 kez geçer. Bu olay Kur'an'da çok çeşitli isimlerle anılır. Bunların başlıcaları:<br />Yevmü'l-Kıyâme (Kalkış, Diriliş Günü), el-Saa (Saat), Yevmü'l-Âhir (Son Gün), el-Âhire (Gelecek Hayat), Yevmü'd-Din (Ceza Günü), Yevmü'l-Hesap (Hesap Günü), Yevmü'l-Fası (Karar Günü),Yevmü'l-Cem (Toplanma Günü), Yevmü'l-Hulud (Sonsuzluk, Sonsuzlaşma Günü), Yevmü'l-Ba's (Diriliş Günü), Yevmü'l-Haşre (Pişmanlık Günü), Yevmü't-Teğabün (Kusurların Ortaya Çıktığı Gün), el-Karia (Şaşırtan Felâket), en-Naşiye (İnsanı Dehşete Düşüren Felâket), et-Tamme (Herşeyi Kuşatan Felâket), el-Hakka (Büyük Hakikat) ve el-Vakıa (Büyük Olay)'dır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Kur'an-ı Kerim'de Kıyamet Olayı Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! (Hacc,1)<br />... Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. (Hac,7)<br />İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, kadar hep şüphe içindedirler. (Hac,55)<br />... O saat (kıyamet), mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et. (Hicr,85)<br />...Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. (Nahl, 77)<br />Onlar üstelik kıyameti de yalan saydılar. Biz ise, kıyameti inkâr edenler için alevli bir ateş hazırladık. (Furkan,11)<br />Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır. (Kamer, 46)<br /><br />Kıyamet Ne Zaman Kopacak?<br /><br />Kur'an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta oluş biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde zamanı konusunda bir açıklama yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah'ın dilemesine bağlı bir olaydır ve O'ndan başka hiç kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur. Kur'an,<br /><br /><br /><br /><br /><br />* "Kıyâmet saatinin bilgisi şüphesiz Allah katındadır" (Lokman, 34)..<br />* gibi âyetlerle Kıyâmet'in zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda sorulan soruları şöyle cevaplar:<br />* "De ki: 'Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz" (A'raf, 187)<br />* "Kıyâmet'in ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek. Onun nihayeti ancak Rabbine aittir" (Nâziât, 42-44). Cibril Hadisi olarak ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Cebrâil'in bu konudaki sorusunu "Soruları sorandan daha bilgili değildir." diye cevaplayarak kendisinin de kıyâmet'in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını açıklamıştır (Buhârî, İmân, 37).<br /><br /><br /><br />Kıyametin Oluş Biçimi<br /><br />Kur'an kıyâmet'in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici tablolar çizer.<br /><br /><br />* "Sura üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür." (Zümer, 68)<br />* "Kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir..." (Hac,1-2)<br />* "O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner. Dost, dostu sormaz." (Meâric,8-10)<br />* "Gökyüzü yarıldığı zaman,Yıldızlar döküldüğü zaman,Denizler birbirine katıldığı zaman,Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman," (İnfitâr, 1-5)<br />* "Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar döküldüğünde, Dağlar yürütüldüğünde,Gebe develer salıverildiğinde,Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,Denizler kaynatıldığında, Ruhlar birleştirildiğinde, Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.Defterler açıldığında,Gökyüzü sıyrılıp alındığında, Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında," (Tekvir, 1-13).<br /><br /><br /><br /><br />Küçük Kıyamet<br /><br />Kur'an ve Sünnet'ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte müslümanlar arasında ölüme küçük Kıyâmet (kıyâmet-i suğra) denilmesi gelenekleşmiştir. Bazı bilginlere göre bu tanımlama, ölümün âhiret hayatına bir geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır. Kimi bilginler ise bu tanımlamanın Kur'an'a dayandığını öne sürmektedir. Bu bilginlere göre:<br /><br /><br /><br />"Allah'a kavuş(up huzura çık)mayı yalan sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihayet kendilerine ansızın Saat gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek (gelirler ve): "Orada (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize! " derler..." (En'am, 31) ayetinde "Kıyâmet" anlamındaki "Saat" aynı zamanda ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek kıyâmet, Kıyâmet-i Kübra (Büyük Kıyâmet) olarak anılır.<br /><br /><br />Küçük kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük kıyâmet'e kadar süren dönem Kabir Hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir Hayatı içinde Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün mü'min ya da kâfir oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir Hayatı'na ilişkin bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s) kabri ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukur olarak nitelemiştir (Tirmizî, Kıyâmet, 26). Bir başka hadiste de Münker ve Nekir'in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği yadaazaba uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü'minin mezarı yetmiş arşın genişletilir, aydınlatılır ve ona "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar uyumana devam et" denilir. Münafık kişinin mezarına da "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" emri verilir. Yer, cendere gibi adamı, kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır ve ölü yeniden dirilene kadar böyle işkence görür (Tirmizi, Cenaiz; 70).<br /><br /><br />KIYÂMET ALAMETLERİ<br /><br />Küçük Alâmetler<br /><br /><br />Kıyamet gününün yaklaşmakta olduğunu haber veren belirtiler.<br /><br />- İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları<br /><br />- İnsanların ölümü temenni etmeleri<br /><br />- Câriyenin efendisini doğurması<br /><br />- Fırat nehrinin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması<br /><br />- İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması<br /><br />- İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehaletin artması<br /><br />- Depremlerin çoğalması<br /><br />- Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi<br /><br />- Yahudilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri öldürmesi<br /><br />- Zinanın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması<br /><br />- Namaz büyük bir yük ve külfet sayılacak<br /><br />- Kadınların saltanat devri başlayacak<br /><br />Büyük Alâmetler<br /><br /><br />Kıyametin kopacağına dair son belirtilerdir.<br /><br />- Deccal'in ortaya çıkışı<br /><br />- Duhan'ın çıkışı: Duman anlamına gelir. Kıyamet kopmadan önce bütün dünyayı saracak.<br />" O halde, semanın apaşikar bir duman getireceği günü gözetle" (Duhan Suresi : 10)<br /><br /><br />- Dabbetü'l-arz'ın çıkışı<br /><br />- Güneşin Batıdan doğması<br /><br />- Hazreti İsa (a.s)'ın inmesi<br /><br />- Ye'cûc ve Me'cûc'ün çıkışı<br /><br />- Çöküntü<br /><br />- Ateş: Yemen'den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne katarak sürmesi. <br /><br />- Mehdî'nin çıkması<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k140-kiyamet-alametleri.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k140-kiyamet-alametleri.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sat, 17 Aug 2013 00:13:45 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Şeytanın Hileleri]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3"><b><font color="#ff0000">Şeytanın Hileleri<br /></font></b></font><br /><br />Göremediğimiz manevi varlıklar sadece melekler değildir. Cinler ve şeytanlar da bizim görmeme- mize rağmen vardır. Cinler Allah'a ibadet, yani kulluk konusunda insanlar gibidirler. Ancak onların zamanı ve mekânı da bizimkinden ayrıdır. Meselâ kendi yıllarına öre yirmi yaşındaki bir cin bizim zamanımızla bin, hattâ binbeşyüz yıl öncesinden beri var olmuş olabilir.<br /><br />Meselâ Peygamberimizle görüşen cinin hâlâ yaşadığı söylenir. Yine bizim mekânımız, yani maddemiz onlar için boşluk hükmündedir. Onun için onların nüfuz edebilen, yani sızabilen ateşten yaratıldıkları bildirilmiştir. (er-rahmân,55/15)<br /><br />Cinler de evlenir, ürer ve çoğalırlar.<br />Bazı kötü ruhlu insanların sihir konusunda cinlerden yararlandıkları doğrudur. Ancak bu, sanıldığı ve korkulduğu ölçüde değildir. İnancı güçlü insanlara cinlerin zarar veremeyeceği bir gerçektir. Zaten Kur'an-ı Kerim de sihirle uğraşanlar için: "Allah'ın izni olmadan onlar kimseye zarar veremezler"<br />(Bakara 2/102) denir.<br /><br />İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Muaz b.Cebel rivayet ediyor:<br />-Bir gün Resululah (s.a.v.) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.<br />Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi:<br />-Ev sahibi, içeridekiler, eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek işim var.<br /><br />Bunun üzerine, herkes Resülullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu,<br /><br />izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, du-ruma vakıf oldu ve:<br />-"Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?" Buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:<br />-En iyi bilen Allah Resulüdür. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz:<br />-"O, lain İblistir.<br />-Şeytandır. Allah'ın làneti onun üzerine olsun" Buyurunca; hemen Hz. Ömer:<br />-Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.<br /><br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:<br />-"Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; Ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir,<br /> <br />öldürmeyi bırak." Sonra şöyle buyurdu:<br />-"Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."<br /><br />-Kapıyı ona açtılar, İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra, şöyle bir selam verdi:<br /><br />-Selàm sana ya Muhammed; Selàm sizlere ey cemaat-ı müslimin. Onun bu selàmına Resülullah (s.a.v.) şu mukabelede bulundu:<br /><br />- "Selàm Allah'ındır ya lain.." Şeytan şöyle anlatmaya başladı:<br />-Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:<br /><br />-"Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:<br />- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi: ve dedi ki: Allah-ü Teàlà sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile.<br /><br />Ona gideceksin ve àdemoğullarını nasıl kandırdığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra O; sana ne sorarsa doğrusunu diye-ceksin. Sonra Allah-ü Teàlà buyurdu ki:<br />-Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen, seni kül ederim; rüzgàr savurur, düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.<br /><br />İşte böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek.<br /><br />Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sonra,<br /><br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu:<br />-"Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?"<br />Şeytan şu cevabı verdi:<br />-Sensin ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur.<br /><br />Sonra senin gibi kim olabilir?<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:<br />-"Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?" Şeytan anlattı:<br />-Muttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.<br />Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:<br />-"Sonra kimi sevmezsin?"<br />-Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi...<br />-"Sonra?.."<br />-Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.<br />-"Sonra?.."<br />-Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz...<br />Halinden şikayet etmez.<br />-"Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.."<br />Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz.<br />Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz.<br />Sabırlı kimselerin işi buna benzemez.<br />-Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.<br />-"Sonra kim?.."<br />İblisin cevabı: -Şükreden zengin.<br />-"Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.."<br />-Onu görürsem ki, aldığını helâl yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: O şükreden bir zengindir.<br />Resülullah (s.a.v.)Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:<br />-"Pe ki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.."<br />-Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.<br />-"Neden öyle olursun; ya lain?.."<br />-Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.<br />-"Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."<br />-O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.<br />-"Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."<br />-O zaman da çıldırırım.<br />-"Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?.."<br />-O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi.<br />-"Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.."<br />-Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:<br />-"Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, yâ Ebamürre?.."<br />-Bunun üzerine İblis:<br />-Onu da anlatayım... dedikten sonra:<br />-Çünkü sadakada dört güzellik vardır.<br />Şöyle ki:<br />1-Allah-ü Teâlâ, sadaka verenin malına ihsan eyler.<br />2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.<br />3-Allah-ü Teâlâ, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.<br />4-Allah-ü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.<br />Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu:<br />-"Ebubekir için ne dersin?.."<br />İblis buna şu cevabı verdi:<br />-O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslâm'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?<br />-"Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?." İblis'in buna cevabı:<br />-Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım.<br />-"Peki Osman b.Affan için nedersin?.."<br />-Ondan Utanırım... hem de çok... nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar...<br />-"Peki, Ali b. Ebütalib için ne dersin..."<br />İblis onun için de şöyle dedi:<br />-Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam...<br />O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:<br />-"Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun."<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimizin o cüm-lesini duyan lain İblis şöyle dedi:<br />-Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?<br />Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler.<br />Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım.<br />Cahillerini ve âlimlerini...Ümmilerini ve okumuşlarını.. Facirlerini ve âbidlerini...Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.<br />Fakat, Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam.<br />Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:<br />-"Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimdir?..."<br />Bu suale İblis şu cevabı verdi:<br />-Bilmez misin? Yâ Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever...<br />O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.<br />Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, methedilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o:<br />İhlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.<br />Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi ve dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o<br />size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; yâ Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.<br />İblis anlatmaya devam etti:<br />-Yâ Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmişbin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmişbin tane şeytan vardır.<br />Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.<br />Çocuklara gelince...onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da, âbidlerin başına dert ettim. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar,<br />sebeplerden herhangi birine sövmeye....<br />İşte... böylece, onlardan ihlâsı alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlâssız yaparlar gayrı... Ama,<br />bu hallerinin farkında olmazlar.<br />İblis, bundan sonra aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:<br />-Bilmez misin, yâ Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifa buluyordu.<br />Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teâlâ aziz kitabında, onu şöyle anlatır:<br />-"....Şeytanın hali gibidir ki; o insana:<br />- Kâfir ol...Dedi. Vaktaki o kâfir oldu; bu defa ona şöyle dedi:<br />-Ben, senden uzağım...Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."(59/16). YALAN<br /><br /><br />Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse... o benim sevgilimdir.<br />Bilmez misin yâ Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.<br />-"Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16). Dedim...<br />Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.<br />GIYBET-KOĞUCULUK<br />Gıybet ve koğuculuğa gelince...Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.<br />NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK<br />-Her kim, telâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.<br />Her kim, talâkı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talâk kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.<br />NAMAZ<br />-Yâ Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım. O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:<br />-Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.<br />Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar...Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.<br />Şayet o kimse, beni mağlup ederse..bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:<br />-Sağa bak... sola bak... Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:<br />-Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki yâ Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.<br />Bundan da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi...<br />Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım.<br />Orada onun başına bir gem takarım...Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım...<br />İmamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım. İşte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir.<br />O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatma-sını emrederim. Böylece o;<br />Beni tesbih<br />edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.<br />Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim.<br />Ben üfleyince, o esnemeye başlar.<br />Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer,<br />dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır.<br />İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder, Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.<br />Şeytan bundan sonra, konuşmasına şöyle devam etti:<br />-Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?..<br />Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.<br />Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki:<br />-Namaz size göre değil... O, Allah'ın âfiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra da hastalara giderim:<br />-Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teâlâ: -"Hastalara zorluk yok...." (24/61) Buyurdu...İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre degidebilir.<br />Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse...Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teâlâ'yı öfkeli bulur.<br />Sonra şöyle dedi:<br />-Yâ Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra eğer yalan varsa...<br />Allah'tan dile; beni kül eylesin.<br />İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi:<br />-Yâ Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım.<br />Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e kısa kısa bazı sorular sordu:<br />O da bunlara cevap verdi:<br />-"Ya lain, senin oturma arkadaşın kimdir?"<br />-Faiz yiyen.<br />-"Dostun kim?"<br />-Zina eden.<br />-"Yatak arkadaşın kim?"<br />-Sarhoş.<br />-"Misafirin kim?"<br />-Hırsız.<br />-"Elçin kim?"<br />-Sihirbazlar.<br />-"Gözün nuru nedir?"<br />-Kadın boşamak.<br />-"Sevgilin kim?"<br />-Cuma namazı bırakanlar.<br />Resülullah /s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:<br />-"Ya lain, senin kalbini ne kırar?"<br />-Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...<br />-"Peki, senin cismini ne eritir?"<br />-Tövbe edenlerin tövbesi.<br />-"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"<br />-Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.<br />-"Peki, yüzünü ne buruşturur?"<br />-Gizli sadaka.<br />-"Peki, gözlerini kör eden nedir?"<br />-Gece namazı.<br />-"Peki, başını eğdiren nedir?"<br />-Çokça kılınan cemaatle namaz.<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöy-le sordu:<br />-"Sana göre insanların en saadet-lisi kimdir?"<br />-Namazlarını bilerek kasten bırakanlar.<br />-"Peki, sana göre insanların en şa-kisi kim?"<br />-Cimriler.<br />-"Peki, seni işinden ne alıkoyar?"<br />-Ulema meclisleri.<br />-"Peki, yemeğini nasıl yersin?"<br />-Sol elimle parmaklarımın ucu ile.<br />-"Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"<br />-İnsanların tırnakları arasında.<br />Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu.<br />İblis de cevap verdi.<br />-"Rabbından neler talep ettin?"<br />-On şey talep ettim.<br />-"Nedir onlar, ya lain?"<br />1- Allah'tan diledim ki, beni âdemoğullarının malına ve evlâdına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: -"Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder" (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.<br />Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.<br />Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.<br />Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim.<br />...Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.<br />Her kim hayvana binerken, helâl yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim.<br />Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.<br /><br />Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teâlâ bana şu emri verdi:<br />1-"Onlar üzerine süvarilerinde, piyadelerinde yaygara çıkart...." (17(64)<br />2- Allah-ü Teâlâ'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.<br />3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana birer mescid yaptı.<br />4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.<br />5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.<br />6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere...sarhoşu verdi.<br />7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.<br />8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de <br />masiyet yoluna para harcayanları.<br />Bunlar da şu Ayet-i kerime ile sabittir:<br />-"O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27)<br /><br />Bir ara Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:<br />-"Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki âyetlerle ispat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."<br />Bundan sonra iblis şöyle devam etti:<br />9- Yâ Muhammed, Allah'tan diledim ki, âdemoğullarını ben göreyim; ama onlar beni görmeyeler.<br />Bu dileğimi de yerine getirdi.<br />10- Diledim ki; âdemoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem... Bütün bu isteklerimi verdi.<br />-"Hepsi sana verildi." Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyeyim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur.<br />-İşte...böylece kıyamete kadar. Âdemoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.<br />Bundan sonra İblis şöyle anlattı:<br />-Benim bir oğulum vardır...<br />Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevleder...<br />Eğer böyle olmasaydı; imkân yok, insanlar, amazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.<br />Benim bir oğulum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunu vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Meselâ: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZİ onu dürter...<br />En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur.<br />Böylece: Allah-ü Teâlâ o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır.<br />Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.<br />Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir.<br />Bunu işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken.<br />Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.<br />Bundan sonra İblis şöyle anlattı:<br />- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur... Sonra her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir.<br />Meselâ:<br />- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir.<br />Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.<br />İblis, bundan sonra; Resülullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:<br />-Yâ Muhammed, bir kimseyi delâlete sürüklemek içim elimde bir imkân yoktur.<br />Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.<br />Eğer delâlete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde:<br />- Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın Resülüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delâlete düşürürdüm.<br />Nasıl ki; senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın tebliğ eden Resulüsün.<br />Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allah'ın halkı üzerine bir hüccetsin... ben de,<br />kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere<br />bir sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.<br />Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.<br />Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu Ayet-i Kerimeyi okudu:<br />-"Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam eecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)<br /><br />-"Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)<br /><br />Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendi-miz, İblis'e şöyle buyurdu:<br />-"Ya Ebamürre, acaba senin bir tövbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum...<br />Söz veririm..." Bunun üzerine İblis şöyle dedi:<br />-Yâ Resülullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.<br />Seni Peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.<br />Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:<br />-İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.<br />Evvel, âhir, zahir, batın, âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed Nebiye Allah selât eylesin.<br />Keza onun âline de... ashabına da... Amin!<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k139-seytanin-hileleri.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k139-seytanin-hileleri.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sat, 17 Aug 2013 00:08:02 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Kaza ve Kadere İman]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3"><b><font color="#ff0000">KAZA VE KADERE ÎMAN</font></b></font><br /><br /><br />Kader, Cenâb-ı Hakk'ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak, iyi-kötü her şey'in oluş zamanını, yerini ve her türlü özelliklerini ezelden bilmesi, öylece takdir ve tesbit etmesidir.<br /><br />Kazâ ise, zamanı gelince ezelî ilmine ve takdîrine uygun olarak eşya ve olayları yaratmasıdır.<br /><br />Bu tariften anlaşıldığına göre, kader yüce Allah'ın ilim ve irâde sıfatının bir tecellisi, kaza da tekvîn sıfatının eseridir.<br /><br />Allah bütün kâinatı ve kâinat içinde bulunan canlı - cansız bütün varlıkları bir programa göre yaratmıştır. Allah kainatta meydana gelecek bütün hâdiseleri bildiği gibi, en ufak bir zerrenin ne gibi hareketler yapacağını dahi, en ince teferruatına kadar bilir. İlmi her şey'i kaplamıştır.<br /><br />Kâinatta görünen eşsiz nizam ve hârika düzen, onu, Allah'ın bilerek plânladığını, programladığını ve her şey'i o plân ve programa göre, zamanı gelince yaratmakta olduğunu gösterir.<br /><br />İşte Allah'ın kâinatı yaratmadan evvel ezelde çizdiği bu programa kader denir. Zamanı gelince bu programı tatbika koyması da kazâ'dır.<br /><br />Şu halde kazâ ve kadere îman; Allah'ın her şey'i bildiğine, ezelde programladığına, sonra da zamanı gelince eşya ve olayları o bilgi ve programa göre yaratmakta olduğuna tereddütsüz olarak îman etmektir.<br />Âlemde Hayrın Yanında Şerler de Yaratılmaktadır. Allah'ın Şerleri Yaratması Nasıl Olur?<br /><br />Hayrı da, şerri de yaratan Allah'tır. Bu inanış, Kadere îmanın bir cüz'üdür.<br /><br />Ancak âlemde yaratılan hayırlar asıl, şerler ise fer'îdir. Hayırlar küllî, şerler cüz'îdir.<br /><br />Şerrin yaratılması, "her şey zıddıyla bilinir" kaidesiyle, hayrın hakikatı ve güzelliği ortaya çıkması içindir. Meselâ hastalık olmasa, sıhhatın nasıl kıymetli bir nimet, büyük bir ganimet olduğu bilinemezdi. Karanlık olmasa, ışığın değeri anlaşılamazdı. Kötülük olmasa, iyiliğin fazîlet ve üstünlüğü idrâk edilemezdi.<br /><br />ålemde hayrın yanında cüz'î kalan şerler hiç yaratılmasa idi, hayrın mâhiyeti ve güzelliği tam görülemediği gibi; hayrın nevîleri, dereceleri, çeşitleri de anlaşılamazdı. Böylelikle cüz'î bir şerrin yaratılmaması neticesinde pek çok hayırlar vücuda gelemezdi, dolayısıyla büyük bir şer ve zarar ortaya çıkardı.<br /><br />Ayrıca şer ve hayır telâkkisi, çoğu zaman insanın anlayışına ve bakış açısına göre de değişmektedir. İnsan bâzı şeyleri kendisi için şer ve çirkin bulurken, aslında o şey onun hakkında tamamiyle hayırdır. Fakat insan hodgâm (bencil) ve zâhir-perest olduğu için, ilk bakışta kendi menfaatine aykırı bulduğu her hâdiseye şer hükmünü verebilmektedir. Bunu bir misalle açıklayalım: Mühim bir iş için uçağa binecek bir adam, bineceği uçağı kaçırsa, bu ona büyük bir şer olarak gözükür. Çünkü menfaati zedelenmiş, dünyevî bir işi aksamıştır. Ancak daha sonra havada uçağın kaza yapıp düştüğünü farz edelim. Bu durum karşısında da, aynı insan, daha önce şer telâkki ettiği şey'in, aslında kendisi için ne kadar hayırlı olduğunu düşünmeye başlıyacaktır.<br /><br />Demek ki ilk bakışta insana şer gibi görünen pek çok hâdise, netice itibariyle iyi ve hayırlı olabilmektedir... Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu hakikatı ne güzel dile getirmiştir:<br /><br />"Hak şerleri hayreyler<br />Zannetme ki gayreyler<br />Ârif anı seyreyler<br />Mevlâ görelim neyler<br />Neylerse güzel eyler..."<br /><br />Şerrin Allah'ın ilmi ve iradesi dışında meydana geldiğini ve Allah'ın şerleri yaratmadığını söylemek; Allah'ın İlim, İrâde ve Kudret sıfatlarının bir hududu ve sınırı olduğunu iddia etmek demektir. Bu ise, ulûhiyetin şânına bir noksanlık isnâdı olduğu gibi, kâinatın bir plân ve programa göre yaratıldığı gerçeğine de zıddır.<br /><br />Bunun içindir ki Hayır ve şerrin de Allah'tan olduğu, Allah tarafından yaratıldığı hususu, Kaza ve Kadere îmanın içinde yer almış ve bu inanç üzerinde ayrıca durulup te'yid edilmek lüzumu duyulmuştur.<br /><br />İnsanın İşlediği Hayrı da, Şerri de Allah Yarattığına Göre, İnsan Nasıl Yaptığı Şerden Mes'ûl Tutulabilir?<br /><br />Allah Teâlâ bizim yapacağımız iyi-kötü bütün hareketlerimizi, hayır ve şer bütün davranışlarımızı bilir ve zamanı gelince de yaratır. O'nun bu bilmesi ve yaratması, bizim mes'ûliyetten kurtulmamızı gerektirmez. Zira Allah, biz insanlara, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri birbirinden ayırdedip bunlardan birini tercih etme irâde ve ihtiyarını, kabiliyet ve hürriyetini de vermiştir. İnsandaki bu ihtiyar ve irâdeye, "cüz'-i ihtiyar" veya "cüz'-i irâde" denir. İnsan bu kabiliyetini kullanarak iyiyi veya kötüyü, hayrı veya şerri seçebilir. Allah da onun bu tercihine göre, fi'lini yaratır. Demek ki, Allah kulun iyi veya kötü fiillerini, onu iyilik ve kötülük yapmaya zorlayarak değil, bil'akis irâde ve ihtiyarını kullanması sonucu yaptığı tercihe göre yaratmaktadır. Kul iyiyi tercih ettiyse iyiyi yaratır, kötüyü tercih ettiğinde de kötüyü... Bu durumda mes'ûliyet de, seçim ve tercihi yapan insana ait olur.<br /><br />Özet olarak denebilir ki, kulun fiillerinde şerri ve kötüyü yaratan Allah'tır; fakat onu isteyen, kazanan, kesbeden insandır. Bu sebeble mes'uliyet de insana aittir.<br />Allah Ezelde, Olacak Her Şey'i Bilmekle Bizi O Şey'i Yapmaya Zorlamış Olmaz mı?<br /><br />Hayır. Çünkü kulun bir şey'i yapacağını Allah'ın bilmesinin, kulun fi'li üzerinde zorlayıcı bir te'siri yoktur. Bunu bir misalle izah edelim:<br /><br />Astronomik incelemeler neticesi 1 sene sonra ay'ın tutulacağını bildiğimizi farzedelim. Günü gelince ay tutulsa, bu, ay'ın biz bildiğimiz için tutulduğu mânasına gelebilir mi? Hayır. Çünkü ay, biz bildiğimiz için değil, tutulma sebeblerinin varlığından dolayı tutulmuştur. Biz o sebebleri daha bir sene önceden ilmî incelemelerle keşfederek ay'ın tutulacağı hususunda bilgi sahibi olduk. Hiçbir zaman biz ay'ın tutulacağını söylediğimiz için ay tutulmadı.<br /><br />Aynen bu misal gibi, Allah da kulun irâdesini hayır veya şerden hangi istikamette kullanarak nasıl bir davranış yapmak istediğini önceden bilir, onu tesbit ve takdîr eder. Zamanı gelince de kulun istediği istikamette yaratır. Allah'ın bu bilmesi, kulun o fi'li işlemeyi istiyeceği içindir. Yoksa, Allah bildiği için kulun o işi yapmayı istemesi ve işlemesi söz konusu değildir.<br /><br />Şu halde, kulun irâdesini kullanarak işlediği fiillerini Allah'ın ezelde bilip takdîr etmesi, kulu mes'uliyetten kurtarmaz. Çünkü, bu bilişte kulu bir zorlama, irâde ve ihtiyarını ortadan kaldırma durumu kesinlikle yoktur.<br />Kaza ve Kader İnancının, âmentü İçinde Yer Almasının Hikmeti Nedir?<br /><br />Kaza ve Kadere îman, aslında imanın son hududunu gösteren, hal ve vicdanla ilgili çok ince bir mes'eledir. Mü'min kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna îman ile, her şey'i, hatta nefsini ve fiillerini bile Cenâb-ı Hakk'a verir. Bu durumda, mes'uliyetten kaçmaması için karşısına cüz'-i ihtiyârî çıkar. "İstek ve iradenle yapıyorsun, o halde mes'ulsün" der. İnsan cüz'-i ihtiyârîsine dayanıp yaptığı iyilik ve kemâlâtı nefsine mâl edip mağrur olacakken, bu sefer de karşısına kadere iman çıkar. "Haddini bil, yapan sen değilsin. Yapan ve yaratan, takdîr ve irâde eden Allah'tır" der.<br /><br />Görüldüğü gibi, kader nefsi gururdan, kibirden kurtarmak; cüz'-i ihtiyarî de mes'uliyet ve mükellefiyetten kaçmasına fırsat vermemek için îmanın esasları arasına dahil olmuşlardır.<br /><br />Bunun aksi, yani, insanın mes'uliyetten kurtulmak için kadere yapışması; yaptığı iyilik ve hasenelerle gururlanması için de cüz'-i ihtiyarîye sarılması, kadere îmanın sır ve hikmetine aykırıdır.<br /><br /><br />Kaza ve Kadere İnancın İnsan Hayatı Üzerindeki Te'sirleri Nelerdir?<br /><br /><br />Kaza ve Kader inancı, insanda ye'sin ve ümidsizliğin ve kederin en büyük ilâcıdır. İnsan, başına gelen felâket ve musîbetlere, kadere olan inancı sebebiyle, Allah'ın takdîri gözüyle bakıp kendini teselli eder. Onun takdîrine rıza gösterir. Kudreti sonsuz bir Rabbın murâkabesi altında olduğunu hisseder. O belâ ve musibetin Allah'tan geldiğini bildiğinden, kurtulmak için yalnızca O'na iltica eder, O'na yalvarır. Gelen musibetin kendisi için keffâret ve afv sebebi olduğunu düşünür, sabır ve metanet gösterir.<br /><br />Bu sırdandır ki; "Kadere îman eden, kederden emîn olur" denilmiştir.<br /><br />Kadere îman, insan rûhunu dünya kadar ağır yüklerden de kurtarır. Çünkü insan, bütün kâinatla alâkadardır. Maksadları ve arzuları, ideal ve hedefleri sonsuzdur. Kudret, irâde ve hürriyeti ise, sınırlı ve mahduddur. Arzu ve maksadlarının, düşünce ve fikirlerinin bâzan binde birini bile gerçekleştirmeye gücü yetmez. Bu durumda insanın gerçekleşmeyen arzu, ideal ve düşünceleri, onu mânen baskı altında tutar, ruhunu ezer, kalb ve vicdanını sızlatır. Ümidsizliğe düşürür. İşte kadere îman, bu durumdaki bir insanın en büyük teselli kaynağı, şevk ve gayret menba'ı, ümid ışığı, üzerindeki ağırlıkları yükleyebileceği metin bir istinad noktasıdır.<br /><br />Daha önce de belirttiğimiz gibi, kader, insanı gurur ve kibirden kurtarır. Nefsin ve benliğin insanı havalandırarak yoldan çıkarmasına, bir nevi fir'avunlaştırmasına mâni olur. Tevazu' ve mahviyet sâhibi kılar<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k138-kaza-ve-kadere-iman.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k138-kaza-ve-kadere-iman.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Sat, 17 Aug 2013 00:03:42 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Şeytan ile ilgili Ayetler]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><b><font color="#ff0000"><font size="3">KURAN`DA GEÇEN ŞEYTAN İLE İLGİLİ AYETLER</font></font></b><br /><br />Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (2/102)<br /><br />İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz." (2/14)<br /><br />Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (2/168)<br /><br />Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (2/208)<br /><br />Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (2/268)<br /><br />Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. (2/275)<br /><br />Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu. (2/34)<br /><br />Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik. (2/36)<br /><br />İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Ama andolsun ki, Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, yumuşak olandır. (3/155)<br /><br />İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (3/175)<br /><br />Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (3/36)<br /><br />Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. (4/117)<br /><br />Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (4/38)<br /><br />Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. (4/60)<br /><br />İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (4/76)<br /><br />Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan sonuç-çıkarabilenler,' onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (4/83)<br /><br />Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (4/119-120)<br /><br />Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (5/90-91)<br />Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. (6/112)<br /><br />Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk'tır (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz. (6/121)<br /><br />Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. (6/142)<br />Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi. (6/43)<br /><br />Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (6/68)<br /><br />De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (6/71)<br /><br />Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. (7/175)<br /><br />Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi. (Allah:) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi. Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (7/11-22)<br /><br />Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. (7/27)<br /><br />Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (7/30)<br /><br />Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (7/200-202)<br /><br />Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (8/11)<br /><br />O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır. (8/48)<br /><br />Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur." (12/100)<br /><br />İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin katında beni hatırla." Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı. (12/42)<br /><br />(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır." (12/5)<br /><br />İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." (14/22)<br /><br />Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik. Ve onu her kovulan şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu da parlak bir ateş izler. (15/15-18)<br /><br />"Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Allah) Dedi ki: "İşte bu, bana göre dosdoğru olan yoldur." "Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur." (15/40-42)<br /><br />Andolsun Allah'a, senden önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)<br /><br />Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir. (16/98-100)<br /><br />Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür. (17/27)<br /><br />Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (17/53)<br /><br />"Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. "Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter. (17/64-65)<br /><br />(Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (18/63)<br /><br />Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir. Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç de edinmedim. (18/50-51)<br /><br />Görmedin mi, biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar. (19/83)<br /><br />"Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman'a başkaldırandır." "Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (19/44-45)<br /><br />Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız. Sonra, her bir gruptan Rahman'a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız. Sonra biz ona (cehenneme) girmeye kimlerin en çok uygun olduğunu daha iyi biliriz. Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. (19/68-72)<br /><br />Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" (20/120)<br /><br />Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik. (21/82)<br /><br />İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (22/3-4)<br /><br />Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, şeytan, onun dilediğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış olmasın. Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir. Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (22/52-53)<br /><br />Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım." (23/97)<br /><br />Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)<br /><br />"Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (25/29)<br /><br />Allah'ı bırakıp kendilerine yarar ve zarar sağlayamayacak şeylere ibadet ediyorlar. Kafir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır. (25/55)<br /><br />Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmemiştir. (26/210)<br /><br />Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (26/221-223)<br /><br />"Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar." (27/24)<br /><br />(Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır" dedi. (28/15)<br /><br />Ad'ı ve Semud'u da (yıkıma uğrattık). Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size (durumları) belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi. (29/38)<br /><br />Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (31/21)<br /><br />Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. (34/20)<br /><br />Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır. (35/5-6)<br /><br />"Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;" (36/60)<br /><br />Onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir. (37/65)<br /><br />Şüphesiz biz dünya göğünü çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip-donattık. Ve itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk; Ki onlar, Mele'i A'la'ya kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar; Uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azab vardır. Ancak (sözü hırsızlama) çalıp-kapan olursa, artık onu da delip geçen yakıcı bir alev' izler (ve yok eder). (37/6-10)<br /><br />Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. (38/37)<br /><br />Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. (38/41)<br /><br />Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." Meleklerin hepsi topluca secde etti; Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?" Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah) Dedi ki: "Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın." "Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir." Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı." Dedi ki: "O halde, süre tanınanlardansın." "Bilinen vaktin gününe kadar." Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım." "Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç." (Allah) "İşte bu haktır ve ben hakkı söylerim" dedi. "Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım." <br />(38/71-85)<br /><br />Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (41/36)<br /><br />Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız. (43/36-39)<br /><br />Şeytan sakın sizi (Allah'ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır. (43/62)<br /><br />Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. (47/25)<br /><br />Şüphesiz gizli toplantıların fısıldaşmaları' (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah'ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (58/10)<br /><br />Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (58/19)<br /><br />Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu gibi; çünkü insana "İnkâr et" dedi, inkâr edince de: "Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. (59/15-17)<br /><br />Andolsun, Biz en yakın olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık. Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)<br /><br />O (Kur'an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir. (81/25)<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k137-seytan-ile-ilgili-ayetler.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k137-seytan-ile-ilgili-ayetler.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:58:23 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Ölüm İle İlgili Ayetler]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3"><b><font color="#ff0000">Ölüm İle İlgili Ayetler</font></b></font><br /><br />Her canlı ölümü tadacaktır<br /><br /><br />"Her canlı ölümü tadacaktır. " (Âl-i İmrân, 185);<br />Her nefis canlı ölümü tadacaktır. Yani herkes ölecektir. Bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının ebedî olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: "Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır" demek olur. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır. Evet her nefis ölümü tadacak; dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacaktır.<br />"Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (İsrâ, 99);<br />"Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (Enbiyâ, 34);<br />"Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (Rahmân,26).	[You must be registered and logged in to see this image.]<br /><br /><br />Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi<br /><br /><br />"O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (Mülk, 2)<br />Bir hayatın arkasından ölümün ve onun arkasından diğer bir hayatın karşıt olarak yaratılması, insanların bu ikisi arasında iyi bir çalışma gayretiyle Allah'ın mülkünde güzel bir işçi, yüksekbir görevli olmak üzere yarış için bir imtihan meydanına çıkarılmaları hikmetine, bu da hayattan hayata, güzellikten güzelliğe bir yükseliş nizamı ve en güzel amellere daha güzeliyle mükafat vererek ileride bambaşka bir hayata ulaştırılmaları gayesine yöneliktir.<br />"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)<br />"Ben gizli bir hazine idim tanınmak istedim ve tanınmak için de mahlûkatı yarattım." (Kutsî Hadis)<br /><br /><br />Ölüm konusundaki kader yazgısı<br /><br />"Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 145)<br />Allah Teâlâ'nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah'ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Allah'ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur.<br />Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, "Zavallı eceligelmeden kazaya uğradı." derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi "ecel bir mi, iki mi?" diye<br />konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah'tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak tanınmış birçok şeyler de vardır. İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah<br />katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir.<br /><br />Ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur<br /><br />"Nerede olursanız olun, tahkîm edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur" (Nisâ, 78);<br /><br /><br />Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır.<br /><br />Ölüme hazırlıklı olmak<br /><br />Cenab-ı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu yöneltmiştir.<br />Kur'an'da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir:<br />"Hani Rabbin Âdem oğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş;<br />Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti.<br />Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk" demişlerdi.<br />İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (A'raf 172).<br /><br />Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnın da dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insan oğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenab-ı Hakk'ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir.<br /><br />Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır.<br />Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:<br />"Lezzetleri yok eden ölümü çok anın"<br />"Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser"<br />"Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder"<br /><br />Ölüm hastasına ve ölüye söylenecek sözler yapılacak işler<br /><br />Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah'ın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur. Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir.<br /><br /><br />Çünkü Allah elçisi;<br />"Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yanlı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir" buyurmuştur.<br /><br />Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için<br />"Ölü ve dirilerinizin kıblesidir" buyurmuş.<br />Hz. Fatıma (r.a, Rafi'nin annesine;<br />"Beni kıbleye çevir" demiştir<br />Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.<br /><br />Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:<br />"Ölülerinize; "Lâ ilahe illallah'ı" telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime Cehennem'den kurtarır".<br />"Son sözü La ilahe illallah olan kimse Cennet'e girer"<br /><br />Hastanın yanında şehadet getirilir ki, o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla, sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmahdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır.<br /><br />Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken de şu dua okunabilir:<br /><br />"Bismillahi ve ala milleti rasülih. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi ma ba'dehü ve es'idhu bi likaike vec'al ma harace ileyhi hayran mimma harace anhu".<br />Anlamı: "Allah'ın ismiyle ve Resulullah'ın dini üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle". Sonra ölünun üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.<br /><br /><br />Ölümün ne zaman nerede olacağı bilinebilinir mi?<br /><br />İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lokmân, 31/34).<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k136-olum-ile-ilgili-ayetler.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k136-olum-ile-ilgili-ayetler.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:56:06 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Kıyamet günü ilgili ayetler]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3"><b><font color="#ff0000">Kıyamet günü ilgili ayetler</font></b></font><br /><br />Bakara(*) Sûresinin 85 . Ayetinde<br />Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu halde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitabın (Tevratın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.<br /><br />Bakara(*) Sûresinin 174 . Ayetinde<br />Allahın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.40<br /><br />Bakara(*) Sûresinin 212 . Ayetinde<br />İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allaha karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.<br /><br />Bakara(*) Sûresinin 254 . Ayetinde<br />Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkar edenler ise zalimlerin ta kendileridir.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 55 . Ayetinde<br />Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 77 . Ayetinde<br />Şüphesiz, Allaha verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 161 . Ayetinde<br />Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 180 . Ayetinde<br />Allahın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allahındır. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 185 . Ayetinde<br />Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.<br /><br />Âl-i İmrân(*) Sûresinin 194 . Ayetinde<br />Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vadettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen, vadinden dönmezsin.<br /><br />Nisâ(*) Sûresinin 42 . Ayetinde<br />O kıyamet günü, Allahı inkar edip Peygambere isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allahtan hiçbir söz gizleyemezler.<br /><br />Nisâ(*) Sûresinin 87 . Ayetinde<br />Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Andolsun sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allahınkinden daha doğru olan?<br /><br />Nisâ(*) Sûresinin 109 . Ayetinde<br />İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allaha karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?<br /><br />Nisâ(*) Sûresinin 141 . Ayetinde<br />Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, Biz sizinle beraber değil miydik? derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, Size üstünlük sağlayıp sizi müminlerden korumadık mı? derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k135-kiyamet-gunu-ilgili-ayetler.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k135-kiyamet-gunu-ilgili-ayetler.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:54:34 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Meleklere İman]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><b><font color="#ff0000">MELEKLERE İMAN</font></b><br /><br />Melekler, Yüce Allahın nurdan yarattığı varlıklardır. Melekler, Yüce Allahın ibadet, taat, zikir, şükür ve özel görevler için yarattığı kıymetli, şerefli, temiz, sevimli varlıklardır.<br /><br />Meleklerin yerde, gökte, Arşta her yerde görevleri vardır. Gözle, görülmezler, gayb aleminde bulunurlar. Birçok şekle girebilirler. Dünya gıdalarından yemez ve içmezler. Onların gıdaları Allahın nuru, feyzi, zikri ve sevgisidir. Erkeklik ve dişilik özellikleri yoktur. Doğum yoluyla çoğalmazlar. Yüce Allah, dilediği zaman dilediği kadar melek yaratır. Sayılarını Yüce Allah bilir.<br /><br />Melekler hiç kötü iş yapmazlar, kötü işe meyletmezler. Meleklerde insandaki gibi nefis, şehvet, kötü arzu, meyil ve ihtiyaç yoktur. Onlar devamlı Yüce Allahı tesbih eder/yüceltir, hamd eder/över ve emrini gözetirler. En büyükleri dört tanedir. Onlar şunlardır:<br /><br />1. Cebrail : Vahiy meleğidir. Allahın emrini peygamberlere getirir. Meleklerin en büyüğü ve reisidir.<br /><br />2. Mikâil : Tabiat olayları ve rızık taksimiyle görevlidir.<br /><br />3. İsrafil : Kıyamet kopacağı zaman sûr ismindeki alete üfürüp büyük ve dehşetli haberi duyurmakla görevlidir.<br /><br />4. Azrail : Allahın emriyle can almakla görevlidir.<br /><br />İnsanı korumakla görevli meleklere Hafaza/koruyucu melekleri denir.<br /><br />İyilik ve kötülüğünü yazanlara Kirâmen Kâtibin/Yazıcı melekler denir.<br /><br />Kabirde sual soran meleklere de Münker-Nekir melekleri denir.<br /><br />Bazı melekler, Allahın dostlarına yardım etmekle görevlidir.<br /><br />Müminlere devamlı dua eden, günahları içi istiğfar eden ve gece gündüz onların affedilmesini isteyen melekler vardır.<br /><br />Zikir ve ilim meclislerine gelip orada bulunanlara dua ve istiğfar etmekle görevli melekler vardır.<br /><br />Peygamber Efendimize (s.a.v.) getirilen salavatları ona ulaştırmakla ve salavat okuyanı tanıtmakla görevli melekler vardır.<br /><br />Müminlerin dualarına katılıp ve onlarla birlikte Âmin diyen melekler vardır.<br /><br />Azrail Aleyhisselam can alırken ona yardımcı melekler vardır. Bu melek.er, güzel ahlaklı insanlara ölüm anında selam verir, müjde getirir, korkma der ve can verirken onlara şenlik olup korkmadan ahirete göçmelerine yardımcı olur.<br /><br />Bunlardan başka, yerde ve gökte, dünya ve ahirette Yüce Allahın kendilerine verdiği vazifeleri yapan sayısını ancak Yüce Yaratanın bildiği melekler vardır.<br /><br />Böylece meleklere iman etmek, onları sevmek her müslümana fazdır. Onları inkar etmek, kendilerine düşmanlık yapmak, onlara Allahın kızları ve oğulları demek küfürdür, haramdır, insanı dinden çıkarır.<br /><br />Melekleri, Allahın izni ve imkan vermesiyle Peygamberler görebildiği gibi, temiz kalpli, güzel ahlaklı Allah dostu müminler de görebilir ve onlarla konuşabilirler.<br /><br />Melekler, Yüce Allahın askerleridir; onlarla dünya ve ahirette mümin dostlarına yardım gönderir, destek ve kuvvet verir. Bunun örnekleri çoktur.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Gökten Gelen Yardım<br /><br />Hz. Enes (r.a) anlatıyor:<br /><br />Hz. Peygamberin (s.a.v) Ashabından Ebu Malek diye birisi vardı. Bu zat, kendisi ve başkaları adına tüccarlık yapar; ticaret için uzak bölgelere giderdi. Kendisi, çok ibadet ehli ve takva sahibi güzel ahlaklı bir insandı. Yine bir gün ticaret için yola çıkmıştı. Önünü bir silahlı hırsız kesti; ona:<br /><br />-Elinde ne varsa getir önüme koy, seni öldüreceğim! Dedi. Ebu Malek:<br /><br />-İşte malım, al senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız:<br /><br />-Ben malı değil, seni öldürmek istiyorum, dedi. Ebu Malek:<br /><br />-Biraz müsaade et de dört rekat namaz kılayım, dedi. Hırsız:<br /><br />-İstediğin kadar kıl, dedi.<br /><br />Ebu Malek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve:<br /><br />-Ey Yüce dost, ey Yüce Arşın sahibi her istediğini yapan Allahım! Kimsenin aksine bir şey yapamadığı izzet ve kudretinin hürmetine, kimsenin zulüm v ehaksızlık görmediği saltanatının hürmetine, Arşını dolduran nurunun hürmetine şu hırsızın kötülüğünden beni korumanı istiyorum. Ey kendisinden yardım istenen Rabbim, bana yardım et. Diye dua etti, bu duasını üç defa tekrarladı. O esnada bir atlı belirdi. Elinde demirden bir mızrak vardı, mızrağı atının iki kulağı arasına koymuş bir şekilde süratle hırsıza doğru yöneldi. Hırsız atlıyı görünce ona döndü, atlı elindeki mızrağı ile hırsıza bir vurdu, hırsız öldü. Atlı Ebu Maleke dönerek:<br /><br />-Kalk, dedi. Ebu Malek.<br /><br />-Anam babam sana feda olsun, sen kimsin, bu gün Allah seninle bana yardım etti? diye sordu. Atlı:<br /><br />-Ben dördüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittim. İkinci kez dua yapınca gökte bulunan meleklerin feryadını işittim. Sonra üçüncü kez dua edince, bana: Bu, sıkıntı içindeki bir kulun duasıdır. Dendi. Ben Yüce Allahtan dua edence yardım ve hırsızı öldürmek için izin istedim. İzin verildi ve sana yardıma geldim. Dedi.<br /><br />Hz. Enes (r.a.) demiştir ki:<br /><br />Kim bir abdest alır, dört rekat namaz kılar ve bu dua ile Allahtan bir şey isterse, sıkıntı içinde olsun olmasın, duası kabul edilir.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k134-meleklere-iman.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k134-meleklere-iman.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:51:12 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Kelime-İ Tevhid ve Anlamı]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font color="#ff0000"><b>KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI</b></font><br /><br /><br /><br />Tevhid : Allaha kulluk ve ibadette Allahı tek olarak kabullenip buna iman etmektir. Çünkü yüce Allah, kullarını kendisini tanımaları, kendisine kullukta bulunmaları ve kendisinden başkasının önünde eğilmemeleri için yaratmıştır. Tevhid inancı, kula kul olmamak ve ne türden olursa olsun tüm tağuti sistem ve rejimleri reddetmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat, 51/56)<br /><br />Yani "ister bana ibadet ederlerken olsun, ister duada bulunurlarken olsun sadece bana kulluk etsinler ve beni bir tek olarak tanısınlar, emir ve yasaklarım doğrultusunda hareket etsinler diye yarattım."<br /><br /><br />Bu ayet aynı zamanda "Bu dünya, bu kâinat Muhammedin yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır" diyenlere de bir tokattır, bir reddiyedir. Nitekim ayet aynı zamanda: Ey Muhammed !Eğer sen olmasaydın, eğer sen olmasaydın, ben bu felekleri, bu dünyayı yaratmazdım diye sunulan ve kudsi hadis olarak lanse edilen sözün de kudsi hadis olması bir yana, hadis bile olmadığını ortaya koymakta ve reddetmektedir.<br /><br />İleride bu konu üzerinde daha etraflı olarak duracağız.<br /><br />Şimdi esas olarak ele almak istediğimiz konuya, 'Tevhid kelimesi' konusuna geçelim.<br /><br /><br />La ilahe İllALLAH Muhammedun Resulüllah : İki bölümden oluşan Kelime-i Tevhid'in Muhammed Allahın Resulüdür anlamına gelen Muhammedun Resulüllah kısmını bir başka yazımıza bırakacak, burada Allahtan başka ilah yoktur anlamına gelen La ilahe İllALLAH  kısmı üzerinde duracağız.<br /><br />Hükümranlık ve hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allahındır şeklinde de açıklayacabileceğimiz bu kelime iki bölümden oluşmaktadır. Birincisi Allahtan başka mabut ve ilah olarak kabul edilen her varlığı, sistem, rejim ve ideolojileri, Allahın hükmüne rağmen kendilerini ilah yerine koyarak millet adına hareket ettiklerini ileri süren tüm örgüt, kurum ve kuruluşları reddetmektedir ki, bu husus La ilahe ile gündeme getirilmektedir.<br /><br />İkinci bölüm ise, bu gücün yani hüküm koyma yetkisinin yalnızca Allaha ait olduğunun kabulünü gerektirmekte ve farz kılmaktadır. Bu da İllALLAH  ile ifade edilmiştir. Nitekim yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Ey Peygamber ! Bil ki, Allahtan başka ilah yoktur, o bir tektir. İbadet olunmaya ve kendisine kulluk edilmeye layık olan da O'dur. (Muhammed, 47/19)<br /><br />Bu ayetin ifade ettiği gibi bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmek ve öğrenmek farzdır. Zira bu, İslamın diğer rükünlerinin de başında yer almaktadır.<br /><br />Hz. Peygamber (S) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Kim samimi olarak ihlâs ile ve şirkten arınmış bir şekilde "La İlahe İllALLAH " derse, cennete girer.<br /><br />Bu hadiste yer alan muhlis yani ihlâs ile anlamına gelen kelime ile vurgulanmak istenen, "Kim bu kelimenin ne anlama geldiğini kavrayıp gereğiyle amel ederse, başkalarından önce insanları buna davet edip, kabul etmeyenlere karşı gerekli mücadeleyi verirse" anlamıdır. Çünkü bu kelime, Tevhid inancını yansıtan, bu inancı haykıran yegane kelimedir ki, cinler ve insanlar da zaten bunun için yaratılmışlardır.<br /><br />Nitekim Hz. Peygamber (S) ölüm döşeğinde yatan amcası Ebu Talibe : Amcacığım ! Seni Allah katında savunabileceğim yegane kelime olan "La İlahe İllALLAH "ı ikrar et ki, seni savunabileyim" dediğinde amcası "La İlahe İllALLAH " demekten kaçındı.<br /><br />Resulullah (S) bu hadiste belirtildiği gibi amcasının putları, şirk düzenini ve tağuti rejimi reddetmesini istiyor, bunun için de söylenmesi gereken kelimenin 'Tevhid kelimesi' olduğunu belirtiyor ve ondan bunu yerine getirmesini istiyordu.<br /><br />Ancak kişi Kelime-i Tevhidi söylediği halde de şirk içinde bulunabilir. Çünkü bu kelimenin gereklerini yerine getirmeksizin sadece dil ile ikrar etmek hiçbir anlam ifade etmez. Nitekim Tabiun, Hasan Basriye : La İlahe İllALLAH  kelimesi, cennetin anahtarı değil midir ? diye sorduklarında o : Evet, öyledir ama eğer anahtarın dişlileri kapıya uyarsa açar, uymazsa açmaz şeklinde cevap vermiştir. Demek oluyor ki, cennet bedava olmadığı gibi cehennem de boşuna yaratılmamıştır.<br /><br />Allah Resulü (S) Mekkede tam 13 yıl kaldı ve bu süre içerisinde insanları yalnızca La İlahe İllALLAH  demeye çağırdı. Fakat Arap toplumu ona karşı tepki gösterip "Bu kadar ilahı bırakıp bir tek ilaha mı inanacağız ? Biz bunu daha önce hiç duymamıştık. Bir tek ilah dünyayı tek başına idare edebilir mi ?" diyerek inat ve şaşkınlık içerisinde hakikati reddetti. Çünkü Araplar bu kelimenin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorlardı. Öyle ki, bu kelimeyi içtenlikle söyleyen kişi, artık batıl rejimleri bütünüyle reddeder. Bu nedenle müşrik Araplar, Tevhid kelimesini söylemeyi reddettiler ve :<br /><br />"Muhammed ilahları bir tek ilah mı yaptı ? Doğrusu bu tuhaf ve şaşılacak bir şeydir !" dediler." (Sad, 38/5)<br /><br /><br />Zira müşrik Arap kabilelerinin her birinin kendisine ait birer putu vardı. Kelime-i Tevhid onların ekonomik çıkarlarını ve siyasi hakimiyetlerini sarsmaktaydı. Nitekim İslam büyüklerinden biri diyor ki : Eğer günümüz müslümanları, Ebu Cehil ve benzerlerinin 'La İlahe İllALLAH ' kelimesinin manasını anlayıp kavradıkları gibi anlayıp kavramış olsalardı yeryüzünde bir tek kişi dahi kalmaksızın hepsini İslama davet için ellerinden geleni yaparlardı."<br /><br />Kaldı ki, yüce Allah müşrikler için şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Çünkü onlara : "Allahtan başka ilah yoktur" denildiği zaman kibirle direnirler ve "Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız ?" dediler. Hayır ! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı. (Saffat, 37/3537)<br /><br />Hz. Peygamber (S) bir hadislerinde şöyle buyuruyor : "Kim "La ilahe İllALLAH " deyip Allahtan başka tapınılan her şeyi red ve inkâr ederse, onun malı ve kanı haram olur.<br /><br />Yani böyle bir kimsenin otomatikman can ve mal dokunulmazlığı doğar.<br /><br /><br />Dolayısıyla 'La ilahe illALLAH ' Tevhid 'in ve İslamın temelidir. Hayatın bütününde uygulanması gereken bir metod ve programdır. Bu manada İslam, insan hayatını düzene koyan yegane nizamdır. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel manada dengeyi sağlayacak tek nizam ! İslam, ayrılık dini değil, birlik dinidir. İslamın esasları kolaydır, açık ve anlaşılırdır. İslam, hurafeye ve batıl inançlara izin vermez, madde ile ruhu birbirinden ayırmaz, hepsini eşit tutar. İslam, tüm cahili sistemleri reddeder ve Tevhid bayrağının egemen kılınmasını ister. Ümmetin bu bayrak altında birleşmesini ve gruplara ayrılmamasını emreder. Bunun içindir ki İbn-i Mesud şöyle demiştir :<br /><br />Asıl Cemaat, tek başına da olsan hakka uygun hareket etmendir.<br /><br />Bağdadi diyor ki : Allah Resulünün (S) vefatı sırasında dinin usul ve füruu bakımından münafıklıklarını gizleyip Müslümanmış gibi görünen nifak sahipleri dışında insanlar bir tek yol üzere idiler.<br /><br />O halde din, ancak cemaat ile yaşar, cemaat ise İmamsız, lidersiz olamaz. Kendisine itaat olunan, sözü dinlenilen bir lider gerekir.<br /><br />Hz. Ömerden gelen rivayete göre o şöyle söylemiştir : Cemaatsiz İslam olamaz, emiri - lideri bulunmayan toplum da cemaat olamaz, itaat olunmayan bir emir ve emirlik de olamaz.<br /><br />Bu rivayetin bütünü şöyledir. Temim ed-Dari demiş ki, Hz. Ömer zamanında insanlar yüksek bina yarışına girmişlerdi. Bunun üzerine Ömer (ra) bir uyarı babında onlara şöyle seslendi : "Ey Arapcıklar topluluğu ! Dünyaya taparcasına bağlanıp kalmayın, dünyaya taparcasına bağlanıp kalmayın. İslam kalabalıkla değil, yalnızca birbirine kenetlenmiş cemaatle olur. Böyle bir cemaat de ancak bir devletle ve liderle mümkündür. Devlet de ancak bir kukla ile değil, kendisine itaat olunan, emrinden çıkılmayan bir liderle ayakta durur. Her kim bulunduğu toplum tarafından ilim ve liyakatiyle liderliğe getirilirse, bu durum hem onun için ve hem de idaresi altında yaşayanlar için hayatta dik durma, canlılığını yaşama temelini oluşturur. Kim de halkı tarafından hiçbir bilgi ve becerisi olmadan liderliğe getirilirse bu, hem onun için ve hem de toplumu için bir helak ve yok oluş sebebi olur.<br /><br />Buna göre tüm müslümanlar tek bir vücut gibidirler. O vücudu oluşturan, meydana getiren organlar da birbirlerine kenetlenerek kardeşler haline gelen İslam toplumunu temsil ederler. Bu bedenin ayakta durabilmesi Kitap-Kuran ve sahih sünnetle mümkündür. Buna ise 'Dinin siyaseti' denir. Bu konuda onların birlikteliklerini sağlamak ve onları birbirlerine kenetlenmiş bir cemaat haline getirmek de bir liderin, imamın başkanlığında gerçekleşir. Bu da ilgili bedenin idari siyasetidir, mekanizmasıdır. Ümmet için gelişen ve büyüyen cismi oluşturmakta asıl unsur İslamdır. Din ve dünyaları bakımından söz konusu cismi koruyacak olan da İmamet görevidir.<br /><br />O halde bütün bunlar Kitap ve Sahih Sünnet ölçüsünde olmak zorundadır. Peygamberi metodun dışında bir metodla olmaz, olamaz. Nitekim İmam Malik diyor ki :<br /><br />Bu ümmetin sonradan gelenlerinin salaha ermeleri, ancak kendilerinden önce geçenlerin ıslah oldukları ilk şey ile mümkündür. Yani bu ümmet, adına 'Altın çağ' dediğimiz, Allah Resul'ünün (S) ve Raşit halifelerin döneminde uygulanan nizama dönmedikçe asla huzura kavuşamaz. Şu halde peygamberi metoda dayalı bir davet süreci gerekmektedir. Bu : La ilahe İllALLAH " diyerek Allah dışındaki tüm ilahları, mabut edinilenleri ve nizamları reddedin ki, felaha eresiniz hadisiyle istenen bir gerçektir. Nitekim : Ölülerinize La ilahe İllALLAH ı telkin edin diye buyrulurken de Tevhid'in doğum ile ölüm arasında kesintisiz olarak devamını sağlayacak manada telkin edilmesinin farziyyeti gündeme getirilmiştir. Yani deyim yerindeyse bebeğin ana rahmine düşmesinden itibaren ona Tevhid'i telkin edin ki, hayatları tevhid kelimesiyle Allah yolunda noktalanmış olsun.<br /><br />Bu durumda Tevhid kelimesi bağlamında yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz :<br /><br />1- Takip edilmesi gereken tek yol, Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, İslam cemaatinden ayrılmamak ve varsa İslam devlet başkanına (imama) genel manada tabi olup onu dinlemek ve itaat etmektir. Bunu yaparken masiyet (günah) olabilecek şeylerden uzak durmak, peygamberi metodla, ehil olan kimseler eliyle İslam davetini yürütmek gerekir. Bu itibarla Artık haktan ayrıldıktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? (Yunus, 10/32) Abdullah b. Ömer, peygamberden (S) şu rivayette bulunuyor :<br /><br />Kim cennetin ortasında bir yer edinmek istiyorsa, İslam cemaatinden ayrılmasın.<br /><br />2- Peygamberi bir metotla yürütülecek olan bu davet hem fıtridir (yaratılışın bir gereğidir) ve hem de kolaydır. Çünkü fıtrata uygundur, açıktır, nettir, müphem bir yanı yoktur. Bu işin temeli Kitap ve Sünnettir.<br /><br />3- Kelime-i Tevhid bağlamında yürütülecek olan davet açıktan yapılmalıdır. Zira bunun hiçbir gizli yanı yoktur. Bütün peygamberler Allah'a kulluk etmeye ve tağuttan uzak durmaya davet etmişlerdir.<br /><br />Sen yönünü ve hedefini bir hanif olarak dine, İbrahim peygamberin tevhid'i esas alan dinine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum, 30/30)<br /><br />4- İlahi Mesajı iletmek için peygamberi metoddan ayrılamamak gerekir. Dolayısıyla birtakım grupların, cemaatlerin, partilerin, zühd yolunu (!) seçenlerin getirdiği veya benimsediği metodlardan uzak durulmalıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür ! Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya ! İşledikleri fiiller ne kadar da kötü. (Maide, 5/6263)<br /><br />İbn-i Cerir et-Taberi diyor ki : İslam âlimleri diyorlar ki : Kuranda âlimleri tenkit eden, bu ayet kadar önemli bir biçimde uyaran ve kınayan, korku veren bir başka ayet yoktur.<br /><br />Yukarıdaki ayet özellikle yahudilerin ve yahudileşmiş kitlelerin, onların bilginlerinin özelliklerini taşıyanların büyük bir tehlike içerisinde olduklarını ifade ediyor.<br /><br />İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye (rah) diyor ki : Dünya ehlinin altı dini (inancı) vardır. Bunlardan sadece bir tanesi Rahman olan Allahın gönderdiği dindir. Ki bu da göklerdekilerin ve yeryüzündeki Tevhid ehlinin dinidir. Geride kalan beş tür din ve inanç ise şeytana aittir. Bunlar da Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Sabiilik ve müşriklerin dinidir (inancıdır).<br /><br />Nasıl ki, 'La ilahe İllALLAH ' dinin aslı ve temeli ise, İslam kelimesi de şeri kelimelerin temelidir ve Âdemoğlu bu ismi almıştır. Bundan dolayı kendilerine 'Müslümanlar' denilmektedir. Bunun içindir ki, Kelime-i Tevhid, müslümanları bir tek şiar, bir tek isim altında birleştirmiştir. O da İslam adıdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :<br /><br />Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek hiç kimse yoktur. O işitendir, bilendir. (Enam, 6/115)<br /><br />Allah kimin gönlünü İslama açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir ? (Zümer, 39/22)<br /><br />Tüm bu anlatılanların ışığında müslümanlar, Tevhid kelimesi doğrultusunda, İslam adını almanın ötesinde bir başka yafta ve etiket taşımaktan sakınmalı, görevlerini bu doğrultuda yerine getirmelidirler.<br /><br />Yazımızı İbnu'l-Kayyımın şu ifadeleriyle noktalayalım :<br /><br />Eğer kişiye şeyhin kimdir diye sorulursa, "Resulullahtır" demelidir.<br /><br />"Tarikatın nedir ?" diye sorulursa, "Kitap ve sünnete tabi olmaktır" demelidir.<br /><br />Hırkasından sorulursa, "O da takva elbisesidir" diye cevaplamalıdır.<br /><br />Mezhebinden sorulursa, "Sünnete dört elle sarılmaktır" demelidir.<br /><br />Maksat ve arzusu sorulursa, vereceği cevap : Allahın rızasını arayıp isterler (Enam, 6/52) olmalıdır.<br /><br />Bağlı olduğu tekke ve zaviyesi, hangahı sorulursa vereceği cevap : Bu kandiller birtakım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah ve akşam onu öyle kimseler tesbih eder ki; onlar ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allahı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. (Nur, 24/36) mealindeki ayet olmalıdır.<br /><br />Soyu sorulursa, "Atam İslamdır, başka ata da tanımıyorum" olmalıdır.<br /><br />Yemesinden içmesinden sorulursa vereceği cevap : "Ondan sana ne, ayağında ayakkabısı ve varacağı su mecrası vardır. O, Rabbine kavuşacağı güne dek içeceği yerden suyunu içer ve ağaç meyvesini otlar olmalıdır.<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k133-kelime-i-tevhid-ve-anlami.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k133-kelime-i-tevhid-ve-anlami.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:49:00 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Allah ın 99 ismi ve anlamları (Esmâ-Ül Husnâ)]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br />Esmâ-Ül Husnâ, Allah'ın güzel isimleri demektir.<br /><br />Bir âyet-i kerîmede:<br /><br /><br />"En güzel isimler O'nundur (Allah'ındır)" (el-Haşr, 24) buyurulmaktadır.<br /><br />Diğer bir âyette de; en güzel isimlerin Allah'a ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (el-A'râf, 180).<br /><br />Allah'ın isimleri tevkifîdir. Yâni, Allah hakkında ancak âyet ve hadîslerde zikri geçen ve söylenmesine izin verilmiş olan isimler kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez.<br /><br />Esmâ-Ül Husnâ ile ilgili olarak Buhârî ve Müslim'de:<br /><br />"Allah'ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete girer" buyurulmuştur.<br /><br />Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hâkim'in bu konudaki rivâyeti ise, şöyledir:<br /><br />"Kim bunları (Esmâ-Ül Husnâ'yı) mânâlarını anlayarak sayar, bunlarla Allah'ı zikrederse Cennete girer."<br /><br />Şâh-ı Nakşıbend Hz.leri bu hadîsle ilgili olarak buyurur ki:<br /><br />"Bu hadîs-i şerîfteki Ahsâ kelimesinin bir mânası, saymaktır. Diğer bir mânası ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip bilmektir. Bir mânası da, bu esmâ-ül şerîfin mûcibince amel etmektir. Meselâ: Rezzâk ismini söylediği zaman, rızkı için asla endişe etmemeli. Mütekebbir ismini söyleyince, Allahü Teâlâ'nın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir."<br /><br />Hadîslerde zikri geçen 99 isim şunlardır:<br /><br /><br />--------------------------------------------------------------------------------<br /><br />ALLAH<br /><br />Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk'ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz.<br /><br />Bu isim, Allah'tan başkasına ne hakikaten ve ne de mecazen verilemez. Diğer isimlerin ise, Allah'tan başkasına isim olarak verilmesinde bir mahzur yoktur. İnsanlara Kadir, Celâl ismini vermek gibi. Yalnız bu isimlerin başına, insanlara izafe edildiklerinde, "kul" mânâsına gelen "abd" kelimesinin ilâvesi güzeldir. Abdülkadir ismi gibi...<br /><br />er-RAHMÂN<br /><br />Ezel'de bütün yaradılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;<br /><br />Sevdiğini, sevmediğini ayırdetmiyerek bütün mahlûkatını sayısız nimetlere garkeden...<br /><br />Hayatları için lüzumlu olan bütün rızıkları veren...<br /><br />er-RAHÎM<br /><br />Pek ziyade merhamet edici;<br /><br />Verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı...<br /><br />Rahmân ism-i şerîfinden Allah Teâlâ'nın ezelde bütün mahlûkatı için hayır ve rahmet irade buyurduğu anlaşılır. Rahîm ism-i şerîfi ise, mahlûkatı arasında irade sahipleri, hususan mü'minler için rahmet-i İlâhiyyenin tecellisini ifade eder.<br /><br />el-MELİK<br /><br />Bütün mahlûkatın hakikî sâhibi ve mutlak hükümdârı...<br /><br />Allah'ın, ne zâtında ve ne de sıfatında hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur. Bilâkis herşey zâtında, sıfâtında, varlığında ve varlığının devamında O'na muhtaçtır. Bütün kâinatın hakikî sâhibi, mutlak hükümdârıdır.<br /><br />el-KUDDÛS<br /><br />Hatâdan, gafletten, aczden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...<br /><br />Allah, hissin idrâk ettiği, hayâlin tasavvur ettiği, vehmin tahayyül ettiği, fikrin tasarladığı her vasıftan münezzeh ve müberradır. O hatâdan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz olandır. Bu bakımdan her türlü takdîse lâyıktır.<br /><br />İnsan su'-i ihtiyârı karışmadığı müddetçe kâinatta fıtrî olarak bulunan umumî temizlik hakikatı da, Cenâb-ı Hakk'ın KUDDÛS isminin tecellîsidir.<br /><br />es-SELÂM<br /><br />Her çeşit ârıza ve hâdiselerden sâlim kalan;<br /><br />Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;<br /><br />Cennet'teki bahtiyar kullarına selâm eden...<br /><br />Bu ism-i şerif, Kuddûs ismi ile yakın bir mânâ ifade etmekte ise de Selâm ismi, daha ziyade istikbale aittir. Yani, Cenâb-ı Hakk'ın gerek zâtı, gerek sıfatı ileride en ufak bir tegayyüre, bir değişikliğe, bir za'fa uğramaktan münezzehtir. O, ezelde nasılsa ebedde de öyledir.<br /><br />el-MÜ'MİN<br /><br />Gönüllerde îman ışığı yakan, uyandıran;<br /><br />Kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran...<br /><br />Allah Teâlâ, kalblere îman ve hidâyet bağışlayarak oralardan şübhe ve tereddüdleri kaldırmıştır.<br /><br />Kendine sığınanlara aman verip korumuş, emniyetle rahatlandırmıştır.<br /><br />el-MÜHEYMİN<br /><br />Gözetici ve koruyucu...<br /><br />Allah, yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lûtuf ve âtıfetinden boş değildir.<br /><br />el-AZÎZ<br /><br />Mağlûb edilmesi mümkün olmayan galib.<br /><br />Bu ism-i şerîf, kuvvet ve galebe mânâsına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak sûrette kuvvet ve galebe sâhibidir.<br /><br />İzzet sıfatı, Kur'an'da birçok yerlerde azab âyetleri bahsinde gelmiştir. Fakat bu ism-i şerîfin yine birçok defa Hakîm ism-i şerîfi ile birleştiği görülür. Bunun mânası: Allah Teâlâ'nın kudreti galibdir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını te'hir eder, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandırmakta acele etmez, demektir.<br /><br />el-CEBBÂR<br /><br />Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan;<br />Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan...<br /><br />Bu ism-i şerif cebir maddesindendir. Cebir, "kırık kemiği sarıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek" mânasına geldiği gibi, "icbar etmek", yani, "zorla iş gördürmek" mânasına da gelir.<br /><br />Bu mânaya göre Allah Teâlâ Cebbâr'dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor.<br /><br />Cebbâr'ın ikinci mânasına göre de; Allah Teâlâ kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali yoktur.<br /><br />el-MÜTEKEBBİR<br /><br />Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren...<br /><br />Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.<br /><br />el-HÂLIK<br /><br />Herşey'in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri,<br /><br />hâdiseleri tayin ve tesbit eden ve ona göre yaratan, yoktan vâr eden...<br /><br />Bu ism-i şerîfin mânasında iki husus vardır:<br /><br />1. Bir şey'in nasıl olacağını tayin ve takdir etmek,<br /><br />2. O takdire uygun olarak o şey'i îcad etmek.<br /><br />el-BÂRİ'<br /><br />Eşyayı ve her şey'in âzâ ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...<br /><br />Her şey'in vücudu mütenasib, yani, âzası, hayat cihazları ve aslî unsurları keyfiyet ve kemmiyet bakımından birbirine münasib olarak yaratıldığı gibi, hizmeti ve faydası da umumî âhenge uygun yaratılmıştır.<br /><br />el-MUSAVVİR<br /><br />Tasvîr eden, herşey'e bir şekil ve hususiyet veren...<br /><br />Allah Teâlâ herşey'e bir sûret, bir özellik vermiştir. Herşey'in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.<br /><br />Meselâ: İnsanlar arasında tamamiyle birbirinin aynı iki insan yoktur.<br /><br />Bundan daha garibi, parmak uçlarındaki çizgilerdir. Bu çizgiler, insanların sayısı kadar değişik gidiyor ve hiçbiri ötekine uymuyor. Şu halde insanın hiç taklit olunamayacak imzası, bastığı parmak izidir.<br /><br />İşte bunlar, Allah Teâlâ'nın MUSAVVİR isminin tecellîleridir.<br /><br />el-ĞAFFÂR<br /><br />Mağfireti pek bol olan...<br /><br />Gafr, örtmek ve sıyânet etmek (korumak) mânâsınadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyânet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.<br /><br />el-KAHHÂR<br /><br />Herşey'e, her istediğini yapacak surette galib ve hâkim...<br /><br />Kahr, bir şey'e, onu hor ve hakîr kılacak veya mahv ve helâk edebilecek sûrette galib olmaktır. Allah Teâlâ Kahhâr'dır, her vechile üstün ve daima galibdir. Kuvvet ve kudretiyle her şey'i içinden ve dışından kuşatmıştır. Hiçbir şey O'nun bu ihâtasından dışarı çıkamaz. Ona karşı herşey'in boynu büküktür. Kahrına yerler, gökler dayanamaz. Kahr ile nice azıp sapmış ümmetleri ve milletleri mahv ve perişan etmiştir.<br /><br />el-VEHHÂB<br /><br />Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran...<br /><br />Vehhâb kelimesi hibe kökünden gelmektedir. Hibe, "herhangi bir karşılık ve menfaat gözetmeden birine bir malı bağışlamak" mânasınadır. Vehhâb ise, "Her zaman, her yerde ve her şey'i çok çok ve bol bol veren ve karşılık beklemeyen" demektir.<br /><br />er-REZZÂK<br /><br />Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsân eden...<br /><br />Rızık, Allah Teâlâ'nın bilhassa yaşayan mahlûkatına faydalanmalarını nasib ettiği her şeydir. Rızık yalnız yenilip içilecek şeylerden ibaret değildir. Kendisinden faydalanılan herşey'e rızık denir.<br /><br />Maddî rızık, her türlü yiyecek ve içecek, giyilecek ve kullanılacak eşya, para, mücevher, çoluk-çocuk, vücudun çalışma kudreti, bilgi, mal-mülk, servet v.s. gibi şeylerdir.<br /><br />Mânevî rızık ise, ruhun ve kalbin gıdası olan şeylerdir. Başta îman olmak üzere insanın mânevî hayatına ait bütün duygular ve o duyguların ihtiyacı olan şeyler, hep mânevî rızıktır.<br /><br />el-FETTÂH<br /><br />Her türlü müşkilleri açan ve kolaylaştıran...<br /><br />Fettâh kelimesi, feth'den gelmektedir. Feth ise, "kapalı olan şey'i açmak" mânasınadır.<br /><br />Kapalı bir şey'i açmak:<br /><br />a. Maddî olur; bir kapıyı, bir kilidi açmak gibi.<br /><br />b. Mânevî olur; kalbden tasaları, kederleri atıp gönlü açmak gibi.<br /><br />Bitkilerin çiçek açması, tohum ve çekirdeklerin sünbül vermesi, rızık ve rahmet kapılarının açılması hep Fettâh ism-i şerifinin tecellîsindendir.<br /><br />el-ALÎM<br /><br />Her şey'i çok iyi bilen...<br /><br />Allah, her şey'i tam mânasıyla bilir. Her şey'in, içini, dışını, inceliğini, açıklığını, önünü, sonunu, başlangıcını, bitimini çok iyi bilendir O. Olmuşları bildiği gibi, olacakları da aynı şekilde bilir. Onun için, olmuş - olacak, gizli - açık söz konusu değildir. Bunlar, insanlar hakkında geçerli olan mefhumlardır. İnsanların bilmesi nisbî ve ârızîdir. Allah'ın bilmesi ise, - bütün isim ve sıfatlarında olduğu gibi - zâtî'dir. Onun için O'nun bilmesinde dereceler bulunmaz.<br /><br />el-KÂBID<br /><br />Sıkan, daraltan...<br /><br />el-BÂSIT<br /><br />Açan, genişleten...<br /><br />Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlâd ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur, yahut evlâd acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.<br /><br />İşte bu haller, Kâbıd isminin tecellileridir.<br /><br />Allah, istediği kuluna da yepyeni bir hayat verir, neş'e verir, rızık bolluğu verir, bu da Bâsıt isminin tecelliyatıdır.<br /><br />el-HÂFID<br /><br />Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan...<br /><br />Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sâhibi iken, rezîl ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımıyan, emirlerini dinlemeyen âsiler, başkalarını beğenmiyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zâlim zorbalar hakkında tecellî eder.<br /><br />er-RÂFİ'<br /><br />Yukarı kaldıran, yükselten...<br /><br />Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bâzı gönülleri îman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlardan haberdâr eder.<br /><br />Allah'ın yükselttiği insanlar, çok defa melek huylu, tatlı dilli, insanların ayıplarını, kusurlarını örtüp eksiklerini tamamlayan; onlara malıyla, bedeniyle, bilgisiyle, nasihatiyle yardım eden nâzik, kibar insanlardır. Onlar bu istikametten ayrılmadıkça Allah da bu nimeti kendilerinden almaz.<br /><br />el-MU'IZZ<br /><br />İzzet veren, ağırlayan...<br /><br />el-MÜZİLL<br /><br />Zillete düşüren, hor ve hakîr eden...<br /><br />İzzet ve zillet, birbirine zıd mânalardır. İzzet kelimesinde "şeref ve haysiyet", Zillet kelimesinde ise "alçaklık" mânası vardır.<br /><br />Bunlar hep Allah Teâlâ'nın, mahlûkatı üzerindeki tasarrufları cümlesindendir.<br /><br />es-SEMİ'<br /><br />İyi işiten...<br /><br />Allah Teâlâ işitir. Kalblerimizdeki sözleri ve işitilmek şânından olan her şey'i işitir. Mesafeler, onun işitmesine perde olamaz. Birini işitmesi, ötekilerini işitmesine mâni olmaz. Her hâdiseyi aynı derece açık olarak işitir.<br /><br />el-BASÎR<br /><br />İyi gören...<br /><br />Allah Teâlâ herkesin gizli açık yaptığını ve yapacağını görüp durmaktadır. Karanlıklar O'nun görmesine mâni olamaz. Karanlık gibi, yakınlık - uzaklık, büyüklük - küçüklük gibi insanların görmelerine engel olan şeyler de O'nun görmesine mâni olmaz.<br /><br />el-HAKEM<br /><br />Hükmeden, hakkı yerine getiren...<br /><br />Allah Teâlâ Hâkim'dir, her şey'in hükmünü O verir ve hükmünü eksiksiz icra eder. Hâkimlerin hâkimliğine, hükümdarların hükümdarlığına hüküm veren de ancak O'dur. O'nun hükmü olmadan hiçbir şey, hiçbir hâdise meydana gelemediği gibi, O'nun hükmünü bozacak, geri bıraktıracak, infazına mâni olacak hiçbir kuvvet, hiçbir hükûmet, hiçbir makam da yoktur.<br /><br />el-ADL<br /><br />Tam adâletli...<br /><br />Adalet, zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde; incitme, can yakma mânası vardır. Zulmetmiyerek herkese hakkını vermek ve her şey'i akıl ve mantığa, hikmet ve maslahata uygun olarak yapmak da adalet demektir.<br /><br />Allah Teâlâ Âdil'dir. Zâlimleri sevmez. Zâlimlerle düşüp kalkanları ve hattâ sadece uzaktan onlara imrenenleri ve sevenleri de sevmez.<br /><br />el-LÂTÎF<br /><br />En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan;<br /><br />İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...<br /><br />Allah Teâlâ Lâtîf'dir. En ince şeyleri bilir. Çünkü onları yaratan O'dur. Nasıl yapıldığı bilinmiyen, gizli olan en ince şeyleri yapar.<br /><br />el-HABÎR<br /><br />Her şey'in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan...<br /><br />En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.<br /><br />el-HALÎM<br /><br />Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana halîm denmez. Halîm, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen cezalandırmayana denir.<br /><br />Allah Teâlâ Halîm'dir. Her günah işleyeni hemen cezalandırmaz. Hışım ve gazabda acele etmez, mühlet verir. Bu mühlet içinde yaptıklarına pişman olup tevbe edenleri afveder. Israr edenler hakkında, hüküm artık kendisine kalmıştır.<br /><br />el-AZÎM<br /><br />Bütün büyüklüklerin sâhibi...<br /><br />Azamet, büyüklük mânasınadır. Hakikî büyüklük Allah'a mahsustur. Yerde, gökte, bütün varlık içinde mutlak ve ekmel büyüklük, ancak O'nundur ve herşey O'nun büyüklüğüne şâhiddir. Bu sıfatta da Allah'a herhangi bir denk bulunması muhaldir.<br /><br />el-ĞAFÛR<br /><br />Mağfireti çok...<br /><br />Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sâhibini rezîl etmez.<br /><br />Kusurları insanların gözünden gizlediği gibi, melekût âlemi sâkinlerinin gözünden de gizler. İnsanların görmediği bâzı şeyleri melekût âlemi sâkinleri görürler. Gafûr ism-i şerîfi, kusurların onların gözünden de gizlenmesini ifade eder.<br /><br />eş-ŞEKÛR<br /><br />Kendi rızâsı için yapılan iyi işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...<br /><br />Şükür, iyiliği, iyilikle karşılamak demektir. Şükür, Allah Teâlâ'ya karşı kulun yapması gereken bir vazifesidir.<br /><br />Şekûr ise, az tâat karşılığında çok büyük dereceler veren, sayılı günlerde yapılan amel karşılığında âhiret âleminde sonsuz nimetler lûtfeden demektir. Bu mânaya Allah'dan başka hakikî sâhip yoktur.<br /><br />el-ALİYY<br /><br />Her hususta, herşeyden yüce olan...<br /><br />Allah Teâlâ yücedir, yüksektir.<br /><br />Yüksekliğin hakikî mânası şudur:<br /><br />1. Allah'tan daha üstün bir varlık düşünülmesi imkânsızdır.<br /><br />2. Bir benzeri veya ortağı veya yardımcısı yoktur.<br /><br />3. Şânına yaraşmayan her şeyden uzaktır.<br /><br />4. Kudrette, bilgide, hükümde, iradede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstündür. Şu halde Aliyy, her şey kendisinin dûnunda, emrinde ve hükmü altında olan Zât demektir.<br /><br />el-KEBÎR<br /><br />Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen...<br /><br />Allah Teâlâ kibriyâ sâhibidir. Kibriyâ, zâtın kemâli demektir. Her bakımdan büyük, varlığının kemâline hudut yoktur. Bütün büyüklükler O'na mahsustur.<br /><br />el-HAFÎZ<br /><br />Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla tutan, her şey'i belli vaktine kadar âfât ve belâlardan saklıyan...<br /><br />Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma iki şekilde olur.<br /><br />Birincisi, varlıkların devamını sağlamak, muhafaza etmektir.<br /><br />İkincisi, birbirlerine zıd olan şeylerin, yekdiğerlerine saldırmasını önlemek, birbirlerinin şerrinden onları korumaktır.<br /><br />Allah her mahlûkuna, kendine zararlı olan şeyleri bilecek bir his ilham buyurmuştur. Bu Hafîz ism-i şerîfinin tecelliyatındandır. Bir hayvan kimyevî tahlil raporuna muhtaç olmadan kendine zararlı otları bilir ve onları yemez. Kulların amellerinin yazılması, zâyi olmaktan korunması da Hafîz isminin iktizasıdır. Bu bakımdan âhirette yeniden dirilme ve yaptıklarından hesaba çekilme ile Hafîz isminin yakından alâkası vardır.<br /><br />el-MUKÎT<br /><br />Her yaratılmışın azığını ve gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalblere gönderen...<br /><br />Bu mânaya göre Mukît, Rezzak mânasınadır. Yalnız Mukît, Rezzâk'tan daha hususîdir. Rezzak, azık olanı da olmayanı da içine alır.<br /><br />el-HASÎB<br /><br />Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatiyle hesabını iyi bilen;<br /><br />Her şey'e ve herkese her ihtiyacı için kâfi gelen...<br /><br />Allah Teâlâ, neticesi hesapla bilinecek ne kadar miktar ve kemmiyet varsa hepsinin neticelerini hiçbir ameliyeye (işleme) muhtaç olmadan doğrudan doğruya ve apaçık bilir.<br /><br />Allah Teâlâ, herkese her ihtiyacı için kâfidir. Bu kifâyet, O'nun varlığının devam ve kemâlini gösterir.<br /><br />el-CELÎL<br /><br />Celâdet, ululuk ve heybet sâhibi, celâl sıfatları ile muttasıf...<br /><br />Celâdet ve ululuk, Allah'a mahsustur. Onun zâtı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla ölçülmez, mekânlara sığmaz.<br /><br />el-KERÎM<br /><br />Keremi, lütuf ve ihsânı bol...<br /><br />Allah vaad ettiği zaman sözünü yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken afveder.<br /><br />er-RAKÎB<br /><br />Bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan...<br /><br />Bir şey'i koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana rakîb derler; bu da bilgi ve muhafaza ile olur.<br /><br />Allah Teâlâ, bütün varlıkları her lâhza gözetip duran bir şâhid, bir nâzırdır. Hiçbir şey'i kaçırmaz. Her birini görür ve herkesin yaptığına göre karşılığını verir.<br /><br />el-MÜCÎB<br /><br />Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevab veren, onları cevabsız bırakmayan...<br /><br />Burada bir hususu iyi bilmek gerekir: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Âyet-i kerîmede, Allah tarafından her duaya cevab verileceği va'dedilmiştir. Fakat kabûl edileceği va'dedilmemiştir. Zira kabûl edip etmemek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine bağlıdır. Hikmeti iktiza ederse istenenin aynını, aynı zamanda kabûl eder. Dilerse istenenin daha iyisini verir. Dilerse o duâyı âhiret için kabûl eder, dünyada neticesi görülmez. Dilerse de kulun menfaatine uygun olmadığı için hiç kabûl etmez.<br /><br />el-VÂSİ'<br /><br />Geniş ve müsaadekâr...<br /><br />Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur.<br /><br />el-HAKÎM<br /><br />Bütün işleri hikmetli...<br /><br />Allah Hakîm'dir. Faydasız, boş ve tesadüfî bir işi yoktur. Her emir ve filinin her yönüyle sonsuz fayda ve maslahatları vardır. Her yarattığı mahlûk, her yaptığı iş bütün kâinat nizamı ile alâkalıdır. Kâinatın umumî nizamı ile tenâkuz teşkil eden hiçbir hâdise, bir mahlûk, bir iş yoktur.<br /><br />el-VEDÛD<br /><br />İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık olan...<br /><br />Vedûd'un iki mânası vardır: 1. Seven, 2. Sevilen.<br /><br />Allah Teâlâ, kullarını çok sever, onları lütuf ve ihsanına garkeder. Sevilmeye lâyık ve müstehak olan da ancak O'dur.<br /><br />el-MECÎD<br /><br />Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan...<br /><br />Bu ism-i şerîfin mânasında iki mühim unsur vardır:<br /><br />Biri: Azamet ve kudretinden dolayı yaklaşılamaz olmak.<br /><br />İkincisi: Yüksek huylarından, güzel işlerinden dolayı övülüp sevilmek...<br /><br />el-BÂİS<br /><br />Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...<br /><br />Allah Teâlâ insanları, onlar ölüp toprak olduktan sonra âhiret günü dirilterek kabirlerinden kaldıracak ve ruhları ile cesedleri birlikte olarak hesaplarını görecek, sonra da yine ruh ve cesedleri birlikte olarak mükâfat veya cezalarını verecektir.<br /><br />eş-ŞEHÎD<br /><br />Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü bilen ve her yerde hâzır ve nâzır olan...<br /><br />Allah, mutlak surette herşey'i bilmesi bakımından Alîm'dir. Hâdiselerin esrarını, iç yüzünü bilmesi yönünden Habîr'dir. Dış yüzünü bilmesi yönünden de Şehîd'dir.<br /><br />el-HAKK<br /><br />Varlığı hiç değişmeden duran...<br /><br />Hakk, varlığı hakikî bulunan zâtın ismidir. Yani, varlığı daima sâbittir. Allah Teâlâ'nın zâtı, yokluğu kabûl etmediği gibi, herhangi bir değişikliği de kabûl etmez. Hakikaten vâr olan yalnız Allah'tır.<br /><br />el-VEKÎL<br /><br />Usûlüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...<br /><br />Kendisine iş ısmarlanan zâta vekîl denir. Allah Teâlâ en güzel ve en mükemmel vekîl'dir. İşlerin hepsini tedvîr, tedbîr ve idare eden O'dur. Fakat kendisi hiçbir işinde vekîle muhtaç değildir. Allah Teâlâ, kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştırır.<br /><br />el-KAVİYY<br /><br />Çok kuvvetli...<br /><br />el-METÎN<br /><br />Çok sağlam...<br /><br />Kuvvet, tam bir kudrete delâlet eder. Metânet ise, kuvvetin şiddetini ifade eder.<br /><br />Allah'ın kuvveti de öteki sıfat ve isimleri gibi nâ-mütenâhîdir, tükenmez, gevşemez, hudut içine sığmaz, ölçüye gelmez. Allah'ın kudreti bahsinde zorluk - kolaylık söz konusu değildir. Bir yaprağı yaratmakla kâinatı yaratmak birdir.<br /><br />Allah Teâlâ tam bir kuvvet sahibi olmak bakımından, Kaviyy, gücünün çok şiddetli olması bakımından Metîn'dir.<br /><br />el-VELİYY<br /><br />İyi kullarına dost olan, yardım eden...<br /><br />Allah, sevdiği kullarının dostudur. Onlara yardım eder. Sıkıntılarını, darlıklarını kaldırır, ferahlık verir. İyi işlere muvaffak kılar. Her çeşit karanlıklardan kurtarır, nurlara çıkarır. Artık onlara korku ve hüzün yoktur. Herkesin korktuğu zaman, onlar korkmazlar.<br /><br />el-HAMÎD<br /><br />Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün varlığın diliyle biricik övülen, medhedilen...<br /><br />Hamd; ihsan sâhibi büyüğü övmek, tâzim fikri ve teşekkür kasdiyle<br /><br />medh ü senâ etmektir.<br /><br />Her mevcûd, hâl diliyle olsun, kâl diliyle olsun, Allah Teâlâ'yı tesbih ve takdîs etmektedir. Bütün hamd ü senâlar O'na mahsustur. Hamd ve şükürle kendisine tâzim ve ibâdet olunacak veliyy-i nimet ancak O'dur.<br /><br />el-MUHSÎ<br /><br />Herşey'in sayısını bir bir bilen...<br /><br />İlmi herşey'i ihâta eden ve herşey'in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'dır.<br /><br />Allah Teâlâ, herşey'i olduğu gibi görür ve bilir, yani, bütün mevcûdatı toptan bir yığın hâlinde birbirinden seçilmez karışık bir şekilde değil; cinslerini, nev'ilerini, sınıflarını, ferdlerini, zerrelerini birer birer saymış gibi gayet açık görür ve bilir.<br /><br />el-MÜBDİ'<br /><br />Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan...<br /><br />Mübdi, bir mânada îcad demektir. Muîd ism-i şerîfi de îcad mânasına gelir. İcadın bir benzeri daha evvel yaratılmış, meydana getirilmiş ise, iâde; değilse, yani, benzeri, maddesi olmayan yeni bir şey ise ibdâ denir.<br /><br />el-MUÎD<br /><br />Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan...<br /><br />Herşey mukadder olan ömrünü tamamlayıp öldükten sonra, Allah'tan başka kimse kalmaz, fakat varken yok olan bu insanları âhiret günü Allah Teâlâ diriltip yeniden hayatlandırır, yeniden yaratır. Sonra da dünya hayatlarında yaptıkları işlerden hesaba çeker.<br /><br />el-MUHYÎ<br /><br />Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren...<br /><br />Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.<br /><br />Her gün, her saat, her saniye yeryüzünde milyonlarca varlık hayat bulup dünyaya gelmektedir. Bütün bunlar, Allah'ın emr ü fermaniyle, yaratmasıyle ve müsaadesiyle olmaktadır. Allah yoğu var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar canlandırabilir. Buna ihyâ, yani, diriltme denir. Hayatı hiç yoktan veren zâtın, ölülere yeniden hayat verip diriltmesi elbette son derece kolaydır.<br /><br />el-MÜMÎT<br /><br />Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan...<br /><br />Allah, yarattığı her canlıya muayyen bir ömür takdîr etmiştir. Canlı varlıklar için ölüm mukadder ve muhakkaktır. Hayatı yaratan Allah olduğu gibi, ölümü yaratan da yine O'dur.<br /><br />Ancak bu ölüm, yok oluş, hiçliğe gidiş değil, bil'akis fâni hayattan bâkî hayat geçiştir.<br /><br />el-HAYY<br /><br />Diri; her şey'i bilen ve her şey'e gücü yeten...<br /><br />Hayy, diri demektir, bunun zıddına meyyit denir ki, ölü mânasına gelir.<br /><br />Allah Teâlâ ölmez, daima hâzır ve nâzırdır. Yaşayan mahlûkatın hayatını veren de O'dur. O olmasaydı hayattan eser olmazdı. O daima fenâdan, zevalden, hatâdan münezzehtir. Her an Alîm, her an Habîr, her an Kadîr'dir.<br /><br />el-KAYYÛM<br /><br />Gökleri, yeri, her şey'i ayakta tutan...<br /><br />Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her şey üzerinde kâim" demektir. Bunun mânası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir varlık sâhibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.<br /><br />Allah Teâlâ, her şey'in mukadder olan vaktine kadar durması için sebeblerini ihsân etmiştir. Onun için herşey Hak ile kâimdir.<br /><br />el-VÂCİD<br /><br />Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan...<br /><br />Ulûhiyet sıfatları ve bunların kemâli hususunda kendisine gerekli olan herbir şey, şânı yüce olan Allah'ın zâtında mevcuddur.<br /><br />el-MÂCİD<br /><br />Kadr ü şânı büyük, kerem ve semâhati bol...<br /><br />Allah Teâlâ'nın kendisiyle âşinalığı olan kullarına kerem ve semâhati ifadeye sığmaz, ölçüye gelmez. Meselâ: Onları temiz ahlâk sâhibi olmaya, iyi işler yapmaya muvaffak kılar da, sonra yaptıkları o güzel işleri, hâiz oldukları seçkin vasıfları sebebiyle onları över, sitayişlerde bulunur. Kusurlarını afveder, kötülüklerini mahveder.<br /><br />el-VÂHİD<br /><br />Tek...<br /><br />Zâtında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla<br /><br />şerîki (ortağı) veya nazîri (benzeri) ve dengi bulunmayan...<br /><br />es-SAMED<br /><br />Hâcetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...<br /><br />Allah Teâlâ, her dileğin biricik merciidir. Yerde, gökte bütün hâcet sâhipleri yüzlerini O'na döndürmekte, gönüllerini O'na bağlamakta, el açarak yalvarmalarını O'na arzetmektedirler. Buna lâyık olan da yalnız O'dur.<br /><br />el-KÂDİR<br /><br />İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten...<br /><br />Allah Teâlâ, kudretine bir ayna olmak üzere kâinatı yaratmıştır. Gök boşluğunun ölçülmesi mümkün olmayan genişliği içinde, akıllara hayret ve dehşet verecek derecede birbirlerine uzak mesafelerde milyarlarca güneşleri yandırmak... Fezalarda, sayısı belirsiz âlemleri birbirine çarpmadan koşturmak... Bir damla suyun içinde, birbirine temas etmeden hesapsız hayvanatı yüzdürmek Kâdir isminin tecelliyatındandır.<br /><br />el-MUKTEDİR<br /><br />Kuvvet ve kudret sâhipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden...<br /><br />Allah Teâlâ her şey'e karşı mutlak ve ekmel surette Kâdirdir. Her şey'e kâdir olduğu içindir ki, dilediği şey'i yaratır ve isterse onda dilediği kadar kuvvet ve kudret de yaratır.<br /><br />el-MUKADDİM<br /><br />İstediğini ileri geçiren, öne alan...<br /><br />Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat, ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bâzısını dince, dünyaca bâzısı üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık olmaları neticesinde olmuştur.<br /><br />el-MUAHHİR<br /><br />İstediğini geri koyan, arkaya bırakan...<br /><br />Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bâzan da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerelendirmez, maksadlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.<br /><br />el-EVVELİ<br /><br />Her varlıktan mukaddem olan, başlangıcı olmayan...<br /><br />Allah Teâlâ bütün varlıklar üzerine mukaddem olup kendi varlığının evveli yoktur. Kendisi için asla başlangıç tasavvur olunamaz. Onun için Ona EVVEL demek, "ikincisi var" demek değildir. "Sâbık'ı, yani, kendisinden evvel bir varlık sâhibi yok" demektir.<br /><br />el-ÂHİR<br /><br />Sonu olmayan...<br /><br />Herşey biter, helâk ve fenaya gider, ancak O kalır. Varlığının sonu yoktur. Evveliyetine bidayet olmadığı gibi, âhiriyetine nihayet yoktur. Onun için Ona "Âhir" demek, "Bir sâbık'ı yani, kendisinden evvel bir varlık sâhibi var" demek değildir. "Bir lâhıkı yok" demektir.<br /><br />ez-ZÂHİR<br /><br />Âşikâr olan, kat'î delillerle bilinen...<br /><br />Allah Teâlâ'nın varlığı herşeyden âşikârdır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerine çalıştığı her mâna, hâsılı, gerek içimizde, gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey O'nun varlığına, birliğine, kemal sıfatlarına şâhiddir.<br /><br />el-BÂTIN<br /><br />Gizli olan; duyu organları ile idrâk edilemeyen...<br /><br />Allah Teâlâ'nın varlığı hem âşikardır, hem gizlidir.<br /><br />Âşikârdır, çünkü varlığını bildiren delil ve nişanları gözsüzler bile görmüş ve bu hakikatler hakikatı yüce varlığa, eşyanın umumî şehadetini sağırlar bile işitmiştir.<br /><br />Gizlidir. Çünkü biz Onu künhüyle bilemeyiz. Amma varlığını kat'î surette biliriz.<br /><br />el-VÂLÎ<br /><br />Mahlûkatın işlerini yoluna koyan;<br /><br />Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...<br /><br />Allah Teâlâ bütün varlığı idare eden, biricik ve en büyük vâlidir. Diğer vâliler ve hükümdarların idaresi, O'nun izni ve müsaadesi iledir. Ve onların velâyet ve idaresi, son derece nâkıstır.<br /><br />Allah'ın velâyet ve tedbiri ise sınırsız, gerçek ve hakikîdir. Her şey emri ve iradesi altındadır. Herşey'i bilir. Ondan habersiz mülkünde hiçbir<br /><br />şey cereyan etmez. Âdile mükâfatını, zâlime cezasını eksiksiz verir... Sebebler, O'nun icraat ve idaresinde yardımcı değil, sadece izzet ve haşmetini gösteren birer perdedirler. Hakikî te'sir, O'nun kudretindendir.<br /><br />el-MÜTEÂLÎ<br /><br />Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...<br /><br />Meselâ, bir zengin hakkında, "Bu adam yarın fakir düşebilir", denebilir ve adam da zenginken fakir olabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında, bu gibi ihtimallerin düşünülmesi mümkün değildir. O, her türlü noksanlık, eksiklik, zaaf, âcizlik, hatâ ve kusurdan münezzehtir. İsteyenler çoğaldıkça ihsanı artar, herkese hikmet ve iradesine göre verir. Verdikçe hazîneleri tükenmez...<br /><br />el-BERR<br /><br />Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan...<br /><br />Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister, zorluk istemez, zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülükleri bağışlar, örter. Bir iyiliğe en az 10 mükâfat verir. Kul gönlünden iyi bir şey geçirmişse, onu yapmamış olsa bile, yapmış gibi kabûl edip mükâfat verir. Aksine kötülükleri ise yapmadıkça cezalandırmaz.<br /><br />et-TEVVÂB<br /><br />Tevbeleri kabûl edip, günahları bağışlayan...<br /><br />Bu ism-i şerîf, tevbe'nin mübalâğa sîgasıdır. Tevbenin asıl mânâsı dönmektir. Kulun isyan yolundan dönmesi demektir.<br /><br />el-MÜNTEKIM<br /><br />Suçluları, adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarptıran...<br /><br />Allah Teâlâ'nın intikamı vardır. Âsîlerin belini kıran, cânilerin hakkından gelen, taşkınlık yapan azgınlara hadlerini bildiren şübhesiz ki O'dur.<br /><br />el-AFÜVV<br /><br />Afvı çok...<br /><br />Allah Teâlâ, günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabûl edendir.<br /><br />Bu mânaya göre bu isim, Gafûr ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır: Gufran: Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şey'i örtmekten daha iyidir.<br /><br />er-RAÛF<br /><br />Çok re'fet ve şefkat sâhibi...<br /><br />Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah'ın inâyeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.<br /><br />MÂLİKÜ'L-MÜLK<br /><br />Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.<br /><br />ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRÂM<br /><br />Hem büyüklük sâhibi, hem fazl-ı kerem...<br /><br />Celâl; büyüklük, ululuk mânasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a mahsustur. Mahlûkattaki kemâlât, O'nun kemâlinin zayıf bir gölgesi ve işaretidir.<br /><br />Allah Teâlâ aynı zamanda büyük bir fazl-ı kerem sâhibidir de... Mahlûkat üzerine akıp taşmakta olan sayıya gelmez, sınır kabûl etmez nimetler hep O'nun ihsanı ve ikrâmıdır. O nimetlerin zerresinde olsun hiç kimsenin hakkı yoktur.<br /><br />el-MUKSİT<br /><br />Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan.<br /><br />Mazlûma acıyıp zâlimin elinden kurtaran.<br /><br />Allah Teâlâ en üstün bir adalet ve merhametin sâhibidir. Her işi birbirine denk ve lâyıktır. Zerre kadar da olsa haksızlığı tervic etmez. Kullarına muamelesi merhamet ve adalet üzeredir. Yapılmış olan hiçbir iyiliğin zerresini bile karşılıksız bırakmaz. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri haksızlıkları da düzelterek hakkı yerine getirir.<br /><br />el-CÂMİ'<br /><br />İstediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan.<br /><br />Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...<br /><br />Cem, dağınık şeyleri bir araya toplama demektir. Allah Teâlâ, vücudlarımızın çürüyerek suya, havaya, toprağa dağılmış zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenlerimizi yeni baştan inşa edecektir.<br /><br />Allah Teâlâ birbirine benzeyen şeyleri bir araya getirip topladığı gibi, birbirinden ayrı varlıkları da bir araya getirmektedir. Onların iç içe birlikte yaşamalarını te'min etmektedir. Sıcaklık ile soğukluk, kuruluk ile<br /><br />nemlilik gibi birbirine zıd unsurları bir arada tutması da yine Allah'ın Câmi' isminin tecellisindendir.<br /><br />el-GANİYY<br /><br />Çok zengin ve her şeyden müstağnî...<br /><br />Ganiy, hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan, herşey yanında mevcud bulunduğu için hiçbir şekilde başkasına müracaat mecburiyetinde kalmayan zât demektir.<br /><br />el-MUĞNÎ<br /><br />İstediğini zengin eden...<br /><br />Allah Teâlâ dilediğini zengin eder, ömür boyunca zengin olarak yaşatır. Dilediğini de ömür boyunca fakirlik içinde bırakır.<br /><br />Bâzı kullarını zenginken fakir, bazılarını da fakirken zengin yapar.<br /><br />"Kıyamet günü fakirlik ve zenginlik tartılmayacak; fakirliğe ne ölçüde sabredildiği, zenginliğe de ne ölçüde şükredilmiş olduğu hesab edilecek.<br /><br />Mesele, çok fakir veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir."<br /><br />Yahya bin Muaz<br /><br />el-MÂNİ'<br /><br />Bir şey'in meydana gelmesine müsâade etmeyen...<br /><br />İyiden ve kötüden pek çok arzularımız vardır ki biri bitmeden biri ortaya çıkar. Yaşadığımız müddetçe bunlar ne biter, ne de tükenir... Biz de bu arzularımızı elde etmek için çalışır dururuz. Her arzumuz bir takım sebeblere, sebebler de Mâni' ve Mu'tî olan Allah'ın emrine bağlıdır. Allah Teâlâ isteyenlerin isteklerini, dilerse verir; o zaman isteyenin tuttuğu sebebler çabucak meydana gelir. Mu'tî ism-i şerîfinin mânası budur. Allah Teâlâ bâzı isteklere de müsaade etmez. O zaman isteyenin yapıştığı sebebler kısır kalır, ne kadar çabalanırsa çabalansın netice vermez. Bu da Mâni' ism-i şerîfinin tecellîsidir.<br /><br />Kullarının başına gelecek felâket ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de yine Mâni' ism-i şerîfinin tecelliyatındandır.<br /><br />ed-DÂRR<br /><br />Elem ve zarar verici şeyleri yaratan...<br /><br />en-NÂFİ'<br /><br />Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan...<br /><br />Menfaatları ve mazarratları, hayır ve şerleri yaratan Allah Teâlâ'dır. İnsana menfaat ve zararlar belli bâzı sebebler altında geliyorsa da, o sebebler o menfaat ve zararların sâhibi ve müessiri değil, birer perdesidir. Gerçekte zararın da faydanın da, hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah'tır.<br /><br />en-NÛR<br /><br />Âlemleri nurlandıran; istediği sîmalara, zihinlere ve gönüllere *ûr yağdıran...<br /><br />Bütün eşyayı aydınlatan *ûr, şübhesiz ki, Allah'ın zâtının *ûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin *ûru O'dur.<br /><br />Nasıl ki, güneşin aydınlattığı her zerre, güneşin varlığına bir delildir, kâinatın her zerresinde görünen aydınlık da, o aydınlığı yaratan varlığın mevcud olmasına bir delil teşkil etmektedir.<br /><br />el-HÂDÎ<br /><br />Hidayeti yaratan.<br /><br />İstediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.<br /><br />Her yarattığına, neye ihtiyacı varsa, ne yapması gerekiyorsa onu öğreten...<br /><br />Hidâyet; Allah Teâlâ'nın lütuf ve keremiyle kullarına, sonu hayır ve saadet olacak isteklerin yollarını göstermesi veya o yola götürüp muradına erdirmesi demektir. Sadece hayır yolunu ve sebeblerini göstermeğe irşâd; neticeye erinceye kadar o yolda yürütmeye de tevfîk denir.<br /><br />Hidâyetin karşılığı dalâlettir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmak demektir. Hidâyetin neticesi îman, dalâletin neticesi îmansızlık ve küfürdür...<br /><br />el-BEDÎ'<br /><br />Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret verici âlemler îcad eden...<br /><br />Zâtında, sıfatında, fiillerinde, emsâli görülmemiş olan...<br /><br />Bedî', mübdî mânasınadır. Mübdî, ibdâ eden, yani örneği bulunmayan bir şey'i îcad eden demektir.<br /><br />Allah herhangi bir kuluna peygamberlik veya velîlik vererek üstün kılmışsa, bu üstünlükle o kul, kendi zamanındaki sair insanlara nisbetle bedî' olmuştur. Bâzı âlimlere verilen Bediüzzaman lâkabı gibi. Bu tâbir, zamanının eşsiz, misilsiz âlimi mânasına gelmektedir.<br /><br />el-BÂKÎ<br /><br />Varlığının sonu olmayan...<br /><br />Bu ism-i şerîf "varlığın devamını" bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla Bâkî denir. Bu mânalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.<br /><br />Allah Teâlâ'nın varlığı, devam bakımından zaman mefhumu içine girmez. Çünkü, zaman denilen şey, kâinatın yaratılmış olduğu andan itibaren sonsuzluğa doğru akışının derecelerini gösteren bir mefhumdur. Şu halde, zaman yaratılmışlar başlamıştır ve onlarla bitecektir. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat Allah Teâlâ vardı. Kâinat biter, zaman da biter, fakat Allah BÂKÎdir.<br /><br />el-VÂRİS<br /><br />Servetlerin geçici sâhipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sâhibi...<br /><br />Allah Teâlâ mülkün gerçek sâhibi olduğu gibi, gerçek vârisidir de. İnsanların mülk sâhibi olmaları geçici olduğu gibi, varislikleri de geçici ve muvakkattır. Mülkün gerçek vârisi, mülk sâhibi Allah'tır. Kıyâmet hengâmında bütün canlılar ölecek, bütün mülk tamamıyla O'na kalacaktır.<br /><br />er-REŞÎD<br /><br />Bütün işleri ezelî takdîrine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere âkıbetine ulaştıran;<br /><br />Her şey'i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...<br /><br />Reşîd isminde iki mâna vardır:<br /><br />1. Doğru ve selâmet yolu gösteren. Bu mânada Hâdî ismiyle eş mânaya gelir.<br /><br />2. Hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbîrinde yanılmayan, hiçbir takdîrinde hikmetsizlik bulunmayan zât mânasındadır.<br /><br />es-SABÛR<br /><br />Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden çizdiği zamandan, - bir tenbelin yaptığı gibi, - geciktirmez. Ve kezâ - bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bil'akis her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdîr buyurmuş ise, o zaman yapar.<br /><br />Allah'ın diğer isimleri:<br /><br />Allah'ın isimleri 99 taneden ibaret değildir. Âyet ve hadîslerde bu 99 isimlerden ayrı olarak Allah'a başka isimler de izâfe edilmiştir.<br /><br />Allah'a izâfe edilen diğer bâzı isimler şunlardır:<br /><br />el-Vâhid'in yerine el-Ehad, el-Kahhâr'ın yerine el-Kâhir, eş-Şekûr'un yerine eş-Şâkir; el-Kâfi, ed-Dâim, el-Münevver, es-Sıddık, el-Muhît, el-Karîb, el-Vitr, el-Fâtır, el-Allâm, el-Ekrem, el-Müdebbir, er-Refî', Zittavl, Zülmeâric, Zülfadl, el-Hallâk, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Gâlib, el-Hannân, el-Mennân...<br /><br />Kur'ân-ı Kerîm'de Allah ism-i şerîfi 2800 defa zikredilmiştir. Allah isminden sonra Kur'an'da en çok zikri geçen isim, Rab ismidir. 960 yerde zikredilmektedir.<br /><br />Rab isminden sonra, Kur'an'da en çok yer alan isimler ise; Rahmân, Rahîm ve Mâlik isimleridir. Fâtiha sûresinde "Allah" isminden sonra sıra ile zikredilen bu dört ism-i şerîfe, Cenâb-ı Hakk'ın Rubûbiyet Sıfatları adı da verilmektedir.<br /><br />Terbiye etmek, büyütmek, yetiştirmek mânalarını ihtiva eden Rab kelimesinin asıl mânası: "Bir şey'i derece derece yükselterek, gayesi olan en mükemmele erişinceye kadar kollayan" demektir.<br /><br />İsm-i A'zam Nedir?<br /><br />Allah Teâlâ'nın Kur'an ve hadîs-i şerîflerde zikredilen isimlerinin en büyüğüdür.<br /><br />İsm-i A'zam'ı, Allah, isimleri içinde gizlemiştir. Bunun da hikmeti, kullarının bütün Esmâ-Ül Husnâ'ya rağbetini sağlamak, kendisine bütün isimleriyle dua edilmesini te'min etmektir.<br /><br />İsm-i A'zam belli olsaydı, insanlar yalnızca o isimle dua ederler, diğer isimleri terkederlerdi. Çünkü İsm-i A'zam'ın Allah katında büyük bir değeri vardır. Bu isimle yapılan duaların mutlaka kabûl edildiği rivayet olunmuştur.<br /><br />İsm-i A'zam'ın Esmâ-Ül Husnâ'dan hangi isim olduğu hakkında, İslâm âlimleri ayrı ayrı kanâatler ileri sürmüşlerdir. Büyük ekseriyetin kanâatı, İsm-i A'zam'ın, lâfza-i Celâl yani Allah ismi olduğudur. Hz. Ali Efendimize göre İsm-i A'zam tek isim değildir. Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs'tan ibaret 6 isimdir.<br /><br />İmam-ı A'zam'a göre, İsm-i A'zam, Hakem ve Adl olmak üzere iki isimdir. Gavs-ı A'zam'ın İsm-i A'zam'ı, Hayy ismidir. İmam-ı Rabbânî'ye göre de İsm-i A'zam, Kayyûm'dur.<br /><br />Görüldüğü gibi İslâm büyükleri, İsm-i A'zam'ı farklı isimlerde bulmuştur. Belki de herbirinin hususi âlemine tecellî eden İsm-i a'zam değişik olmuştur.<br /><br />Esmâ-Ül Husnâ içinde bir İsm-i A'zam olduğu gibi, her isim için de a'zamî bir mertebe vardır. Bâzan bir ismin a'zamî mertebesi, İsm-i A'zam ile karıştırılır; o isim a'zamî mertebedeki tecellîsi sebebiyle İsm-i A'zam sanılır. İsm-i A'zam'ın her âlime göre değişik olmasının bir sebebi de budur.<br /><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k132-allah-in-99-ismi-ve-anlamlari-esm-ul-husn-.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k132-allah-in-99-ismi-ve-anlamlari-esm-ul-husn-.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Fri, 16 Aug 2013 23:43:31 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[Peygamberlere İman]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br />PEYGAMBERLERE İMAN<br /><br /><br />Tevhid inancının temellerinden biri. Peygamber farsça bir kelime olup; sözlükte, "haberci" demektir. Arapçadaki "Nebî" ve "Resul" kelimelerinin karşılığı olarak kullanılır. Bir terim olarak peygamber; Allah Teâlâ'nın, kullarına isteklerini bildirmek ve onlara hakkı, doğruyu ve yanlışı açıklamak üzere seçtiği ve görevlendirdiği insanı ifade eder. Yeni bir kitap ve şeriat getirmiş olan peygambere hem Nebî, hem de Resul denir. Yeni bir kitap getirmeyip kendinden önceki peygamberin şeriatını devam ettiren, onunla amel eden peygambere de sadece Nebî denir. Resulün çoğulu "rusûl"; Nebî'nin çoğulu ise "enbiyâ"dır. Ayet ve hadislerde Resul karşılığında "mürsel" ve çoğulu "mürselûn" de kullanılır.<br /><br />Peygamberlere inanmak, iman esaslarındandır. Yüce Allah, insanlardan bazılarını, diğer insanlara müjdeleyici ve azabı haber verici elçiler olarak göndermiştir. Bu elçiler insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi onlara açıklamışlardır. İlk peygamber, Hz. Âdem; son peygamber ise, Muhammed (s.a.s)'dir. Bu ikisi arasında sayısını ancak Allah'ın bildiği kadar peygamberler, gelip geçmiştir. Kur'an-ı Kerim'de yalnız yirmi beş peygamberin adı zikredilir. Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, El-Yesa', Zül-Kifl, Yunus, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed (hepsine selâm olsun). Bir de Uzeyr, Lokman ve Zül-Karneyn'in isimleri geçer ki, bu üçünün peygamber mi yoksa velî mi oldukları ihtilaflıdır.<br /><br />Bazı hadislerde peygamberlerin sayıları zikredilmişse de, bu konudaki hadisler âhâd yoluyla geldiğinden, kesin delil sayılmamıştır. Çünkü peygamberleri bir sayı ile sınırlandırmak, bu sayının dışında kalanları peygamber kabul etmemek sonucuna götürür ki, bunun için kesin delil gerekir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: Daha önce bazılarını sana anlattığımız, bazılarını da anlatmadığımız peygamberler gönderdik. Allah Musa ile bizzat konuştu" (en-Nisâ, 4/164). Peygamberlerden beş tanesi getirdikleri tevhîd dininin yerleşmesi için büyük sıkıntı ve cefalara katlanmaları, üstün irade ve fazîletleri sebebiyle Ulûl-azm peygamber sayılmışlardır. Bunlar; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'tir (bk. el-Ahzâb, 33/7).<br /><br />Allahu Teâlâ her millete bir peygamber göndermiştir. Andolsun ki biz, her millet için; Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının diye bir elçi gönderdik" (en-Nahl, 16/36). Buna göre, hak ve batıl her ümmetin önüne, bir elçi aracılığı ile serilmiş, Allah emir ve yasaklarını onlara duyurmuştur. Ayetlerde şöyle buyurulur: İçinde azabı haber veren bir korkutucunun geçmediği hiç bir ümmet yoktur" (el Fatır 35/24); "Her ümmetin bir elçisi vardır" (Yunus, 10/47). Bu elçi bazan bir peygamber, bazan da peygamberin o kavmi irşad için görevlendirip gönderdiği bir elçidir. Yasin Suresinde İsa (a.s) tarafından, gönderilen elçiler, Hz. Muhammed'i dinledikten sonra kavimlerine giderek İslâm dinini tebliğ eden cinler bunlar arasında sayılabilir.<br /><br />Peygamberlere imanın bütün peygamberleri kapsaması gerekir. Bir tanesine bile inanmamak kişiyi dinin dışına çıkarır. Buna göre, iman yönüyle hiç bir peygamberi diğerinden ayırdetmemek gerekir (el-Bakara, 2/285). Ancak peygamberler arasında resul veya nebî olma, daha faziletli bulunma gibi sebeplerle farklılık olabilir. Her resul nebîdir, fakat her nebî resul değildir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed'le İsmail aleyhisselâmın hem resul ve hem de nebî oldukları belirtilir: "Muhammed, adamlarınızdan hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allahın resulu ve nebilerin sonuncusudur" (el-Ahzâb, 33/40); Kitapta İsmail'i de zikret. Çünkü o, sözünde duran, resul ve nebî olan bir zat idi" (Meryem, 19/54).<br /><br />Peygamberlerin en üstünü Hz. Muhammed, sonra ûlûl-azm diğer dört peygamber, daha sonra resuller ve nebiler gelir. Bu duruma göre, Allah nezdinde bir peygamber, peygamber olmayan bütün insan, melek ve cinlerden daha üstündür: "Biz onlardan her birine âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik" (el-En'âm, 6/86).<br /><br />Peygamberlere, sahip oldukları sıfatlarla birlikte inanmak gerekir. Onlar da bizim gibi birer insan olmakla birlikte, Allah tarafından seçilmiş kimseler oldukları için, diğer insanlardan ayrı bazı vasıfları vardır. Bu sıfatları şöylece özetleyebiliriz:<br /><br />1. Sıdk (doğru olmak); Peygamberler kesinlikle yalan söylemezler. Onlar doğru ve dürüst kimselerdir.<br /><br />2. Emânet (güvenilir olmak) Peygamber güvenilir kimselerdir. Asla emânete hıyanet etmezler.<br /><br />3. Fetânet (zeki olmak); Bütün peygamberler insanların en akıllılarıdır.<br /><br />4. İsmet (günah işlememek); Peygamberler, günah işlemezler. İnsanlık icabı olabilen bazı küçük hataları "zelle (ayak kayması)" adını alır ve Allah tarafından uyarılarak düzeltilir (bk. Abese, 80/1-2).<br /><br />5. Tebliğ (açıklamak); Peygamberler Allah'tan almış oldukları emirleri ümmetlerine mutlaka ulaştırmışlardır. Hiç bir şeyi gizlememiş ve hiç bir şey de ilâve etmemişlerdir. Yukarıda sayılan sıfatlar da bunu gerektirir (el-Mâide, 5/67).<br /><br />Son peygamber Hz. Muhammed'tir. Kur'an-ı Kerim'de; "Muhammed Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur" (el-Ahzâb, 33/40) buyurulur. Bunun bir sonucu olarak Hz. Peygamber'i diğerlerinden ayıran bazı özellikleri vardır:<br /><br />a. Önceki peygamberler yalnız bir şehre, bir kavme gönderilirken (es-Sâffât, 37/147), Hz. Muhammed gerek kendi devrinde yaşayan ve gerekse kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir: Biz seni başka bir maksatla değil, âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik" (el-Enbiyâ, 31/107); Biz seni bütün insanlara bir rahmet müjdecisi ve azap habercisi olarak gönderdik" (es-Sebe ; 34/28); De ki, ey insanlar, ben sizin tamamınıza gönderilmiş olan bir Allah elçisiyim" (el-A'raf, 7/158).<br /><br />b. Diğer peygamberlere verilen sahîfeler bugün elde mevcut olmadığı gibi; Tevrat, İncil ve Zebur'un da orijinal nüshaları yok olmuş, eldeki nüshalar ise tahrife uğramıştır. Halbuki Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim hiç bir değişikliğe uğramadan orijinal nüshalarıyla ve bu nüshalardan çoğaltılan şekilleriyle günümüze intikal etmiştir. Çünkü Kur'an ilâhi koruma altındadır: "Kur'an'ı biz indirdik biz, onu koruyacak olan da biziz" (el-Hicr, 15/9).<br /><br />c. Hz. Muhammed son peygamber olunca, Kur'an da, toplumların kıyamete kadar ortaya çıkacak ana problemlerine çözümler sunmak üzere en mükemmel şekilde gelmiştir. Ayette; Bugün size dininizi mükemmel hale getirdim" (el-Mâide, 5/3) buyurulur.<br /><br />Peygamberlik çalışılarak elde edilecek bir makam değildir. Ancak Allah Teâlâ tarafından dilediği kimseye verilen bir rütbedir. Ayette şöyle buyurulur: "Onlara bir ayet geldiği zaman, Allah'ın peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz, derler. Allah peygamberlik görevini kime ve nereye vereceğini daha iyi bilir" (el-En'âm, 6/124). Buna göre, peygamberlik kesbî değil vehbîdir. Ancak kadından, köleden ve yalancıdan peygamber çıkmamıştır. Bu sonuncular şehid, sâlih ve velî (evliya) olabilirler. Bugün ahlâksız, hatta inkârcı olan bir kimsenin yarın tevbe ederek, yapacağı güzel ameller sonucu takvâ sahibi, salih bir insan, hatta Allah'ın çok sevdiği bir velî olması mümkündür. Ashâb-ı Kiramdan bunun pek çok örnekleri vardır.<br /><br />Cenab-ı Hak, peygamberlerini tabiat kanunlarını yırtan birtakım mucizelerle desteklemiştir. Asânın ejderha olması, ölüyü diriltmek, parmaklardan suyun fışkırması bunlar arasında sayılabilir. Peygamberin ümmetinden bir ferdin elinde meydana gelen böyle olağan üstü bir olaya da kerâmet denir (Kerâmet örnekleri için bk. Âl-i İmran, 3/37; el-Kehf, 18/9-10; en-Neml, 27/38-40).<br /><br />Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu gösteren çeşitli mucizeler vardır. İlki Kur'an-ı Kerim'dir. Hz. Peygamber onunla, Arap olan ve olmayan bütün ediblere -bir benzerini yapmalarını isteyerek- meydan okumuştur. Ancak buna hiç bir edibin gücü yetmemiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'an hususunda şüphe ediyorsanız, haydi siz de ona benzer bir süre getirin" (el-Bakara, 2/23); Deki, şüphesiz bütün insanlarla cinler şu Kur'an'ın bir benzerini meydana getirmek için bir araya toplanıp yardımlaşsalar bile, yine onun benzerini yapamazlar" (el-İsrâ,17/88). Bunu deneyen bazı edibler olmuşsa da, sözleri Kur'an'ın fesâhat ve belâğatı yanında sönük ve saçma kalmıştır. Yalancı peygamberlik iddia eden Müseyfime el-Kezzâb bunlardandır.<br /><br />Kur'an geçmiş ve gelecek olaylara ait haber verir. Âd, Semud, Lût, Nuh ve İbrahim peygamberlerle kavimlerine ait Kur'an'da yer alan haberleri gerçekte okuma-yazma bilmeyen Hz. Muhammed'in bilmesi mümkün değildir (bk. en-Nahl, 16/103; el-Ankebût, 29/48). Kur'an'ın geleceğe ait haber verdiği şeyler aynen meydana çıkmıştır. Bizanslıları önce yendiği halde İranlıların sonra mağlup olacağını Kur'an-ı Kerim bildirmiş ve zaman da onu tasdik etmiştir (er-Rûm, 30/ 1-5).<br /><br />Hz. Muhammed'in peygamberlikten önceki yüksek ahlâkı ve yüce kişiliği de peygamberlik belirtilerindendir. Toplum ona, yalan söylememesi ve güvenilir kişi olması nedeniyle<br /><br />"Muhammed el-Emîn" lakabını vermiştir (Ayrıca bk. Peygamber, Peygamberlik maddesi).<br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k131-peygamberlere-iman.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k131-peygamberlere-iman.html</guid>
</item>

<item>
<pubDate>Wed, 14 Aug 2013 02:17:58 +0300</pubDate>
<author><![CDATA[a@b.com (HitMale)]]></author>
<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>
<title><![CDATA[32 Farz]]></title>
<description><![CDATA[<b><u>Yazan:</u></b>&nbsp; <a href="https://www.webturkiye.com.tr/forum/uye-HitMale.html">HitMale</a><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">İMANIN ŞARTLARI</font></font><br /><font size="2">1- Allahın varlığına ve birliğine inanmak.<br />2- Allahın meleklerine inanmak.<br />3- Allahın kitablarına inanmak.<br />4- Allahın peygamberlerine inanmak.<br />5- Ahiret gününe inanmak.<br />6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.</font><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">İSLAMIN ŞARTLARI</font></font><br /><font size="2">1- Kelime-i şehadet getirmek.<br />2- Namaz kılmak.<br />3- Oruç tutmak.<br />4- Zekat vermek.<br />5- Haccetmek.</font><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">ABDESTİN FARZLARI</font></font><br /><font size="2">1- Yüzünü yıkamak.<br />2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.<br />3- Başının dörtte birini meshetmek.<br />4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.</font><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">GUSLÜN FARZLARI</font></font><br /><font size="2">1- Ağzına su vermek.<br />2- Burnuna su vermek.<br />3- Bütün bedenini yıkamak.</font><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">TEYEMMÜMÜN FARZLARI</font></font><br />1- Niyet.<br />2- İki darb ve mesh.<br /><br /><font size="3"><font face="arial black">NAMAZIN FARZLARI</font></font><br /><br /><font face="arial black"><font size="3">Dışında olanlar:</font></font><br /><font size="2">1- Hadesten taharet<br />2- Necasetten taharet<br />3- Setr-i avret<br />4- İstikbal-i Kıble<br />5- Vakit<br />6- Niyet</font><br /><br /><font size="3"><font face="arial black">İçinde olanlar:</font></font><br /><font size="2">1- İftitah tekbiri<br />2- Kıyam<br />3- Kırâet<br />4- Rükû<br />5- Secde<br />6- Kaide-i ahire.</font><br /><br /><hr />]]></description>
<link>https://www.webturkiye.com.tr/forum/k129-32-farz.html</link>
<guid isPermaLink="false">https://www.webturkiye.com.tr/forum/k129-32-farz.html</guid>
</item>


</channel>
</rss>